Charles Baudelaire’in dizesidir, duyduğum ilk günden beri hiç çıkmadı aklımdan:
“Nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi gelir.”
Bu dizeyi her yolculuk başlangıcında hatırlarım; bir de yolculuk bitip evime döndüğümde. Giderken, çoğu zaman arkandan bıraktıklarına bu kadar kısa süre zarfından özlem duyabileceğin gelmez aklına; aklın gideceğin yerde yaşayacaklarında, göreceklerindedir.
Bir süre sonra alışkanlıkların ağır basar.
En çok da evini, yatağını özlersin.

*

Başka bir yeri özlemek, başka iklimleri hayal etmek, gezmediğin görmediğin yerleri görme isteği, yaşamadıklarını yaşama isteği değildir bana göre şairin bahsettiği; bütün bunları yapsan bile, bütün bunları görmek için hayalinde canlandırdığın diyara gittiğin anda, bir süre sonra geride bıraktıklarını özlemeye başlarsın. Bu kez tekrar başa sararsın.
Belki de beceriksizliğe uydurduğumuz bir kılıftır bu duygu.
Baş edemediğimiz mutsuzluğa bulduğumuz geçici bir çözüm...
Yani aslında tebdili mekanda ferahlığı bulamamaktır. Çünkü mekan değiştirdiğin zamana benliğini değiştirmediğin için, benliğini de terk ettiğin yerde terk edemediğin için, önceki mekanda nasıl bir insansan aynı insan olarak yeni yerde var olursun.
Dolayısıyla giderken de, gittiğin yere vardığında da aynı insansın.
Çünkü nereye kaçarsan kaç kendinden kaçamazsın.
İster Fizan’a git, ister masallardaki uzak diyarlara, oraya kendini götürdükten sonra, ilk bulunduğun yerdeki duygu gelip tekrar bulur seni.
Nuri Bilge Ceylan “Uzak” filminde biraz bu duyguyu anlatır. Yusuf Atılgan ölümsüz eseri “Aylak Adam” romanında bunu, Ahmet Altan “Tehlikeli Masallar”da aynı şeyi...
İnsan huzursuzdur. İyiliği, güzelliği, huzuru, gamsız bir hayatı, kederden uzak bir ruh halini hep uzaklarda arar.

*

Dünyaca ünlü Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun “Simyacı” romanı bizden bir büyük insanın, Mevlana’nın Mesnevisinde anlattığı bizden bir hikayeden alınmadır. Mevlana’nın anlattığı, Coelho’nun alıp romanını yazdığı hikaye şöyle:

*

Vakti zamanında Bağdat’ta büyük bir mirasa konan bir adam, çok kısa sürede, hiçbir zahmete katlanmadan eline geçen mirası satar harcar, har vurup harman savurur, çabucak bitirir.
Mirasyedi iyice fakirleşince, Allah onu tekrar zenginleştirsin diye el açıp duaya durur. Günlerce dua edince, nihayet bir gece rüyasına bir kutlu kişi girer ve ona, “Hemen kalk Mısır’a git, orada büyük bir hazine bulacaksın” der.
Mirasyedi kalkıp Mısır’a gider. Mısır’da günlerce köşe bucak define arar, bulamaz. İyice yoksul ve bitap düşer. Sonunda dilenmeye karar verir. Ancak gündüz bu işi yapmayı gururuna yediremez, gece dilencilik yapmaya başlar.
O sırada Kahire’de dilenciler çoğalmış. Nihayet bir gece bekçisine yakayı kaptırır. Bekçi mirasyediyi hırsız sanarak dövmeye yeltenince adam, başından geçenleri inandırıcı bir dille bekçiye anlatır. Kutlu kişinin rüyasında burada define bulacağını söyleyerek kendisini buraya gönderdiğini söyler.
Bekçi anlattıklarına inanmaz;
“Sen ne akılsız adamsın bre gafil! Kalkmış, bir hayalin peşine takılıp buralara gelmişsin. Ben yıllardan beri Bağdat’ta falan mahallenin falan sokağının falan evinde bir define olduğu rüyasını görürüm. Ama ben rüyaya inanmam, onun için yurdumu bırakıp gitmem. Hadi evine git” der.
Bunu duyan adam duyduklarına inanamaz. Çünkü bekçinin tarif ettiği adres kendi evidir.
Sevinç ve heyecanla evinin yolunu tutar.

*

Uzun yolculuklara çıkmadan önce dönüp içimize bakmalıyız.
Yolun sonunda aradığımız hazine içimizdedir.

*

Yazının başında andığım Baudelaire’in dizesinin tam hali şu şekildedir:
“Her şeye yüksek bir sadakat, derin bir nefretle bağlıyım.
Her nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir."
“Gerçek yolculuk, sadece yolculuk için yapılır” dizesi de onundur. 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!