Havaalanında; çok uzun yıllardan beri tanıdığım ama şu ana kadar tanışma fırsatı bulmadığım, muhafazakar bir partiye mensup yaşını başını almış bir politikacıyla karşılaştım.
İlk karşılaşmamızdı.
Uzaktan takip ediyorum uzun yıllardan beri.
Sempatik geliyor bana. Yüzüne bakınca, “günün birinde ben de öleceğim” duygusunu gördüğüm ender siyasetçilerden birisidir. O yüzden kendime yakın buluyorum. Merhametin izi silinmemiş hala yüzünde. Hani hepinizin tanıdığı meşhur bir politikacı olmasa, bir kenar mahallede, iki namaz arası zamanını cami avlusunda geçiren, elinde doksan dokuzluk tespih dudağında dua eksilmeyen, artık dünya işlerinden elini ayağını çekmiş munis adamlar var ya, onlardan birisi sanırsınız.


*

Gidip tanıştırdım kendini. Yüzüne güzel bir gülümseme yayıldı, belli ki memnun olmuştu. Yanımdaki gazeteci arkadaşım Kemal Gümüş’ü de tanıştırdım, ona da memnun oldu.
Bizi uçağa götürecek otobüse bindik bu arada. Yolda konuşmaya devam ettik.
Bir anda söz gazeteciliğe geldi.
“Sizin işiniz zorlaştı valla” dedi, “artık cep telefonu olan herkes gazeteci...”
“Haklısınız,” dedim. “Sosyal medya denilen şey, a sosyal medyanın canına okudu.”
Güldü.
“Bu sosyal medya tuhaf bir şey. Aklım ermiyor.”
“Benim de ermiyor, o yüzden hiçbir sosyal medya hesabım yok benim” dedim.
“Sahiden mi? Hiç mi girmedin mi o işlere?” diye sordu.
“Kısa süren politikacılık hayatımda bir hesabım vardı. Sonra baktım ki sevmeyenlerim açıp istediği gibi küfrediyor, hayatta bana ulaşma imkanı olmayan bir yığın gerzeke neden bu imkanı veriyorum ki dedim, kapattım, rahatladım,” diye cevap verdim.
Bu kez gülümsemekle yetinmedi, sesli güldü:
“Bakalım daha neler çıkacak bu baş döndürücü teknik gelişmeler devam ederken? Bizi şaşırtacak bir sürü şey var sırada belli ki” dedi.
Sevdiğim bir mevzuya gelmişti söz:
“Bence hiç birisine şaşırmayacağız. Şimdikilere şaşırdık mı? Mesela 90’lı yıllarda görüntülü telefonlar çıkacak dediklerinde ben şu andaki cep telefonlarını hayal etmediğimden, evlerimizdeki, iş yerlerimizdeki çevirmeli telefonların üzerine bir ekran yerleştirecekler, birbirimizi öyle göreceğiz diye hayal etmiştim.”
“İlginç... Diyorlar ya yapay zeka falan... İnsanın aynısı bana pek mümkün görünmüyor yine de,” dedi.
Elimdeki kitaba ilişti gözü, kitap tam da bu konuya dairdi.
“Ne okursunuz?” diye sordu.
“Şu konuştuğumuz meselelere dair bir roman. Duyguları olan, gülen, ağlayan, yemek yiyen, aşık olan bir robot var hikayenin içinde” dedim kitabı karıştırarak.
İlgisini çekti.
“Yok canım, o dediklerini yapamayacak robotlar. Sonuçta onları yaratan insan. İnsan, kendisinin tanımlayamadığı şeyleri nasıl bir makineye yükleyebilir ki? Duygulardan falan bahsediyorum,” dedi.
Gülümseme sırası bana geçti:
“Bu kitap tam da bunu anlatıyor işte. İnsan bunu yaparsa ne olur sorusunun cevabı var bu romanda,” dedim ve aniden otobüsün kapıları açıldı. Uçağın yanına gelmiştik. Bir asansöre bindik. Birlikte yürüdük, uçakta yerimizi aldık, koltuklarımız yan yana değildi.
Kitabım bitmek üzereydi, kaldığım yerde okumaya devam ettim.

*

Ian McEwan sevdiğim, cin gibi bir yazardır. Yıllar önce “Sonsuz Aşk” romanıyla keşfettiğim günden beri bizde çıkan her kitabını büyük bir sevinçle alıp büyük bir iştahla okudum. “Amsterdam’da Düello”, “Cumartesi”, “Sahilde”, “Masumiyet”, “Bir Parmak Bal”, “Çocuk Yasası”, “Fındık Kabuğu”, “Düş Yolcusu”, “Kefaret”, “Kayıp” ve işte en son romanı “Benim Gibi Makineler ve Sizin Gibi İnsanlar”...
Her kitabıyla beni bir kez daha şaşırtıyor. Velut bir yazardır. O hep yazsın, ben hep okuyayım istiyorum. Ağızda kekremsi bir tat bırakıyor yazdıkları. Gerilim ustasıdır. Hitchcok’un sinemada yaptığını edebiyatta yapıyor. Film çeker gibi yazıyor, o yüzden birçok kitabı filme çekilmiş, hepsi de başarılı olmuş.
Çevirisi güç bir yazar olduğu besbelli, o yüzden kitaplarının büyük bir kısmını baba çevirmenler, Roza Hakmen ile İknur Özdemir Türkçeye çevirmişler.
Kitaplarının tümünü Yapı Kredi Yayınları arasında bulmak mümkün.

*

Okumakta olduğum son romanında 1980’ler Londra’sında, yalnız ve amaçsız yaşayan Charlie Friend, ailesinden kalan parayla sınırlı sayıda üretilen ilk insan robotlardan birini alır, aşık olduğu komşusu Miranda’yla birlikte robotun kişiliğini birlikte oluştururlar.
Bu robotlardan toplam 25 tane üretilmiştir. 13 dişi, 12 erkek.. Dişilerin ismi Havva, erkeklerin Adem’dir. “Biyolojik ırk düşüncesi bilimsel açıdan rağbet görmediği için bu yirmi beş ürün çeşitli etnik kökenleri kapsayacak şekilde tasarlandı. (...) İlk haftanın sonunda Havvaların tamamı satılmıştı. (s.10)
O yüzden kahramanımızın payına Adem düşer. Adem, Türk veya Yunanlılara benziyor. Ambalajından çıkartıldıktan, pilleri şarj olduktan sonra prize takılıyor ve artık evde her şeyiyle insan olan bir kişi daha var.
Adem sahibine eşlik edecek, entelektüel tartışma arkadaşı olacak, yoldaşı olacak, uşağı olacak, bulaşıkları yıkayabilecek, yatakları toplayabilecek ve düşünme yetisine sahip olarak gerekirse ikisine her alanda rehberlik yapacak.
Sokakta, metroda, markette, alışverişte, gezmede tozmada insandan hiçbir farkı yoktur Adem’in.
Olağanüstü bilgili, zekası ve aklı insandan büyük, hafızası devasadır. Bunu da ancak onunla konuşanlar anlayabiliyor.
İnsanınkine benzer bir ahlak anlayışı da var. Ancak insandan farkı, onun ahlak anlayışında gri alanlar yok. Bir şey ya siyah, ya da beyazdır ona göre. (Sanki biraz bizden bazılarının ahlakına benziyor onunkisi... Gri alanın olmadığı bir anlayış, “ya benimsin, ya kara toprağın!” diyenler gibi.)
Hepimiz hayatımızda küçük yalanlar söyleriz. Bunlara bazılarımız “beyaz yalan” diyor. Bu beyaz yalanlar bazen işe yarıyor, hayat kurtarıyor bazen. Ama robot Adem’de bunlar yok. Bir şey ya doğru, ya da yanlıştır. Araya küçük de olsa, hayat da kurtarsa yalan giremez.
Misal, bir adam bir küçük kıza tecavüz ediyor. Kız o yüzden intihar ediyor. Gerçeği bilen kızın bir kız arkadaşı var. Arkadaşının intikamını almak için suçluyla yakınlaşıyor, onunla gönüllü cinsel ilişkiye giriyor kız, sonra da kanıtlarıyla mahkemeye gidip adamın kendisine tecavüz ettiğini söylüyor. Adam hemen tutuklanıyor. Böylece intihar eden arkadaşının intikamını almış oluyor.
İnsana göre adalet yerini buldu değil mi? En azından bir sürü vicdan rahat... Ama robota göre durum öyle mi? Adalet mi yerini bulmuş, yoksa birisi adaleti yanıltarak, kumpas kurarak bir başkasını mahkum mu etmiş oluyor?
Ne yazık ki bu konuda robot bizim gibi düşünmüyor.
Başka bir örnek... Robot Adem borsada oynuyor... Bütün olasılıkları bildiği için de çok para kazanıyor. Robotun sahibi o parayla, şehrin en güzel semtinde büyükçe bir ev almayı düşünüyor büyük bir sevinçle.
İlk bakışta hakkedilmiş bir paradır bu para değil mi? Birçoğumuza göre öyle... Peki ya robota göre? Ne yazık ki o öyle düşünmüyor.
Ona göre bu para “haksız kazanç”tır, o yüzden hayır kurumlarına bağışlanmalı, muhtaç olanlara dağıtılmalıdır.

*

Böyle bir robotla aynı evde yaşadığınızı düşünün şimdi.
İnsan kendisine dair keşfi sürüyor hala. Hala insan kimdir sorusunun cevabı doğru dürüst bulunmuş değil. Onca edebiyat, onca büyük yazar, alim, düşünce adamı hala harıl harıl bu sorunun cevabını arayıp duruyor.
Şimdi can alıcı soru şu:
Kendini henüz keşfedememiş, ne olduğunu anlamamış yalancı, dolandırıcı, riyakar, suçlu ve zalim insanı, aynı insanın yaptığı bir robot anlayabilir mi sizce?
Diyelim ki anladı. Emin olun ki anladığı anda insanın bu dünya için “zararlı”, “bir an önce ortadan kaldırılması gereken bir parazit” olduğunu şıp diye anlayacak ve hemen hareket geçecek robot!
İşte felaket de o gün gelecek.
Kıyamet o gün kopacak!
Bu savaşta insanın robotlarla baş etmesi mümkün mü sizce?

*

Pilot, Ankara için alçalmaya başladığımızı duyurduğunda, kitabın sonuna gelmiştim.
İnisiyatif Adem’deydi artık. Kitabın kahramanları ise çaresiz...
Şimdi soru şu:
“İnsan ile robot arasındaki fark ne?”
Yüzünde merhametin izini taşıyan politikacıyla vedalaşırken, bu soruyu sordum ona ayaküstü yarım kalan sohbetimizi tamamlamak için.
“Benlik,” dedi.
“Adem’in benliği vardı ama,” dedim.
Şoförü arabasının kapısını açtı, tartışmayı uzatmadı, eliyle vedalaşarak arabaya bindi.
Hz. Adem’den bahsettiğimi sandı galiba...

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!