Caddeye çıktığımızda gökyüzü ıslak bir göz olmuş bize bakıyordu, dokunsan halimize ağlayacaktı sanki.

“Kırtasiyeciden bir şeyler almam lazım” demişti kızım, yan yana hızlı hızlı yürüyorduk.

Migros’un önünde trafik sıkışmıştı. Otopark alanına bir sürü araba girmek için sıra bekliyordu. Camdan içeri baktım. Marketin içi ana baba günüydü. Günlerdir televizyonlarda kalabalık yerlerden uzak durun uyarıları yapılıyor, herhalde hep birlikte bu büyük marketin geniş alanında bir araya gelmeyi bir araya gelmekten saymıyor olmalı burada bir araya gelenler.

Alışveriş sepetlerine bulabildikleri her şeyi dolduruyorlar. Mercimek, nohut, fasulye, makarna, un, pirinç...

Herkes içeri kapanacak, kuru bakliyatı karbonhidrata katık edecek, mikrobun yok olmasını bekleyecek.

Sosyal medyadan mikrop gibi yayılan Sağlık Bakanlığı antetli sahte bir belge ahaliyi markete yığmıştı belli.

 

*

 

Mahallenin berberi kapının önüne sandalye çekmiş oturuyordu, selam verdim... Manav her zamanki gibi açmıştı tezgahını. Kuru temizleme dükkanı açıktı. Kebapçı, kaldırıma attığı masalarını içeri almıştı. Yanındaki kurukahveci kapatmıştı dükkanı. Yufkacı açıktı, aktar açıktı, eczane, banka, nalbur, bakkal açıktı. Kasabın yanından geçtim, ona da selam verdim, lokum satan dükkana girdim, yarım kilo çifte kavrulmuş lokumla cevizli sucuk aldım, balıkçıdan balık alacaktım tezgahında çok az balık vardı, böyle böyle kırtasiye dükkanına girdik.

Ben bugünlerdeki ruh halimi yazacak bir defter bakarken, kızım neyi arıyorsa ona bakıyordu. Dükkanda birkaç raf kitap da vardı. Önünde durdum, eşelenmeye başladım.

Çocuklar evdeler ya, biraz daha kitap stoklamalı, kuru gıdanın yanında iyi gider! Aziz Nesin’in çocuklar için yazdığı bir kitabı aldım elime oğlan için, bir de Jules Verne’in “Denizler Altında 20 Bin Fersah”ını...

O sırada kızım yanımda belirdi. Elini uzattı, çıkardı raftan “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”ni, “bana bu kitabı alır mısın babacığım,” dedi. Alacaklarımızın yanına koydum.

 

*

 

Şu anda yaşadığımız günlere benzer bir felaket gününde başlamıştı küçük Anne o günlüğü tutmağa. 12 Haziran 1942 günüyle başlar günlük. O gün onun doğum günüydü. Büyük felsefecilerin, enginlere sığmayıp taşan Goethe’nin memleketinden çıkan faşizm denilen bir mikrop kısa sürede Avrupa’yı sarmış, dört nala Doğu’ya doğru yayılıyordu. Küçük kız olup bitenlerin farkında değildi. Kendisi için bir şeyler karalıyordu defterine. Sonra radyodan Hollanda Kültür Bakanı’nın bir konuşmasını dinledi. Bakan konuşmasında, savaşın yarattığı dehşetin ne menem bir dehşet olduğunu gelecek kuşakların anlayabilmesi için, kim ne yazmışsa, neyi kayıt altına almışsa onların mutlaka yayınlanmasından bahsediyordu. Yaşayanlar, dehşetin, vahşetin tanıklarıydı. O dehşetin gelecekte belgelere ihtiyacı olacaktı. Özellikle günlükler...

Anne’nin günlüğü o günden sonra başka bir hal aldı ve bir kitap fikrine dönüştü.

Ama o, kitabını göremedi.

Daha on beş yaşındayken, küçük bedeni Bergen-Belsen Toplama Kampında Hitler denilen caninin çizmeleri altında ezildi, can verdi.

Aileden bir tek babası kaldı geride, kızının günlüğünü kitap olarak bastırmak ona düştü.

 

*

 

Kızım kitabı almak isterken, etkisini yavaş yavaş hissettiren “koronalı günlerin” ilerde kendisi üzerinde yaratacağı tahribattan, başka bir dehşete tanıklık etmiş kendi yaşında bir kızın deneyimini öğrenerek içselleştirmekten çok, bir yıl önce Amsterdam’da yağmurlu bir günde, yanıla yakıla “Anne Frank’ın Evi”ni maaile ararlarkenki an vardı sanırım aklında. Annesi babası neden ille de kardeşiyle onu o eve götürmek istemişti?

Geç bir saatte ulaşmıştık evin önüne ama ne yazık ki müze ev kapalıydı.

Önünde durup fotoğraf çektirmiş, küçük Anne’nin o meşhur günlüğü bu evde tuttuğunu anlatmıştık onlara.

 

*

 

Kırtasiyeciden çıktık. Mahallemizde trafiğe kapalı bir sokak vardır, semtimize benzer semtlerde vardır böyle sokaklar. Sağlı sollu küçük, ev yemekleri yapan, önlükleri patiskadan, gözlerinin içine kadar gülen kadınların işlettiği sevimli lokantalar, şık kafeler, ekmek fırını, turşucu, yufkacı falan gibi dükkanlar yan ayna dizilidir. Şenlik yeri gibidir o sokak... Neşe saçar mahalleye. Eve giderken, ne yapar eder yolumu bu sokağa düşürürüm yakınlardaysam eğer. Ekmek kokusunu içime çeker, bir iki güler yüz görür, yanıma biraz yaşama sevincini alır öyle giderim eve.

Bu kez de öyle yapalım istedim.

Sokağa girdik, bomboştu. Hiçbir dükkan açık değildi. Herkes paydos etmiş, dükkanın kapısına kilidi vurmuş evine gitmişti.

Oysa sokağın en şenlikli zamanıydı.

Nasıl oldu bu kadar kısa sürede demeye kalmadan bilincim başka bir yere gitti.

İnsan zihni tuhaftır. Olup bitenleri adlandırmada aciz kalınca zihin, ister istemez felaket senaryolarından medet umar. Böylece bir şeyleri izah ettiğini sanır, rahatlar.

 

*

 

20’nci asra damgasını vurmuş üç anlatıdan bahseder fütürist alim Yuval Noah Harari... Faşizm, komünizm ve liberalizm... Geçen yüzyılda bu üç anlatının borusu öttü. Üç seküler din... Üçünün peygamberi, üçünün kutsal kitabı, üçünün de ümmeti vardı.

Faşizm İkinci Cihan Harbiyle mağlup oldu. Komünizm Berlin Duvarına çarptı, meydan liberalizme kaldı.

Galiba liberalizme de bir mikrop musallat oldu şimdi.

Şimdiye kadar gidişata dair yeni şeyler söyleyen hiçbir kitabın hükmü kalmadı artık. Ne Marks’ın “Kapital”inin, ne Smith’in “Milletlerin Zenginliği”nin, ne de Hitler’in “Kavgam’ının...

Her şey yeni bir başlangıcın eşiğinde.

Bu döneme en iyi gelecek kitap, sanırım Dante’nin “İlahi Komedya”sıdır artık.

 

*

 

Ben değil, koca koca devlet başkanları söylüyor. Dünya bir savaşta şu anda.

Fakat bu savaşın iki cephesi yok. İtilaf, ittifak, müttefik, mihver vb kavramlar şimdi yok hayatımızda. Bütün dünya tek bir cephe olmuş, görünmeyen bir düşmanla savaşıyor. Gözün görmediği, ancak mikroskopla görülebilen bir zerrecikle, bir mikropla...

Birbirimizle savaşarak, birbirimizi öldürerek çocuklarımıza daha güzel bir dünya bırakabileceğimize kendimizi inandırdığımız günden beri icat ettiğimiz bütün o oklar, yaylar, o kılıçlar, hançerler, mızraklar, gürzler, o dinamitler, o toplar tüfekler, o gemiler, o denizaltıları, o bombalar, o öldürücü gazlar, o sesten hızlı uçaklar, o insansız araçlar, o canlı bombalar hiçbiri işe yaramıyor artık. O aletlerin hiçbirisinin şimdi hükmü yok. O aletlerin gücü meğerse sadece bize yetermiş! Kendimiz gibi beyni, ağzı gözü, dili kulağı olan, kendi türümüzden bir başkasını yok etmek içinmiş meğer bütün o ağır, o korkunç silahlar...

Bizden olmayan, ama yine de bizden çıkan, muhtemelen yemememiz gereken bir şeyi yediğimiz için üreyen bir yok varlık, şimdi bütün medeniyetimize, inançlarımıza, değerlerimize; etnik farklılıklarımızı, ideolojilerimizi, dini inançlarımızı ayırmadan hepimize aynı sinsilikle saldırıyor. Fazla zahmet çekmeden yapıyor bunu üstelik... Birbirimize elimizi uzatmamızı bekliyor, birbirimize biraz daha yaklaşmamızı... Elimiz elimize değdiğinde, nefesimiz birbirine yaklaştığında bedenimizde kendine anında bir yer buluyor.

Gerisi şu andaki bilinmeze gidiştir.

 

*

 

Bilinçle zaman aynı yolun yolcusudur; beraber akarlar. Bilinç zamanın içinden geçer.

Aklım, televizyonlarda artık her gece sırası gelen doktorlarda. Artık her gece yürekten alkışladığımız sağlık çalışanlarında... Bir süre önce yazdığım bir yazıda alimlerin isimlerini bilmiyor oluşumuzdan şikayet etmiştim. Şimdi hayatımızda alimler var artık. Her gece onlar çıkıyor televizyona.

Şimdiye kadar televizyon ekranlarını fizik yapıları da birbirine benzeyen, fikirleri A ve B diye ikiye ayrılan, birisinin beyaz dediğine ötekinin siyah dediği, siyasete ve geleceğimize dair her şeyi bildiğini sanıp bu bilgiyi bize satmaya çalışan, konuşurken sadece kendi sesini duyan, konuşma sırası rakibine geçince, kimin kendisine destek mesajını attığını görmek için sadece telefonuna odaklanan adamlar, kadınlar vardı; korona faciası toplumu işte bunlardan kurtardı. (Gerçi bazıları hala bir yolunu bulup doktorların arasına sızıyor ya, neyse...)

Şimdi bilim konuşuyor ama bilim de bilmediği bir şey üzerine konuşuyor.

Belki de meselenin en moral bozucu tarafı da bu. Herkes şaşkın ve gecenin sonunda geldiğimiz yer, “ellerinizi iyice, en az 30 saniye sabunlu suyla yıkayın sayın seyirciler” noktasıdır.

Geçen gece bir doktor farklı bir şey söyledi; ben de durup dinledim. Şu anda evlere kapanmış bizlere, mikrobu kendimizden uzaklaştırmak için şunları yapmamızı önerdi:

Sosyal medyadan uzak durun!

Kendinize bir hobi edinin, bir müzik aleti çalmaya çalışın, bilemediniz bir yabancı dille uğraşın mesela!

Gördüğünüz herkese içten bir gülümseme yollayın!

Uzaklardaki yakınlarınızı arayın, konuşun!

Evde birbirinize destek olun!

Bol bol entelektüel gıda alın!

(O nedir demeyin!)

 

*

 

Avrupa merkezli çağdaş bir mikrop olan faşizm insanlığın bütün ortak değerlerine saldırdığında, işin vahametini bilen iki büyük entelektüel intihar etti.

Her ikisi de bizi, kendilerine birer kütüphane borçlandırarak çekip gittiler hayatımızdan; Walter Benjamin ile Stefan Zweig...

Yaşama sevincini kaybedip karısıyla birlikte aynı anda hayatına son veren Zweig, yazdığı son mektupta şunları söyledi:

“İnsanlık asla aynı yere geri dönmeyecek...”

 

*

 

Harari kitabının bir yerinde şu yaman soruyu sorar:

“Eski anlatıların çöküp yerine yenilerinin gelmediği bir şaşkınlık çağında nasıl yaşanır?”

Bilmem... Hiç hesapta yoktu bu virüs! Biz mülteciler, üst akıl, alt zeka, Avrupa’da yükselen İslam karşıtlığı ve ırkçılık meselesini konuşuyorduk büyük bir iştahla!

Belki şöyle bir slogan iyi gelebilir yeni ruh halimize:

“Bütün ülkelerin işçileri, memurları, işverenleri ve işsizleri, ellerinizi otuz saniye sabunlu suyla yıkayarak ve aranıza birer metre mesafe bırakarak birleşin! Canınızdan başka kaybedecek bir şeyiniz yoktur!”

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!