Küçük oğlumla el ele kahveden çıktığımızda içim kurumuştu. Dilimin ucunda sadece İsmet Özel’in “Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak” dizesi vardı.

*

Oysa kahveye geldiğimizde her şey çok güzeldi.
Kararsız, muhteşem bir hava vardı dışarıda.
Gölgede üşütüyor, güneşte kavuruyordu.
Güneşli kısmı yazdan firar etmiş, gölgeli kısmı kıştan kaçıp gelmiş gibiydi.
Denizden iyot kokusu yükseliyordu.
İmam ikindi namazına geç kalmamak için hızlı hızlı yürüyordu camiye.
Bir kedi mutlu mutlu yüzünü yıkıyordu güneşe karşı.

*

Oğulum, “Üşüdüm baba” dedi.
Oturduğumuz ağacın gölgesindeki masayı değiştirdik, duvar dibinde güneş gören başka bir masaya geçtik.
Bu sefer de güneş rahat vermedi.

*

Bu şehirde, bu muhitte bu zamana kalmış ender eski zaman kahvelerinden birisidir bu kahve.
İskemleleri hala öyle tahtadan, masalarının ayakları hala öyle aksak sakardır.
Bir dostu bekliyordum. Bir hayli gecikmişti.
İlle de bir an önce bisiklete binmek için sabırsızlanan oğlumun her biri birbirinden ahretlik sorularına cevap yetiştirirken, arada bana kalan zamanda aklıma tuhaf tuhaf fikirler geliyordu. En çok da Oğuz Atay’la meşguldü zihnim.
Belki de bugün yayınlanan yazıma gelen tepkilerdi kafamı sürekli biricik romancıyla meşgul eden şey...
Dostu Bülent Korman doğum gününde Oğuz Atay’a dair bir şeyler anlatmış bana, ben de yazmış, yazım yayınlandıktan sonra muhafazakar camiadan Müslüman bir arkadaşım;
“O büyük adama saygıyla... Bizde çok hakkı var, açtığı pencereyle bize yepyeni özgür bir dünya bağışladı. Dar, az gelişmiş ideolojik tasniflerin ötesine taşıdı birçok arkadaşı...” diyen bir mesaj göndermişti telefonuma.
Bu mesaj üzerine uzun uzun düşündüm. Demek Oğuz Atay, gençliğinde katı bir sol ideolojinin cenderesinde daracık bir yolda ilerleyen sadece benim gibilerini değil, benim fikrimin zıddı yönde başka bir ülke özlemini çeken ve şu anda ciddi bir fikri bunalım yaşayan hakiki Müslümanları da etkilemiş.
Acaba bu yüzden mi yaşarken ona o kanı kusturdular?
Ahmet Hamdi Tanpınar aynı muameleyle karşılaştığında, durumunu “sükut suikastı” tabiriyle izah etmişti.
Oğuz Atay’ınkiyse bir türlü gelmeyen okura yerini göstermek; günün moda tabiriyle onlara “konum atmak” şeklinde olmuştu.
O oradaydı, ama okurlar yoktu! Oyunlarda yaşarken, hep korkuyu bekledi durdu. Daha uzun yaşasaydı, “Türkiye’nin Ruhu”yla “ilkel bir toplum olmadığımızı, servetini kaybetmiş soylu bir topluluk olduğumuzu” gösterecekti bize.

*

İlkokul üçüncü sınıftaki oğlum, yarın ödevini teslim edecekti öğretmenine. Yapıp yapmadığını sordum. Çoktan bitirmişti.
Aklım yine Oğuz Atay’ın romanlarına gitti. Hani Hikmet Benol var ya... “Tehlikeli Oyunlar”ın kahramanı, komşusu Nurhayat Hanım’ın benim oğlum yaşındaki oğlu Salim’in öğretmeninin verdiği “ülkemizle” ilgili kompozisyon ödevine yardım etmişti. “Yaz” demişti Hikmet, çocuk yazmaya başlamışı:
“ (...) ...ülkemizin dört bir yanı, köylülerle çevrilidir. Köylülerle çevrili ülkemizde birçok ürün yetişir. (....) Fakat, ülkemizde en çok yetişen köylüdür. Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür, erken meyve verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyve verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. (...) Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Kuru üzüm ve incir yetişir. Önce ıslak yemişler yetişir. Onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. İngiltere’ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. (.....) Son yıllarda kuru üzüm ve incirin yanı sıra, köylü de göndermeye başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirde biraz yetiştiririz; sonra olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye) başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler...”
Hikmet yazdırır, yazdırır, konu dağılır, heykeller meselesine girer, küçük çocuk yorulur, “Çok uzun oldu Hikmet Amca, öğretmen benim yazmadığımı anlayacak” deyince Hikmet hiç istifini bozmadan şu cevabı verir: “Ülkemizin insanları yorulmaz. Biz, gecekondularda yorulmaz insanlar yetiştiririz. Onları nereye göndeririz bakalım?” Salih kıkır kıkır güldü: ‘Çok komiksiniz Hikmet Amca’” (Tehlikeli Oyunlar, s.112-113)
Küçük çocuklar kolay kolay ironinin farkına varamaz. Ama şakadan anlarlar.
Birkaç sayfa sonra Hikmet bizzat kendisini “ülkemizin sorunu” olarak adlandırır.
“Ülke” demişken...
Bülent Korman, bana değil de Yıldız Ecevit’e anlatmış, onun kitabından kalmış aklımda.
Bülent Bey’le Emel Hanım’ın bir kızları dünyaya gelir. Ankara’dalar, heyecanla haberi dostu Oğuz Atay’a verir telefonda. Müjdeyi verdikten sonra Bülent Bey, “Kızımıza İlke adını koymak istiyoruz” der. Oğuz Atay telefonda “İlke”yi “Ülke” anlar. “Bari Kasaba koysaydınız” der.
Bütün romanlarında ironinin şahını yapmış olan romancının gerçek hayatı da, ölümü de ironikti. “Tutunamayanlar”ın kahramanı Selim Işık’ın ölümü, bir süre sonra yazarının ölümüne dönüşür.
“Daha sonra, ‘ilaçlarımı alıp banyoya kapanıyorum; (...) durumumu kimse görmesin diye kapıyı kilitliyorum’ (Tutunamayanlar s.568) diyen kurmaca ruh ikizi Selim Işık gibi o da banyoya girer ve –Pakize’nin kaygılı bakışları arasında- kapıyı kilitler. İçeride kalınan süre, dışarıda bekleyişin içerdiği kuşkuyu doğrular uzunluğa eriştiğinde, banyonun kilitli kapısı Altay Gündüz tarafından kırılır. Ölmüştür.” (Yıldız Ecevit, Ben Buradayım.. s.550)
“Bizim en kıymetli varlığımız beynimizdir” demişti.
Beyninde çıkan bir ur öldürdü onu.

*

Yaşarken yazdığı romanların, hikayelerin, oyunun görülmesini hayal etti. Ama sanatının önüne bir duvar örmüşlerdi. Ölümüne yakın bir zamanda onu evinde ziyaret etmek isteyen, giderken bir şeye ihtiyacı olup olmadığını söylemek için telefon eden Cevap Çapan’a, “Senin çok tanıdığın var, benim şu oyunumu devlet tiyatrolarına kabul ettirsene” demişti.
2 Kasım 1976’da, yani ölümünden bir sen önce Amerika’ya gitmiş olan dostu Halit Refiğ’e yazdığı bir mektupta da şunları söyledi:
“Herkesten öyle düşmanlık görüyorum ki Halitciğim, sadece güler yüz, tatlı söz bile bazen beni sevindiriyor. Ayrıca ben ne bir partinin adamıyım, ne de ilericilerin savunacağı bir güç sayılırım. Senin deyiminle tam bir ‘sahipsizim.’”
Cevat Çapan, “Tutunamayanlar”ı yayınlasın diye götürdüğü ünlü bir yayıncı, romanı inceledikten sonra ret etmiş ve ona, “Arkadaşınız ruh hastası mı?” demiş.
Kötü Bulgar ve Vietnam partizan romanlarıyla beyinleri sulanmış o günün sol aydınlarına göre Oğuz Atay bir “ruh hastası”ydı, çünkü yazdıkları onların bildiği hiçbir kalıba sığmıyordu.
Romanı okunsun, hikayeleri görülsün, oyunu sahnelensin diye uzun süre çırpındı durdu. Dostu Halit Refiğ’e yazdığı aynı mektupta, büyük bir oyun yerine benzetir burayı ve “Zaten kimseye bir şey anlatılmıyor bu ülkede” dedi.
Böyle böyle, taammüden “en kıymetli varlığını” yedirdiler ona!

*

Ölüm fikrine, beyindeki ur meselesine nereden geldim bu muhteşem pazar gününün öğleden sonrasında bilmiyorum.
Belki de tam karşımda duran caminin buradan görünen musalla taşı beni götürdü bu fikre, kim bilir.
Allah’ım, ölüme ne kadar fazla zaman ayırıyoruz! Ölümle ne kadar haşır neşir, ölümle ne kadar meşgulüz! “Ölüme ayırdığımız zamanın binde birini mesela bilime, fikre, müziğe, resme, sanata ayırsak, her halde dünyanın en huzurlu toplumu bizimki olur” dedim kendi kendime.
“Baba acıktım” dedi oğlum.
“Çok saçma” dedim.
“Niye saçma olsun ki, acıktım” dedi.
“Hayır senin acıkman değil, benim fikrim saçma” dedim.
Tuhaf tuhaf baktı yüzüme çocuk.
Sezai Karakoç’un dizelerine gitti firari aklım:

“İçim insan mezarlığı
En çok da ben ölmüşüm kuklacı
Adım başı mezar taşım var
Katillerim en sevdiğim insanlar”

*

Oğuz Atay’ın beynine ur salanlar onun en sevdiği insanlar mıydı şüpheliyim ama biraz sevilseydi, yaptığı işin ne kadar kıymetli bir şey olduğu görülseydi... Nasıl görülebilirdi ki?
“Ah! Vakti yoktu kimsenin durup ince şeyleri anlamaya” o zaman değil mi Gülten Hanım?

*

Çocuk iyice sıkılmaya başladı. Ona mantı sipariş ettim, başka bir masaya gitti kendi dünyasına daldı.
Ve işte geldi beklediğim, beni bekleten dostum.
Otuz yıl önce askerde tanışmıştık. Bir fakültede asistandı, edebiyat delisiydi. İstanbul’un Anadolu yakasında, orman içinde bir askeri garnizonda dağıtımımızı beklerken ben orada kısa süre içinde “Tutunamayanlar”ı okumuş sonra da kitabı ona vermiştim. Ve bir de oyun geliştirmiştik kendi aramızda. Roman kahramanlarını, gerçek hayatta tanıdığımız insanlarla özdeşleştiriyorduk. Senin Selim’in kim, benim Turgut’um kim? Senin Nermin’in kim, benim Günsel’im kim? Hepsi yakın çevremizde dolanıyorlardı çünkü.
Askerlikten sonra bıraktı akademiyi. Ticarete atıldı. Çok para kazandı. Kazandığını arkadaşlarıyla bölüştü, eli açıktı, “şimdi var yiyelim, yarın biterse bakarız bir yoluna” derdi. Ama edebiyatla ilişkisini hiç kesmedi. Benim bilmediğim yazarları bana tanıştırdı, ben ona bilmediklerini söyledim.
Görüşmeyeli bir hayli zaman olmuştu. Üç dört ay falan... En son yaz başı görüşmüştük.
Beklediğim adama ne olmuş böyle?
Ağır ağır yürüyordu. Hülyalı bakıyordu. Yorgundu. Bitkindi.
 “Ne oldu?” dedim kaygıyla.
“Hastayım Muhsin” dedi.
Korktum, başka bir şey sormadım.
Memleketi konuşmaya başladık. Bana yapmak istediklerini anlattı. Sonra sözü bugünkü yazıma getirdi, Oğuz Atay hala en yakın arkadaşıydı, Bülent Bey’in ‘onu mezara ben indirdim Muhsin’ sözü içine işlemişti.
“Geceler mi uzamış ne?” dedi.
“Evet hala uzuyor geceler.”
“Pencereden Boğaz’da geçen gemileri seyrediyorum gecenin bir vaktinde. Herkes uyuduktan sonra İstanbul öyle güzel oluyor ki. Huzurlu... Evimin solunda bir mezarlık var, ona bakıyorum bir, sonra dönüyorum denize... O gemilerden birinde tayfa olmak istiyorum bazen. Ölümü, öldürmeyi düşünmeyen genç bir tayfa... Sadece kaptanın emirlerini yerine getiren, verilen her işi yapan, gidilecek limanları merak eden, her şeyi boş vermiş tayfalardan bir tayfa....”
“Ne olmuş sana böyle, ne tayfası?”
“’En kıymetli varlığımız beynimizdir.’ Bu sözü kim söylemiş biliyor musun?”
“Bilmez miyim, Oğuz Atay... Sen gelmeden önce ben de onu düşünüyordum.”
“Kaderimiz birbirine benzedi en sonunda.”
“Kiminle?”
“Oğuz Atay’la. Beyni ihanet etti ona değil mi?”
Ne diyor bu deli herif diye geçirirken içimden; “Benim beynimdekinin de huyu çok berbatmış!” dedi.
Berbat! Berbat demek!
O güneşli Pazar günü aniden berbat oldu.
Her şey berbat!
Bir süre hiçbir ses duymaz oldum.
Kahveden çıkmışız. Duyduğum oğlumun sesi oldu sadece:
“Baba ağlıyor musun?”
“Hayır oğlum, biliyorsun güneşte gözüm yaşarır.”
Sonra şairin sesini duydum:
(....)
Bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına
Ölümden anlayan, ciddi bir yaprak
Unutulacak diyorum, iyice unutulsun
Neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı
Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • ankara1906 23 gün önce Eline sağlık...
    CEVAPLA
1881 -
1938