Şimdi söyleyeceklerim Datça’nın yerlilerinin pek hoşuna gitmez ama bunu söyleyenler, onları üzmek için değil, tam tersine buranın havasının ne kadar şifalı olduğunu söylemek için söylerler.

Söylenceye göre bundan beş yüz sene önce İspanyol korsanlar, yarımadanın Emecik koyuna bir gemi dolusu cüzzamlı hasta bırakıp giderler.

O tarihler yarımada insansız... Kimse yaşamıyor burada. Belki de Antik Knidos kentini yerle bir eden depreme benzer bir büyük deprem hayatı bitirmiştir burada bilinmez; çok az insanın uğradığı ıssız yarımadadaki bu köyde bir araya gelen cüzzamlılar o şifalı havanın etkisiyle bir süre sonra iyileşirler.

Bugün yarımadanın en eski yerleşik halkı işte bu cüzzamlı hastaların torunlarıdır demiyorum, (zaten bu bir efsane) ama buranın havasının insanın bedeni üzerindeki iyileştirici etkisini bu hikayeden daha güzel anlatan başka bir hikaye yoktur bence.

O kadar değişik insanlarla karşılaşıyorum ki her gün burada...

Mesela Seyit Kaptan!

 

*

 

Seyit Kaptan’ı bundan beş sene önce tanıdım burada. İlk karşılaştığımda bir akrabamla karşılaşmış gibi oldum, sonra baktım, sahiden akrabam sayılır.

Sorunca “Vanlıyım” diyor ama o Gürpınarlı ve ataları Gürpınar’a benim memleketimden, Hakkari’den gitmişler oraya.

 

*

 

Seyit Kaptan yirmi yıldan beri kaptanlık yapıyor bu koylarda. Kendi teknesi var, yapımına bile bizzat kendisi katılmış, tekneden çok ekmek teknesidir onunki. Kafileleri topluyor, Selimiye Körfezi’nde koy koy dolaştırıyor, öğlen yemeği için buradaki iyi lokantalardan birisine götürüp akşam geri getiriyor.

 

*

 

Her şeyi çok güzel dinliyor Seyit Kaptan. Kulağının bir tarafı olan biten her şeyde... Özellikle de denizle ilgili olanlarda. Her ne kadar Kürtler Van Gölü’ne “Behra Wané” yani “Van Denizi” deseler de, Kürtlerin suyla ilişkisi netameli bir ilişkidir. Rızkını dağlarda toplayan bir kavimdir onlar, o yüzden Van Gölü’nde daha çok Karadenizliler gelip balık avlar ve avladıklarını Kürtlere satar.

Ama benim bir tezim var.

Balığı Laz yakalar, Kürt pişirir!

Bakın İstanbul Boğazı’ndaki lokantaların ustalarının büyük çoğunluğu Kürt’tür. Arnavutköy’de benim sürekli gittiğim bir lokantada çok uzun bir süreden beri, asıl meslekleri çobanlık olan Bingöllü iki kardeş balık pişiriyor, mutfakta işe başladıkları günden beri kaliteyi hiç düşürmediler.

Neyse size Seyit Kaptan’ı anlatıyordum.

 

*

 

Seyit, bundan yirmi yıl önce Van’dan Bozburun’a geldiğinde aklında buraya yerleşip, günün birinde kaptan olup nafakasını denizden çıkarmak yoktu herhalde. Ankara’da devlet kademesinde mühim bir mevki işgal eden akrabalarından birisi onu buraya bir lokantada komilik yapsın diye gönderdi. On dördünde bir delikanlıydı, bir gece bindirildi bir otobüse ve cennetten bir köşe olan burada indi otobüsten.

Van’ın Gürpınar ilçesindeki köyünde kalmış olsaydı, ya alıp dağa götürürlerdi, ya da başı bir şekilde o zamanın devletiyle belaya girerdi. Yangından bir çocuk kurtarmak için gönderdi babası onu Ankara’daki nüfuzlu akrabaya, akraba da düşündü, bu tür delikanlılardan en çok komi olur, bulaşıkçı olur, olmadı aklını çalıştırırsa zamanla belki küçük bir dükkan sahibi bile olur diye burada bir arkadaşının işlettiği bir turistik tesise gönderdi.

 

*

 

Bozburun’un bütün ahalisi teknecidir. Türkiye’nin en güzel guletleri burada inşa edilmiştir. Köyün her tarafında tekne atölyeleri var. Bütün halk sadece teknecilikten geçinir. Mavi Yolculuk onlardan sorulur. Yazın kaç aysa, o aylarda herkesin işi var. Kışın oturur, kazandıklarını yerler. Günlerce süren düğünler yapılır bu güzel köyde. Yunan adaları çok yakın, oralarda getirilen ucuz içkiler, düğünlerin su gibi akar...

Van’dan gelen Seyit, işte böyle bir ortamın içine düştü.

Buralı bir kızla tanıştı, evlendi, bir kızı oldu, kısa süre içinde “hanım köylü” oldu, yerleşti buraya, buradan öte yol yoktu.

 

*

 

Herkesin yaptığını yaptı. Kendi teknesini inşa etti. Kursa gitti, kaptanlık ehliyetini aldı, açıldı denize, o gün bugün bu cennet koylarda müşterilerini dolaştırıyor.

 

*

 

Sait Faik ve Halikarnas Balıkçısı’yla birlikte en güzel deniz edebiyatını Zeyyat Selimoğlu yaptı hikayelerinde. 1970 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı’nı kazanan “Direğin Tepesindeki Adam” hikayesinde, uyurgezer mi, cesur mu, gözü kara mı olduğuna karar veremediğimiz Şükrü adında bir tayfa, geminin metrelerce yükseklikteki direğine tırmanır. Kimse onu oradan indiremez.

Hikaye Mehmet Kaptan’ın Şükrü’yü çıktığı yerden indirmek için döktüğü dillerin hikayesidir.

Mehmet Kaptan’a göre, “Şehirlinin itinden gemici olmaz.”

Direğin tepesine çıkmış Şükrü’nün tek bir dileği var, “Eyüp Reis bağıracak, bütün geminin duyacağı şekilde Şükrü iyi denizcidir” diyecek. Bunu yapmadığı taktirde, o yükseklikten denize atlayacak.

Denizci hikayelerinde her şey abartılıdır. Kırk santimlik balık bir anda bir buçuk metre olur, küçük bir dalga bir anda tsunamiye dönüşür. Denizin enginliğinden midir, derinliğin verdiği sarhoşluktan mıdır, böylesine büyük bir maviliğin içinde insanın kendini özgür hissetmesinden midir bilinmez denizci anlatıları Homeros’tan beri tadından yenmez.

Direğin tepesine çıkıp, Mehmet Kaptan’ın onca dil dökmesine rağmen oradan inmeyen Şükrü, Kaptan’ın deyimiyle “şehirli bir it”tir. Bu tür şehirli çocuklar için ne yaparsan yap, onlar bildiğini okur, günün birinde işte böyle “zıvanadan çıkar, direğin tepesini boylarlar.”

 

*

 

Seyit Kaptan’dan buna benzer hiçbir hikaye duymadım şimdiye kadar. Çok az konuşuyor zaten. Konuştuğu zaman da denizde geçen gençliğinden çok dağlarda geçen çocukluğundan bahsediyor. Buradaki hayatına sessizlik hakim, ama memlekete gidince dili çözülüyor herhalde. Zaten kışın birkaç ayını mutlaka memleketinde geçiriyor. Oralarda topladıklarını heybesine koyup tekrar denize açılmak için buralara geliyor.

 

*

 

Seyit Kaptan aynı zamanda bir sanatkardır. Eline bir kalemle kağıt verin, size muhteşem resimler yapsın. Ben de öyle yaptım, oturdu şu portremi çizdi.

*

 

Seyit Kaptan’ın bir özelliği daha var. Denize girmiyor. Onu tanıdığım günden beri, tekne demirlenir demirlenmez herkes akvaryum misali koyun maviliğine atlarken o kenara oturup onları seyrediyor.

Denizi seviyor mu, sevmiyor mu bilmiyorum.

Ama Necip Fazıl’ın deyimiyle “Denize hicret ettiği” günden beri ekmeğini ondan kazanıyor.

Necip Fazıl demişken... Seyit Kaptan, Arvasidir! Necip Fazıl Kısakürek’in şeyhi Abdülhekim Arvasi’nin üçüncü kuşak torunudur.

Müks’e yakın Arvas köyü nere, İstanbul Boğaziçi nere?

Silsilesi Hakkari Şemdinli’deki Nehrili Seyit Taha’ya kadar giden bir “yolun” yolculuğuna büyük Üstat Necip Fazıl nasıl katıldı? Şeyh Abdülhekim Arvasi, yani bizim Seyit Kaptan’ın büyük büyük dedesiyle yolları nasıl kesişti, güzel hikayedir, bir dahaki yazıya.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!