Köyümüzün mezarlığı dedemin evinin arkasındaydı. Evle mezarlığı bir yol ayırırdı birbirinden, yolla evi de bir su arkı... Ark dediysem öyle cılız bir suyun aktığı bir şey sanmayın, bir nevi küçük kanaldı, gürül gürül, şarkı söyleye söyle akardı içinde su. Kanalın etrafında otlar bitmişti, hepsinin içinde de gür haliyle nane...

Nane kokuları arasında giriyorduk kabristana.

Düzensiz bir mezarlıktı. Gösterişten uzaktı. Yapılmış tek bir mezar yoktu. Hepsinin başucunda sağda solda rastgele seçilmiş düz bir mezar taşı vardı, hiçbir mezarın üzerinde hiçbir isim, hiçbir doğum, ölüm tarihi yoktu.

Bizim köyün mezarlığında da, diğer mezarlıklarda olduğu gibi herkes eşitti.

Zaten mutlak eşitliğin sağlandığı yegane yer mezarlıklardır.

Siz bakmayın bazılarının eşitliği bozmak için mezarlıkta giriştiği inşa edilmiş şatafata; ölen için mezarla ilgili yapılan hiçbir şeyin önemi yoktur. Zaten o şatafatı yapan da, ölen için yapmıyor onu, kalanlaradır mezarda yapılan her türlü düzenleme.

Kalan da bilir, mezarda yatan şey ölünün ruhu değil, çoktan çürümüş bedenidir.

Ruhu aramızda!

 

*

 

Müslüman mezarlıklarının her yerde insana huzur veren bir havası vardır.

Hele böyle bizim köyün mezarlığına benzeyen, ceviz, dut ve kavak ağaçlarının serin gölgelikler yarattığı, etrafı ha yıkıldı ha yıkılacak bir duvarla çevrili, üzerinde her türlü otun arsızca bittiği, içindeki bitkilere dokunulmamış, mezar taşına bir şeylerin yazılmadığı uzak dağ köylerinin mezarlıklarına rastladığımızda, (en azından bana öyle olur) durup bir Fatiha okumak, yamacında biraz daha beklemek, bir şeylere dokunmak, bir şeylerin kokusunu aramak, aradığın kokuyu bulduğunda içine çekmek, hayatta çok karşılaştığımız bir şey değildir, arada bir çıkar karşımıza, şahsen beni ziyadesiyle mutlu eder.

Siz bakmayın bazı insanların mezarlıktan korkmalarına. Böylesi mezarlıklar korkutucu değil, tam tersine bir şeyden korktuğumuzda sığınabileceğimiz güvenli yerlerdir.

 

*

 

Çocukluğumda yaz tatilleri için köye gittiğimde, Adem dayım elimi tutar beni mezarlıkta gezdirir, en çok da babasının, yani dedemin mezarının başında durur, yanındaki kavak ağacına sarılmış asmadan bir salkım “bırsiyana” üzümünü koparır, tatlı tatlı akan suda yıkar, üzüm salkımını elime tutuşturur, bana; ben doğduğum sene ölmüş, hiç görmediğim dedemi anlatırdı.

Bir de mezarlıkların insana korku değil, huzur veren yerler olduğunu...

Eğer bahsettikleri gibi geceleri mezarlıklarda sesler duyulsaydı, hortlaklar görülseydi mutlaka o duyar, o görürdü.

Çünkü ölen her kişinin mezarında yedi gün yedi gece boyunca yedi okuyucu, yedi hatim indirir, Kuran okuyan yedi okuyucudan birisi mutlaka o olurdu.

Hayatı boyunca, şimdiye kadar mezarlıkta hiçbir ses duymamış, etrafta dolaşan hiçbir hortlakla karşılaşmamıştı.

O gün bugün gece bile olsa yanından geçtiğim hiçbir mezarlıkta ıslık çalmıyorum bu yüzden.

Ve ne kadar geriye gidersem gideyim, dedemin mezarlıkla bitişik evinde geçirdiğim huzurlu uykudan başka bir uyku gelmiyor aklıma.

Ne de olsa bize bir şey öğreten bütün büyüklerimiz evin arkasında uyuyordu, hiçbir öcü bana ulaşamazdı.

  

*

 

Meşhur Fransız filozof Foucault’ya göre müzeler, kütüphaneler ve mezarlıklar bir tek mekanın içinde birçok zaman ve mekanı birden barındıran yerlerdir.

Ona göre, mezarlıklarda herkesin en az bir yakını olduğu için toplumun bütünüyle ilişkili bir yerdir mezarlıklar. Ama aynı zamanda toplumun dışında bir yerdedirler.

Bu daha önce böyle değildi. Batı’da 18. yüzyılın sonuna kadar mezarlıklar kentin ortasında, kilisenin bahçesindeydi. Şehir dışına taşınmaları 19. yüzyılda gerçekleşti. Bu yüzyıldan itibaren mezarlıkları şehirlerin dışına çıkardılar. Ölülerin şehir içinde olmaları hastalıklara yol açabilir diye kaygılandılar. O yüzden ölüleriyle aralarına mesafe koydular.

Bunu nedenini irdeleyen filozofa göre, kendimizi ölüden ayırmak isteriz çünkü ölü tehlikelidir. Ama aynı zamanda da ölüyle ilişkimiz sürsün isteriz, çünkü eşimiz dostumuz, yakınımız, akrabamızdır.

 

*

 

Bir süre önce sözünü ettiğim Elif Şafak’ın son romanı biraz da bu mevzua dairdir. Yazara göre, Batı'nın mezarlıklarını şehir surlarının dışına çıkarmaları, onları ölüm fikrinden uzaklaştırıp sanata, müziğe, edebiyata, resme, bilime, buluşlara, yani dünyevi işlere sevk etti. Çünkü sürekli ölümle meşgul olmak, onu daima hatırlayıp ondan korkmak, insanı dünyevi faaliyetlerinden uzaklaştırır. Bu fikir ne derece doğru bilmiyorum ama şehrin içinde gezintiye çıktıklarında karşılarına daima bir mezarlığın çıkmaması mutlaka bir etki bırakmıştır onlarda.

Öte yandan fani olduğunu unutursan, ölümün gelip yakana yapışacağını hatırlamazsan, bu fikirden çok uzaklaşırsan, her türlü fenalığa, pisliğe bulaşmak da mümkün...

 

*

 

Bizim şehirlerimiz surlarla çevrili değil. Dolayısıyla biz de mezarlıkları şehir dışına çıkarmaya karar verdiğimizde, şehrimizin o günkü halini göz önünde bulundurarak giriştik bu işe. Zamanla kentin büyüyeceğini, mezarlık için uygun gördüğümüz yerin çok değil elli sene sonra şehrin merkezinde kalacağını hesaplayamadık.

Kendimizden uzaklaştırdığımız mezarlıklara her gün bir adım daha yaklaştık, zamanla etrafını istila ettik, yetmedi orayı mezarlık yaptığımızdan pişmanlık duyarak bazı mezarları başka bir yere taşıdık, o da yetmedi, bazı ekalliyetlerin mezarlıklarını işgal edip üzerine apartman, site inşa ettik; şimdi hormonlu bir şekilde büyümüş birçok Anadolu şehrine yukarıdan bakın, eğer şehrin tam ortasında yeşil bir alan görürseniz, orası mutlaka şehir mezarlığıdır, belki de en büyük faydası bu oldu mezarlıkların şehirlerimize. Yeşil bir nefes borusu oldular.

Mezarlıkların şehirlerimizin, kasabalarımızın, köylerimizin kalbinde yer alıyor olmaları bize hep ölümü hatırlattı, ölüm yakınımızda, işte şurada. Adım attığımız yerde, seyre koyulduğumuz şu yeşillik alanda.  Hatta bu yetmedi, misal Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişine yazdığımız gibi, bazı mezarlıkların girişine “Her canlı ölümü tadacaktır” ayetini de yazdık.

Bu durum gözümüzü korkutup, yakın veya uzak ama mutlaka günün birinde öleceğimize, o yüzden ahirete yatırım yapmamız gerektiğine; misal korkup vergimizi daha düzenli ödememize, hatta onu kaçırmamamıza, hırsızlık yapmamamıza, cinayet işlemememize, rüşvet almamamıza, adam kayırmamamıza, riyakarlık yapmamamıza, komşumuz açken tok yatmamamıza, ötekiyi aşağılamamıza, kendimizi başkasından üstün görmememize, yani öldükten sonra bu dünyada günah işlediysek eğer başımıza ne gelecekse hepsini hatırlamamıza sebep oluyor mu bilmem ama ölümle bu kadar içli dışlı olmak, ölümle bu kadar çevrili olmak, ölüme bu kadar fazla zaman ayırmak, ölümle bu kadar meşgul olmak, bir yığın şeyi ıskalamamıza yol açmış olabilir belki de.

Sürekli ölüm korkusu, daima öte dünyayı hatırlatan şeylerle haşır neşir olmak, insanı cesur, gözü kara şeyler yapmaktan alıkoyar mı? Cevabı merak edilesi yaman bir sorudur bence.

 

*

 

Hıristiyan mezarlıkları düzenlidir. Müslüman mezarlığının verdiği huzur havasına pek rastlanmaz oralarda. Şatafatlıdır. İçi heykellerle doludur. Bazı mezarların üzerinde adeta minyatür şatolar inşa edilmiştir. Ünlü yazarların, sanatçıların, siyasetçilerin mezarları daha da belirgindir.

Bugün benim gördüğüm Ahmet Kaya, Yılmaz Güney gibi sanatçılarımızın da yattığı Paris’in ünlü Pére Lachaise Mezarlığı ile Nazım Hikmet’in yattığı Moskova’daki Novodeviçi Mezarlığı böyle mezarlıklardır. Kimin mezarını ararsanız, Oscar Wilde olsun, Balzac olsun, Marcel Proust olsun, Çehov olsun, Gogol olsun, çok aramadan hemen bulursunuz oralarda.

Bizim mezarlıklarımız ise, tıpkı hayatlarımız gibi karmakarışıktır.

 

*

 

En ünlüsü Viyana’daymış,  başka yerlerde var mı bilmiyorum ama bizde misal Ankara, İzmir ve İstanbul’da birer Kimsesizler Mezarlığı var. İstanbul’daki Kilyos’tadır, ne zaman kurulmuş bilmiyorum ama onu özellikle şehrin dışına kurmuşlar.

90’lı yıllarda adı çok sık anılırdı. Faili meçhul cinayete kurban gitmiş veya gözaltında kaybolmuş yakınlarını arayanlar, Cumartesi Anneleri önce bu mezarlığa giderdi. Öyle çamurun, toprağın içinde, tek bir çiçeğin, gülün, yeşilin bulunmadığı, bu sadece “yitik bir şeyleri” hatırlatan kupkuru mezarlıkta kimsesiz bir yaşlı kadını evladını ararken görürdük bazı gazetelerin ücra sayfalarında.

Ziyaretçisi çok azdır bu mezarlığın. Lanetli bir yer gibidir. Mezar hırsızları bile yakınından geçmez.

Burada yatanların hemen hemen tümü toplumun safra olarak dışarı attığı insanlardır, istenmeyenlerdir. Uyuşturucu bağımlıları, evi olmayanlar, sahipsizler, fahişeler, sokak çocukları, kayıplar, pezevenkler, travestiler,  teröristler, intihar bombacıları, alkolikler, kaçaklar, mülteciler, deliler, istenmeyen çocuklar, evden atılan yaşlılardır.

Gidin görün, çoğunun mezar taşı bile yoktur.

Adına “kimsesizler” demiş toplum.

Aslında “kimsesiz” hiç kimse yoktur. Herkesin mutlaka bir kimsesi vardır. Onlar kimsesiz yapan şey, kimselerini kaybetmiş olmalarıdır.

Hiçbir bayramda, hiç kimse önce burayı ziyaret etmez.

Elinde bir buket çiçekle “Kimsesizler Mezarlığına” doğru giden birisine kolay kolay rastlayamazsınız.

 

*

 

Nobel ödüllü Mısırlı romancı Necip Mahfuz “Hırsız ve Köpekler” romanında bir paragrafla anlatmış bütün bir yazı boyunca anlatmak istediğim duyguyu:

“Mezar taşları sanki teslimiyetle kaldırılmış elleri andırıyor, her ne kadar artık kimse onları tehdit etmese de. Başarıyla başarısızlığın, katille kurbanın bir araya geldiği, hırsızla polisin ilk ve son olarak huzur içinde yan yana yattığı bir sessizlik ve hakikat kenti...”

Mezarlıklar...

 

*

 

1996 yılında devlet binlerce köyle birlikte bizim köyümüzü de boşalttığında, bütün köylüler dedemin evinin arkasındaki mezarlıkta toplanmış.

Evlerinden, köylerinden ayrılmak değil, mezarlıktan ayrılmak zor gelmiş onlara.

Gittiğin yere sevdiklerinin mezarlarını götüremiyorsun çünkü. Özlersin onları, ta ki günün birinde sen de onların bulunduğu yere gidene dek.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!