Şu anda yazmakta olduğum yazıya benzer bir yazıyı, “yaz biterken” başlığıyla bundan iki yıl önce yazmıştım. Aynı yerde, aynı sandalye ve aynı masada, belki de aynı gün ve saatte...

Esmeye başlayan sert rüzgarlardan girmiş, balı akan incirden, tezgaha çıkan çavuş üzümünden, usul usul pembe bir renge bürünen nardan, kavun karpuzun tezgahlardan çekilmesinden, gelmekte olan palamuttan çıkmış; biraz şiirden, Bedri Rahmi’den, Can Yücel’den bahsetmiş, “aniden gelip paldır küldür giden” yazın arkasından hayıflanmış da hayıflanmış, adeta bir serenat yazmıştım.

Şimdi bu yazıyı yazarken, o zaman da, bugün de geçip giden yaza mı, yoksa biraz daha kısalan ömrüme mi yandığımı bilemiyorum.

O günden bugüne ben iki yaş daha yaşlandım, oğlum iki yaş daha büyüdü. O benim yaşlanmamı istemiyor, ben onun büyümesini istiyorum. Ama onun büyümesi için benim yaşlanmam lazım.

Ama işte, “Ez pír búm, dil pír nabe.” (Yaşlanıyorum, deli gönlün uslanacağı yok.)

 

*

 

Yaz mevsimi için bu küçük kasabaya gelenlerin büyük bir kısmı gitti, her gün kafileler halinde gidenler var hala.

Hayvanlar da öyle...

Yaz başında buraya ilk geldiğimiz günlerde bir yazıya mevzu yaptığım kırlangıçlar da görülmüyor ortalıkta. Verandamızın tavanına yaptıkları yuvaları boş kaldı. Ama çoğalarak gittiler, çünkü bütün bir yaz boyunca ötüşleri hiç eksilmedi penceremizden.

Evin içinde dolaşan, çocukların Rıfkı adını verdiği küçük bir kertenkele, ortalıkta gezinen Hamdi adlı bir hamam böceği... Onlar da kayboldu. Ağustos böceklerinin sesi biraz daha kısıldı, dalgalar daha sert gelmeye başladı kıyıya.

Bir sürü tanıdık, dost çekip gitti büyük şehirlere; her yere büyülü bir boşlukla birlikte kesif bir hüzün oturdu.

 

*

 

Bu curcuna içinde aklım hep bir süre önce Habertürk’te okuduğum sevgili arkadaşım Kadir Kaymakçı’nın “dostluk” üzerine yazdığı o müthiş yazısında kaldı. İyi yazı yazanın azaldığı, yazıyı bir ideolojinin aracı haline getirip, berikine öfkesini kusmanın sopası olarak kullananların çoğaldığı bu çorak iklimde, yazdığı her yazı damağımda ayrı bir lezzet bırakan sevgili arkadaşım Kadir, 27 yıldan beri ayrılmadığı dostu Resul’den bahsediyordu bize.

Tanıştıkları günden beri durmadan konuşuyorlarmış Resul’le. Konuşacakları daha bir yığın şeyleri varmış.

Zaten eğer bir dostunla konuşacağın şeyleri bitirdiyseniz dostluk da orada bitmiş demektir. Konuşma dediğim öyle boş şeylerden bahsetmek, çene yormak değil sadece. Bazen gözleri de konuşur insanın, konuşmasanız bile aynı şeyleri duyar, aynı şeyleri görür, aynı şeylere güler, aynı şeylere ağlarsınız. Birbirinize söylemeseniz bile bunun böyle olduğunu bilmeniz yeterlidir.

Dostluk senin parmağın kesildiğinde onunkinin kanamasıdır çünkü.

Elli yaşını geçtikten sonra dönüp yanınıza yörenize bakın, eğer etrafınızda üç beş dostunuzu görebiliyorsanız, bilin ki onlar hakiki dostlardır, hayatın eleğinin üzerinde kalanlardır onlar, kıymetini bilin.

 

*

 

Kadir’in yazısını okuduktan sonra kendi hayatımdaki Resullere gitti aklım.

Resul’e benzer iki dostum vardı benim de. Biri benden bir hayli büyüktü, ona “abi” diyordum; öteki benimle yaşattı, hatta birkaç yaş küçüktü benden.

İkisi de öldü!

Ama ikisi de rüyalarıma giriyor hala.

Hep aynı yaşlarda geliyorlar, öldükleri yaşlarda.

Zaten ölüler yaşlanmaz!

Gelişleri hep onlara ihtiyaç duyduğum bir zamana denk gelir. Benden yaşça büyük olan dostuma hep yazdığım yazıları okumak isterim. Biliyorum mutlaka bir kelimeye takılacak, Türkçeyi doğru kullanmanın nasıl bir “namus” işi olduğunu hatırlatacak bana. Küçük olanı ise koluma girecek, ille de gençliğimizin geçtiği mektebin bulunduğu muhite götürecek beni. Geleceğe dair bir şeyler anlatacak bana. Ama işte onun gelecek dediği, işte tam da benim yaşadığım bu zaman... Ben şu anda onun gelecek dediği zamanda yaşıyorum, o ise geleceği, çoktan, 25 sene öncesinde dondurdu.

Bir dahaki rüyada, umut bağladığı geleceğin öyle matah bir şey olmadığını anlatacağım ona.

İstediği hiçbir şey olmadı. Biraz daha kirlendi dünya, biraz daha düşman oldu dostlar birbirine, bir zamanlar elimize bir çakı geçse kolumuzu kesip kanımızı birbirine karıştırıp kan kardeşi olmaya hazır bir sürü arkadaş, şimdi yolda rastlaşsak birbirimizden yüzümüzü çevireceğiz.

İdeolojilerimiz dostluklarımızdan daha kıymetlidir çünkü.

Düşünün bir ideoloji uğruna ölüme gidiyor, gözümüzü kırpmadan bir başkasını öldürebiliyoruz.

 

*

 

Her geçen yılla birlikte, tıpkı şu anda geçip gitmekte olan yaz mevsimi gibi, her dem hayatımızdan “kıymetli” insanlar çekip gidiyor, “önemli” insanlar çoğalıyor etrafımızda.

O “kıymetli” insanlardan birisi olan Fazıl Say’dan bahsettim geçen yazımda. Soner Yalçın, beni öylesine ağır bir şekilde suçladı ki, şaştım kaldım. Meğerse ona, “Fazıl yüzünü siyaha boya!” demişim, yani “beyaz” bir insan olan Fazıl Say’ı “zenci” yapmaya kalkışmışım! O böyle demiyor, “beyaz” yerine “aydınlık”, “zenci” yerine “siyaha boyamak” diyor ya neyse...

Anlattığı hikaye güzel, ben o hikayeyi bilmiyordum ama yazımın başlığı “Kazablanka” filmindeki piyaniste göndermeydi, orası doğru. O yazıda amacım Fazıl Say’ı, bulunduğu siyasal çizgiden alıp kendi çizgime getirmek değildi, hele “yüzünü siyaha boyamaya” kalkışmak haşa! Tek amacım, keskin siyasi fikirlerin, iyi sanatın içinde gezinen bir tabanca olduğunu anlatmaktı. Romancı Stendhal’ın dediği gibi çoğu zaman o tabancanın düşmanı yerine, sanatçıyı vurduğunu hatırlatmaktı. Sanatının yanında ideolojisinin hiçbir kıymetini olmadığını anlatmak, bütün o çerçöp fikirlerin sanatındaki tek bir nota kadar kıymetli olmadığını söylemek... Yoksa onu alıp kendi fikrime mensup yapmak değil. Hem ben bir ideolojiden arınalı çok oldu, hiç kimsenin benim siyasal fikrime gelmesini istemiyorum. Çünkü hiçbir ideolojinin hiçbir derde derman olmayacağını biliyorum artık. O işi militanlarına bıraktım uzun bir süre önce.

Soner Yalçın’ın yazısından öğrendim, adını fikrime referans yaptığım Beethoven meğer solcuymuş! Hatta “aydınlanmacı, ulusalcı ve halkçı”ymış. Neredeyse “nasyonal sosyalistti” diyecek ama kıyamamış, zira o faşistliğe girer. (Sahi, “ulusalcı” ile “nasyonalist” aynı şey değil mi?)

Emin olun; eğer Beethoven’in “ulusalcılığı”, “aydınlanmacılığı”, “halkçılığı” hayatında 9. Senfonisinin tek bir notası kadar önemli bir yer tutmuş olsaydı kesin ben de bilirdim. Ama bu tür ayrıntıları, hayatları boyunca insanları siyasal görüşlerine göre tasnif edenler, onları mensup oldukları örgüte göre tanıyan ve tanıtanlar önemsediği için, ben de bu tür tasniflerden uzun bir süre önce paçamı kurtardığım için büyük yaratıcının hayatındaki bu ayrıntıyı hiç merak etmemiş, öğrenmeye kalkışmamışım. Hem benim o yazıda sorduğum soru, Beethoven gibi büyük yaratıcıların, sahip oldukları siyasal fikirleri değil, sanatlarının onları ölümsüz kıldığını pekiştirmekti. Eğer o büyük yaratıcı o büyük senfonileri yazmamış olsaydı, o da ortalıkta dolaşan bir yığın işe yaramaz “ulusalcı”, “aydınlanmacı”, halkçı” insan gibi boş boş dolaşır, sabahtan akşama kadar necip Türk matbuatındaki sayısız köşe yazarlarının yazılarını okuyup öfkelenirdi. Yani sıradan bir insan olurdu.

Saydığı diğer isimlere gelince... Nazım’ın komünistliğe, muhayyel devrime dair şiirleri size kalsın; insana, hayata ve aşka dair şiirleri bana yeter!

Che Guevera’nın silahı da, siyasi fikri de mübarek olsun size.

Hem Fazıl Say gibi “aydınlık yüzlü” bir yığın insanın bugün bayraktarlığını yaptığı ideoloji değil miydi Nazım’ı önce onlarca yıl hapiste yatırıp, ardından sürgüne gönderip, gurbet ellerde, memleket hasreti içinde bağıra bağıra ölmesine sebep olan?

Sabahattin Ali’nin kafasını kalasla parçalayan da aynı siyasi fikirdi, diğer yazar ve şairleri hapishanede çürüten, onlara hayatı zindan eden de aynı aydınlanmacı ideoloji...

Şairleri yazarları öldüre öldüre, insanları sürgüne göndere göndere bu ülkede büyük bir “aydınlanma devrimi” yaşandı, ben o ışığın  yüzümü aydınlatmasını istemiyorum.

Fazıl Say’ın “aydınlık yüzünden” o ışık yansıyorsa topluma, ben o ışıktan mahrum kalıp kör olmak istiyorum!

Sahi ideoloji demişken, oldukça ödünsüz bir dindar olan Dostoyevski memleketimizde yaşasaydı, “aydınlanmacılara” göre mürteci sınıfına girer, vaktiyle 163. maddeden yargılanır, kitapları yasaklanır, çoktan hayatımızın dışına atılmış olurdu.

 

*

 

Neyse, ben biten yazdan, geçip giden hayattan, bahsediyordum. 

Bu yaz boyunca bir yığın kitap okudum. Bunlardan birisi de Dostoyevski’nin “Puşkin Konuşması” adlı küçük kitabıydı. Bizim şu anda tartıştıklarımızı Rus entelijansiyası bundan 150 yıl önce tartışıp bitirdi o mevzuyu. (Gerçi kısa bir süre sonra kafalarına Bolşevik balyozu indi, hala o balyozun altından kalkmış değiller ya, o ayrı bahis...)

Dostoyevski bu meşhur konuşmasında, Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır. Bu konuşma üzerine kendisine gelen saldırıları bertaraf etmek için yazdığı bir yazıda, “Sorun, bilim yöntemini almaksa, başımızın üstünde yeri var. Yok aydınlanma ise, hiçbir Avrupa kaynağından ışık almaya ihtiyacımız yok bizim,” der.

Ve şöyle devam eder:

“Avrupa medeniyetinin bekçileri! Ne yararı olacak böyle medeniyetin bize? Biz bir başka ışığın, bir başka aydınlanma kaynağının, bir başka aydınlanma amacının ardında koşmalıyız. Bunları kendi içimizde aramalıyız.”

Bu sözlere rağmen Dostoyevski’nin içi kapkaranlıktı. Ama o büyük yaratıcıyı her okuyuşumda, o karanlığın içinde kendi karanlık ruhuma tutulmuş güçlü bir ışık buluyor, yoluma o ışığın aydınlığıyla devam etmek istiyorum.

Dostoyevski koyu bir dindarmış, bana ne! Romanlarına bayılıyorum.

Fazıl Say ödün vermez bir Kemalist'miş, bana ne! Müziğini seviyorum.

Ha bu arada bana bir şeyi boya derlerse, “her sabah gökyüzünü maviye boyayan” Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut’unun yardımına koşarım.

Gökyüzü dururken boyayacağım en son şey Fazıl Say’ın yüzü olur sevgili Soner Yalçın, emin ol buna!

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • cemilugur 2 ay önce Çok iyi geldi, ellerinize sağlık
    CEVAPLA