Birinci fotoğraf Diyarbakır’da çekildi. HDP İl Binası'nın önünde aylardır oturan, çocukları zorla veya bir şekilde dağa götürülmüş annelerin fotoğrafı... Hepimizin aşina olduğu bir fotoğraftır, görmeyenimiz yok sanırım.

*

İkinci fotoğraf, şu anda hapiste bulunan HDP’nin önceki genel başkanı Selahattin Demirtaş’ın içerdeyken yazdığı “Seher” adlı hikaye kitabından uyarlanan, sanatçı Jülide Kural’ın başlattığı bir okuma tiyatrosunun seyircileri arasından yer alan kadınların fotoğrafıdır.

*

Birinci fotoğraf ne kadar siyasi bir eylemin fotoğrafıysa, ikinci fotoğraf da o kadar siyasi bir eylemin fotoğrafıdır.
(Ha peşinen söyleyeyim, ben kimseye, yazarı Hitler bile olsa “neden tiyatroya gittin” diyemem! Bu yazıda meramım başka.)

*

Diyarbakır HDP İl Binası önündeki anneler...
Diyarbakır HDP İl Binası önündeki anneler...

Birinci fotoğraftaki kadınlar, bu eylemi başlatmadan önce, birilerinin gözünde, mesela ikinci fotoğraftaki oyunu seyretmeye gidenlerin büyük çoğunun gözünde “onurlu birer gerilla annesi”, kendilerine ait başka bir deyimle de “değer anneleri”ydi. Bu eyleme başladıkları gün isimleri aniden değişti; şimdi onların gözünde “devletin kandırdığı, bilinçsiz kadınlarıdır” onlar.
İyi bakın fotoğrafa. Merdiven-sahnede oturan kadınları daha önce hiç birimiz görmedik. Hiç biri meşhur değildir. Sıradan kadınlardır. Evde, işinde, yemeğini yapan, koca yolu gözleyen, çocukları için kaygılanan sıradan kadınlar, Nazım’ın deyimiyle, “soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelenler” yani...
Hüzün bulaşığıdır gözleri, ağlamaktan gözpınarları kurumuş belli, hiçbirisinin yüzünde mutluluk ifadesi göremezsiniz, gururla bakmıyorlar etrafa... Biz seyircilerin üzerinde gezdirdikleri bakışları, “oğlumu-kızımı gördün mü, geri dönerler mi acaba?” sorusundan başka bir şey anlatmıyor bize.

*

Birinci fotoğrafın ikinci fotoğraftan farkı, oyuncu ile seyircilerin yer değiştirmiş olmasıdır. Birinci fotoğrafta “oyuncuların” tümü sahnededir.
Fotoğraf bir merdiven üzerinde çekilmiş. Burada önemli olan “oyunculardır”, seyirciler ikinci planda. Partinin merdivenlerini sahne olarak kabul edeceksek, bizim için önemli olan sahnedekilerin “oyunudur.” Seyircinin burada pek bir işlevi yoktur. O sırada merdivenlerde sahnelenen “oyunu” seyretmeye gelmiş olan seyircilerin arasında çok önemli, kıymetli birileri yoksa, kameralar daima “oyuncuları” gösterir.
Biz seyirciler için önemli olan oyuncuların sessizce oturmalarıdır.
Çok uzun bir süreden beri “sahnede olan bu oyunun” aslında “heyecan gerilimini” ayakta tutan bir “aksiyonu” yok; durgun, statik, akmayan, zamana yenik, hareketsiz bir oyun. Bizi oyunculara bağlayan tek şey, empati duygusudur.
Zaten empati duygusunu yitirmiş olanların bu oyundan alacakları bir şey yok. O yüzden bu oyunu seyretmeye gitmezler.

*

Selahattin Demirtaş’ın “Seher” adlı hikaye kitabından uyarlanan okuma tiyatrosunu izlemeye gidenler...
Selahattin Demirtaş’ın “Seher” adlı hikaye kitabından uyarlanan okuma tiyatrosunu izlemeye gidenler...

İkinci fotoğraf bir sahneyi göstermiyor. Tam tersine, sahnede olup bitenleri seyretmeye gelmiş olan seyircileri gösteriyor. Bu fotoğrafta da, -aralarına karışmış Kadir İnanır’ı çıkarırsak- başrolde yine kadınlar var. Ama birinci fotoğraftaki kadınlardan farkı, hepsinin şık, bakımlı; yüzlerinden anladığımız kadarıyla mutlu kadınlardır. Gülücük saçıyorlar etrafa. Hepsi de kendilerinden emindir. Başarmış kadınlardır. Hepsi meşhurdur. Tanımayan yok onları. Hiç birisinin soframızdaki yeri “öküzümüzden sonra” gelmiyor, sofrada başköşede oturuyorlar.
Oturuşları, sahneye yönelttikleri bakışları -ki bu sahne biraz sonra başlayacak olan oyunun sergilendiği sahne değil, sahne onlar için o sırada yüzlerine dönmüş olan objektiflerdir- bir eylemcinin bakışladır.
Buraya bir oyun seyretmeye değil, bir oyuna katılmaya gelmişler çünkü.
Bu oyunda, Diyarbakır’daki oyundan farklı olarak, biz sahnelenen oyunun oyuncularını görmüyoruz, onların bir önemi yok, hatta oyunun kendisinin de bir önemi yok, tam tersine bu oyunda, sahnede biraz sonra başlayacak olan oyunla ilgili değiliz biz, o oyundan çok, o oyunu seyretmeye gelmiş olan kadınların, o sırada hiçbir söz söylemeden, oturarak sahneledikleri oyundur bizim için esas olan.
İki oyun iç içe geçmiştir. Birinci oyun, Selahattin Demirtaş’ın kitabından uyarlanan ve biraz sonra başlayacak olan oyun ki, bu oyun seyirciler de dahil olmak üzere pek kimsenin ilgisini çekmiyor; ikinci oyunsa o oyunu seyretmeye gelmiş olan o “mutlu kadınların” o sırada sergiledikleri oyundur.
İşte tartışma konusu olan da bu “oyundur!”

*

İkinci fotoğraftaki kadınlar, bir oyun seyretmeye gitmemişler. Mesela, Jülide Kural diyelim ki birkaç yıl önce sahneye koyduğu “Frida, Yaşasın Hayat” oyununu tekrar sahneye koymuş olsaydı, bu beş kadın, -Pervin Hanım, Dilek Hanım, Selvi Hanım, Canan Hanım, Başak Hanım- kalkıp hep birlikte o oyuna giderler miydi? Mutlaka hepsi tiyatro severdir ama bu sorunun cevabı bence “hep birlikte koşa koşa giderlerdi” değildir.
O halde bu beş kadın, tiyatroya değil, eyleme gittiler, siyasal bir tavır koydular.
Zaten sol jargonda, siyasete hizmet etmeyen sanat sanat değildir!

*

Birinci fotoğraftaki kadınlar ise hep birlikte oraya gitmediler. Teker teker, ürkek ürkek gittiler oraya. Kostüm, makyaj provası yapmadan hem de... Bir dekor olmadan... O merdiven-sahneye çıkarlarken mesajlarını biz seyirciye geçip geçmeyeceği konusunda pek emin değildiler. Sadece ama sadece bir umut çıkardı onları oraya.
Onlar birinci fotoğraftaki kadınların tersine seyirci değil oyuncuydular ki bir süre sonra birinci fotoğraftaki kadınlar da seyirci olmaktan çıkıp oyuncu haline geldiler.

*

Şimdi gelelim bu yazının yazılmasına sebep olan teze...

*

Tez şu: İkinci fotoğraftaki kadınları bu “eylemlerinden” dolayı eleştirenlere cevap verenler; bu eylemin barışa ne kadar hizmet ettiğini söyleyip, tezlerini pekiştirmek için, “keşke o fotoğrafın içinde Emine Erdoğan, Meral Akşener ve Ayşe Karamollaoğlu da olsaydı, o vakit barışa daha çabuk ulaşırdık,” diyorlar.

*

Çarpıcı bir tez ama birinci fotoğrafta sergilenen Diyarbakır’daki sokak, seyirlik “oyununa” sözü edilen kadınlar, -Emine Hanım, Meral Hanım ve başka kadınlar- katılmaya gittiler. Hatta oyuncularla hemhal oldular, onlara sarıldılar. Emine Erdoğan, yılbaşı günü gitti mesela, hepsine yeni yılda çocuklarına kavuşma umudunu vermeye çalıştı. Meral Hanım da... Ayşe Hanım’ın gidip gitmediğini bilmiyorum.
Ama okuma tiyatrosunu seyretmeye giden kadınların hiç biri gitmedi.

*

Bu durumda şöyle bir akıl yürütme imkanı doğuyor bize.
İkinci fotoğraftaki kadınlar, İstanbul’da sergilenen ve Selahattin Demirtaş’ın metinlerinden oluşan “okuma tiyatrosunu” seyretmeye gitmeden önce, kol kola girip Diyarbakır’a gitselerdi, orada HDP binasının merdivenlerinden “oynanan oyuna” interaktif bir şekilde katılsalardı, kendileri gibi birer ana olan, kendileri gibi yüreği yanık kadınlara tıpkı Emine Hanım’ın yaptığı gibi büyük bir içtenlikle sarılmış olsalardı, çocuklarına kavuşmak için küçük de olsa onlara bir umut verselerdi ve ardından gelip İstanbul’da o kırmızı koltuklara rahatça kurulup hepimizin gözünün içine bakarak Demirtaş’ın metinlerini dinleyip “falankes niye burada değil” deselerdi, bugün kopan fırtına kopmuş olur muydu dersiniz?
Diyelim burası Türkiye, biz fırtınaları seviyoruz; yine de koptu!
O vakit kendilerini savunmak çok daha kolay olmaz mıydı?

*

Ama böyle bir şey olamazdı.
Olamazdı çünkü artık bu memlekette herkes kendi ölüsüne ağlıyor!

*

Kadir İnanır için not: Kadir İnanır’la ben Akil İnsanlar Heyeti’nde, Akdeniz Grubu'nda birlikte çalıştık. O sırada tanıdım onu. Biliyorum, hepimizin yüreğini başka türlü sızlatmış olan “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmindeki İlyas, Asya’yı nasıl ciğerden seviyorsa, Kadir Abi de memleketini, barışı ve huzuru öyle ciğerden seviyor, istiyor. Bende hakkı var, hiçbir şekilde kıyamam ona. İnanıyorum, aynı hakkı sizde de vardır, siz de kıymayın!
Hangimiz uçurumdan düşsek, tutmak için ilk o elini uzatır, eminim buna!

Rasim Özdenören için not: Daha önce yayınlanan “Rasim Özdenören’in evinde” başlıklı yazımdaki Yahudi bahsiyle ilgili sosyal medyada Rasim Bey çok haksız suçlamalara maruz kaldı. Oysa orada Rasim Bey, Yahudilerle kavga etmeyi değil, tam tersine kavga etmemeyi öneriyordu. Konuyla ilgili telefonda konuştuk, çok üzgündü. Tamamen benim hatamdan kaynaklanan yanlış anlama için şunları söyledi:
“O sohbette sözünü ettiğim Yahudilik bahsinin bağlamı onlara düşmanlık değil, tam tersine münasebetlerin olumlu bir ortamda gelişmesini talep eden bir tavır içindi. Bütün insanlara olduğu gibi, Yahudilere de sonsuz saygı duyuyorum. Hiçbir şekilde ırkçı değilim, hele antisemitist hiç değilim, antisemitistlerden de nefret ediyorum, Yahudilere şahsi hiçbir garezim yok ve olamaz.”

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!