Stockholm’e her gelişimde yüzlerce sürgün hikayesi üşüşür beynime; bu kez de öyle oldu.

Çok eski sürgünleri bir yana bırakırsak, 1970’li yılların başından itibaren üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan askeri darbelerin kıyıcı zulmünden kurtulan bir yığın aydın için bu şehir güvenli bir liman, bir sığınak oldu.

Başının belaya girdiğini gören, göreceğini hisseden birçok yazar, sanatçı, entelektüel, fikir adamı soluğu bu şehirde aldı.

Bu yüzden sürgün edebiyatında bu şehrin özel bir yeri vardır.

Bizden Yaşar Kemal’in, Demir Özlü’nün, Zülfü Livaneli’nin, Mehmed Uzun’un, Firat Ceweri ve daha birçok yazarın edebiyatında Stockholm mühim bir yer tutar. Bu şehir hepsine kol kanat germiş, hepsini korumuş, onları bağrına basmış, günü geldiğinde kimisini memleketine uğurlamış, kimisini de kendi sakini haline getirip buralı kılmış.

Yaşar Kemal, son yıllarında yazdığı “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” romanının önemli bir bölümünü bu şehirde yazdı, takip eden ciltlerini de burada tasarladı. Mehmed Uzun bütün romanlarını bu şehirde yazdı. Zülfü Livaneli’nin “Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm” romanı burada geçer, Demir Özlü’nün “Stockholm Öyküleri”nin mekanı burasıdır.

Adorno’nun deyimiyle bu şehir, “dili istimlak” edilen yazarların sığınma evidir.

 

*

 

Türk şiirinin “mavi gözlü dev”i, “romantik komünist”  Nazım Hikmet’in yolu 1955 yılında bu şehre bir kez düştü. Çok az kaldı burada. Biraz daha uzun kalsaydı, neredeyse proletarya diktatörlüğü ve onun ulu önderi Stalin’e olan sarsılmaz imanının menteşeleri gevşiyordu. Hemen kaçtı!

Şairi diyalektik materyalizm korudu!

 

*

 

“Kürt müziğinin Sezen Aksu’su” varsa, “Kürt şiirinin Nazım Hikmet'i" de vardır kuşkusuz, o da Cegerxwin’dir. İşte bu büyük şairin de yolu bu şehre düştü ama o Nazım Hikmet’in tersine bu şehri yeni vatanı belledi. Son yıllarını bu şehirde geçirdi, burada öldü.

Proletarya diktatörlüğü ve onun demirden peygamberi Stalin’e inanmış bir Ortodoks Marksist olarak gelmişti bu şehre; burayı yurt bilip ölümüne kadar kalınca, imanı gevşedi; sanırım imansız gitti öte dünyaya.

Diyalektik materyalizm onu koruyamadı!

 

*

 

Nazım Hikmet’in Stockholm macerasını can yoldaşı Zekeriya Sertel “Nazım Hikmet’in Son Yılları” kitabında anlatır.

Bir kongre münasebetiyle şairle dostu bu şehirde buluşur.

İsveç’in bir refah memleketi olduğu biliniyor, kaliteli bir hayat sürüyor bura halkı. Memleket yüz elli yıldan beri savaş görmemiş, İkinci Dünya Savaşında keşfettikleri demir madeninin geliri başta olmak üzere bütün gelirini sanayiye yatırmış, refah düzeyi artmış, bununla beraber dünyanın en illeri demokrasisinden birini inşa etmişler.

İki dost bir gün kongreden firar edip şehri dolaşmaya çıkarlar.

Arabası olan yurttaşlar, şehirlerine gelmiş olan dünyanın ünlü şahsiyetlerine arabalarını tahsis etmişler. Bu arabalardan birisine binince Nazım, bu kapitalist burjuva şehrinde gördüklerini Moskova’da çıkan bir komünist gazeteye yazma sözünü vermiş ya, bunu fırsat bilir, şoföre soru sormaya başlar.

Şoför İngilizce biliyor, Zekeriya Bey tercümanlık yapar ikisine.

Nazım şoföre ayda ne kazandığını sorar. Mihmandar şoför olmadığını, arabanın sahibi olduğunu, geceleri sokak lambalarının yanıp söndürme işinde çalıştığını, gündüz de kendisi gibi ünlü şahsiyetleri gezdirmeye gönüllü talip olduğunu söyler.

Nazım bir sürü soru sorar, şoför ikisini evine davet eder, hemen kabul ederler.

Araba ormanlık bir alana girer. Ormanın içinde, yeşillikler arasında villalar serpiştirilmiş. Hiçbirisini bir duvar veya çit birbirinden ayırmıyor. Şoför iki yolcusuna, “İşte bu gördüğünüz evler, bizlerin oturduğu işçi apartmanlarıdır,” der.

Nazım’ın hayretten gözleri fal taşı gibi açılır. Araba bir villanın önünde durur. Evin özel garajı var, garajda ev sakinlerini bisikletleri duruyor. Ev sahibinin eşi de yakındaki bir fırında çalışıyor.

Evden içeri girerler. Genişçe bir hol, hole açılan üç oda, geniş ve güzel bir mutfak, pırıl pırıl bir banyo. Geniş bir pencereden evin her yanına bol ışık sızıyor. Duvarlarda büyük ressamların röprodüksiyon tabloları... Yerde kilime benzeyen bir halı, ortada bir masa, iki üç koltuk ve birkaç sandalye. Mutfakta buzdolabı, çamaşır makinası.. Salonun bir köşesinde radyo, bir köşede televizyon. Evin etrafı çepeçevre yeşillik, ağaçlık...

İşçinin evi, Nazım’ın Moskova’daki evinden kat be kat daha konforlu.

Nazım gördükleri karşısında şaşkına döner, afallamıştır.

Biraz sonra ev sahibi, konuklarını mutfakta bir şeyler atıştırmaya buyur eder. İşçinin karısı şık bir sofra hazırlamış, tereyağı, çeşit çeşit peynir, çeşitli konserve ve balıklar... Soğutulmuş güzel bir beyaz şarap...

Yemek masasında, işçi burada eğitimin parasız olduğunu, sağlık giderlerini devletin karşıladığını, yaşlılık sigortalarının olduğunu, çocuklarının yazın kampa götürüldüğünü, çalışmadıkları günlerde de ücret aldıklarını, grev haklarının bulunduğunu, durumlarından şikayet edebildiklerini, yılda bir ay tatil hakları olduğunu, 1 Mayıs ve yılbaşında birer maaş ikramiye aldıklarını anlatır.

Nazım adeta küçük dilini yutar. Bu işçiyi biraz daha deşerse, Sovyetlerde hayal edilen, gerçekleşsin diye Stalin’in her gün yüzlerce insanı kurşuna dizdiği sosyalizmin çoktan burada gerçekleştiğini görecek, hepten umudunu yitirecek!

Kalkarlar. Yolda Zekeriya Bey Nazım’a, “Yazman için çok güzel bir röportaj konusu çıktı sana” der. Nazım, “Deli misin, burada gördüklerimi yazarsam beni Sovyetlerden kovarlar,” cevabını verir.

Haklıydı, zira büyük şairin sığındığı “sosyalist cennetinde” bütün basın, radyo ve televizyonlar sabahtan akşama kadar İsveç gibi kapitalist ülkelerdeki işçilerin sefaletinden, ırgatlığından, açlığından söz edip duruyordu.

Onlara göre Sovyetlerde sosyalizm işçinin yoksulluk ve açlığına son vermiş, onlara kendi diktatörlüklerini hediye etmişti.

Nazım bunun tersini nasıl yazabilirdi ki?

 

*

 

Asıl adı Şehmus olan, Nazım Hikmet’le aynı yıl 1903’te Batman’da doğan, Şeyh Sait hadisesinden sonra Suriye’ye geçen, 1930’lu yılları başında Celadet Bedirhan tarafından Şam’da yayınlanan “Hawar” dergisine “Cegerwin” müstear adıyla şiirler yazan, o gün bugün bu isimle anılan modern Kürt şiirinin en büyük şairinin de yolu 1979 yılında Stockholm’e düştü ve 1984 yılında ölünceye kadar bu şehirde yaşadı.

Cegerxwin medrese eğitimi görmüş bir “mela”ydı, din bilgini yani... Herkes “seyda” diye hitap ediyordu ona. Şiirler yazıyor, yazdığı şiirleri ağa ve bey divanlarında, köy kahvelerinde, bulduğu her topluluğa yüksek sesle okuyordu. Hırpani bir kılıkla dolaşıyordu köy köy, sanatını halka ulaştırmaya çalışıyordu. Çoğu yerde deli muamelesi görüyordu.

1930’lu yıllarda, nasıl olduysa “sosyalizm” fikriyle tanıştı. Ve o günden itibaren şiirini “ideolojik mücadelesinin aracı” haline getirdi. Milliyetçilik üzerinden geleneğe sahip çıktı ancak bir materyalistti, bu yüzden klasik şiirin dini karakterini yok saydı. Kendi tarzını yarattı. Hece vezninden vazgeçerek serbest nazıma yöneldi. Aşkı, siyasal mücadelesini motive eden bir tema olarak kullandı. Komünist ütopyasını gerçekleştirmek için bir ara komünal hayatın sürdürüldüğü iki köy kurdu. Burada sınıf çelişkilerini ortadan kaldırıp eşitlikçe bir düzen kuracaktı. Geleceğin toplumuna hazırlık yapıyordu. Ancak köylüler uyanıktı, gözleri malda mülkteydi, bir süre sonra birbirine girdiler, Cegerxwin’in ütopyası kurnaz köylünün aklına çarpıp toz buz oldu.

 

*

 

Nazım en güzel şiirlerini Piraye’ye yazdı. Onun aşkı somuttu, onunla birlikte geleceğin toplumu daha güzel olacaktı.

Buna karşın Cegerxwin somut bir kişiye, bir kadına aşk şiirlerini yazmadı. Ama Lenin’e, Stalin’e şiirler yazdı. Onun gibi büyük bir komünistin aşk gibi küçük burjuva alışkanlıkları olamazdı. Onun tek aşkı işgal altındaki ülkesiydi. Ülke kurtulduğunda o da aşkına kavuşacaktı.

Bu yüzden eril bir dil kullandı şiirlerinde, onun şiirinde vatan kavuşulması gereken yegane sevgiliydi.

 

*

 

Memleketi Suriye’de daha fazla tutunamadı. Bir ara Irak’ta yaşadı. 1979 yılında da o zamana kadar yazdığı birkaç cilt tutan şiirlerini yanına alarak Stockholm’e gitti. Memleketinde, kendi coğrafyasında yasak olan kitapları, burada peş peşe çıktı.

Stockholm’deki siyasi mülteci Kürtler, bu şehre gelmeden önce onu bura toplumuna yoğun bir kampanyayla tanıttı. Hakkında bir sürü seminer, tartışma programları düzenlendi.

Beklenti yükseldikçe yükseldi.

Büyük şair, hayatı boyunca karşısında olduğu, mücadele ettiği, kavgaya tutuştuğu ileri kapitalist bir ülkeye büyük bir saygıyla ayak bastı.

Kısa sürede, dünyada Neruda, Nazım Hikmet gibi büyük komünist şairlerle bir tutulan, aynı ligin şairi olarak kabul edilen Kürtlerin milli şairi bu şehre saygın bir kahraman gibi girdi.

Devlet onu çok konforlu bir villaya yerleştirdi. Elini sıcak sudan soğuk suya sokturmadı. Monika adında bir hemşire yaşlı şairin bakımını üstlendi.

Monika ona gözü gibi bakıyordu. Banyosunu yaptırıyor, vücuduna krem sürüyor, masaj yapıyor, yaşlı şaire bir çocuğa bakar gibi bakıyordu.

Hayatı boyunca kapitalizmi düşman bellemiş, onu uzak durulması gereken bir şeytan olarak görmüş şair, bu kapitalist ülkede Monika’nın şefkatinde kendini bir anda cennette sandı.

Sahiden de cennetteydi.

Oturdu Monika’ya şiirler yazdı. “Ez dibejim Monika com/ Monika dibeje no” (Ben diyorum Monika gel/ Monika hayır diyor) türünde hiçbir estetik değeri olmayan dizeler döktürdü.

Ama artık Nazım’ın Piraye’ye yazdığı gibi bir kadına şiir yazmak için çok geçti. Şair çoktan şiirden kesilmişti. Zira, proletarya diktatörlüğü ve onun ahir zaman peygamberi Stalin’e olan inancı çoktan bu şehrin güzelliğine, buradaki devletin merhametine ve Monika’nın şefkatine çarpıp paramparça olmuştu.

Hep hayıflandı. 1984 yılında bu şehirde ölünceye kadar, kendine kızdı.

“Sen bu cennete 76 yaşında mı gelecektin bre talihsiz” diyerek sızlanıp durdu.

 

*

 

Başkalarının hikayeleriyle daha bir güzelleşen şehirler vardır. O hikayelerin rengi karışır şehrin asıl renklerine.

Stockholm’de sürgünün rengi hüzün olmuş vurmuş göğüne; her gidişimde imtina etmez, görünür gözüme.

Öyle oldu bu sefer de.

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!