Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Nehir zamanla genişleyip göle mi dönüşmüş, göl büyüyüp deniz mi olmuş bilmiyorum; boz bulanık bir suyun kenarında uzayan yol nerede bitiyor onu da bilmiyorum.

Yürüyorum nehir boyunca.

En çok söğüt ağaçları yaşlanıp düşmüş suya. Asırlık gövdeleri su kenarında sığ sularda sırtı dışarıda kalmış timsahlara benziyor. Düştükleri yerde gövdelerinde çıkan filizler zamanla başka gövdelere dönüşmüş, gövde gövdenin içinden çıkmış, böyle böyle her yeri kaplamış söğütler, adım atacak yer yok kıyıda. Kalan boşluklarda nilüferler çıkmış su yüzüne. Geniş yapraklarının arasından kafasını uzatmış gövdeleri yeşil su yılanları sanki; çiçeklenmemiş henüz, tomurcukları ha patladı ha patlayacak.

Suya muntazaman yayılmış yaprakları insanın gözüne yapma bir göle serpiştirilmiş yapma yapraklar gibi görünüyor. Arada bir yeşil küçük kurbağalar zıplıyor yapraklara, viyakladıkça o yapraklar uçan bir halıya dönüşüp onları masal diyarında gizemli bir yolculuğa çıkacaklarmış gibi geliyor insana.

Nehir boyunca yürüyorum. Bir menzil belirlemedim kendime, bir amacım yok. Ayaklarım götürüyor beni işte bir yerlere.

Yolun sol yanında gürgen ağaçları var. Bir sürü kavak bir de... Ama kavaklar benzemiyor bizim kavaklara, “ardından ıslık çalmıyorlar.” Kafamı kaldırıyorum gökyüzü yok, yeşil ağaç yapraklar örtmüş sanki semayı.

*

Gitmekle yürümek aynı şey değildir. Yürüyüşte hüzün yoktur. Hüzünlü olan gitmektir.

Bir protesto yürüyüşünde menzil önemli değildir, önemli olan yürüyüş halinin kendisidir. Bir tür gösteridir yürüyüş, başkalarına varlığını hissettirmek, bakın biz ne kadar kalabalığız demek için yürür insanlar toplu halde.

Oysa gitmek öyle değildir. Gidişte menzildir önemli olan, bir hedef belirler insan kendine, oraya vardığında da yol biter. Ondan sonra oturur, geride bıraktıklarına şarkılar, şiirler yazarsın. Bazen de adresi bütün yer küre olan bir açık mektup kalır senden geriye.

Ben gitmiyorum, yürüyorum sadece.

Giden Stefan Zweig’tı.

*

Ülkesini terk etmeden önce uzun bir tefekküre yatmıştı. Nazilerle işbirliği yapan ülkesi Avusturya’nın hiçbir günahına ortak olmak istemiyordu. Devletinin uyguladığı siyasetten rahatsızdı. Entelektüel vicdanı sızlıyor, acı çekiyordu.

“Bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgürler gibi yalnız”dı.

Tocqueville’in “Amerika’da Demokrasi” adlı kitabında yaptığı bir analizi kendine rehber edinmişti. Ülkesini terk etmeden önce feylesofun sözlerini dolandırdı beyninde, ezberlemişti onları:

“Zorbalık bedeni serbest bırakır ve doğrudan doğruya ruha yönelir. Efendi, artık ‘benim gibi düşüneceksiniz ya da öleceksiniz’ demez, ‘kesinlikle benim gibi düşünmemekte özgürsünüz, hayatınız, malınız, mülkünüz her şeyiniz gene sizin ama bugünden itibaren aramızda bir yabancısınız’ der.”

Zaman zaman, kaçımız filozofun sözünü ettiği kendi ülkesinde “özgür” birer “yabancı” gibi hissetmedik ki kendimizi?

Buralı olmayan, çemberin dışında kalan, kabullenilmeyen, kuşkulu, tehlikeli, zararlı bir yabancı... Nazilerden kaçıp bize sığınan bütün Alman filozofların başına gelen buydu.

En fenası da budur zaten.

Stefan Zweig, alıp başını gitmeden önce şunları yazdı defterine:

“Avusturya siyasetinden tiksindim. İnsan vatandaşlık düşüncesini, içinde sürekli yok etmeye alışmalı, reddetmeye alışmalı, bizden istenen her şeyi boş ve anlamsız bularak reddetmeye alışmalı.”

Ve ekledi:

“Bu insanlarla uzlaşmamak gerekir, her şeyi reddetmek gerekir.”

Memleketini, Avusturya’yı terk edip İngiltere’ye gitti. Bulunduğu yerden, faşizmin ayak sesleri, kapısına dayanmış kanlının ayak sesleri gibi geliyordu kulaklarına. En nefret ettiği sesti bu ses... Kanına yavaş yavaş nüfuz eden bir mikrobun, bedeninde dolaşmasını hissetmesi gibi. Kovaladı o ses onu, geceleri uyumaz oldu. Gelip buralarda boğazına sarılabilirdi o sesi çıkaran kanlısı. “Dünyamızın yıkımı bütün hızıyla sürüp gidiyor”du. “Savaşın bombalarıyla çöken her evde” o da biraz daha çöküyordu. Tez elden buradan da gitmeliydi.

Evet gitmek... Yürümek değil...

İngiltere’den öte yol Amerika’dır. Yeni kıtaya doğru yola çıkarken, yaşlı kıtada bırakmak istemediği kaç kişiyi bıraktı bir kendisi bilir ama gittiği yer de, asıl varmak istediği yer değildi aslında. Tiksinti duygusu yaşatmayan bir yer düşlüyordu. Ama öyle bir yer yoktu yeryüzünde.

Yine de yeni bir yer aradı. Geniş düzlükleri olan, sonsuzluk duygusunu veren bir yer vardı yakınında: Brezilya! Oraya gitmeye karar verdi.

Oraya yürümedi, gitti. O yüzden varmak istediği yer orası da değildi.

Brezilya’dayken sene 1943’tü. Yaşlı Avrupa, korkunç caninin, Hitler’in önünde diz çökmüş nedamet getiriyordu.

Kara Avrupa’sı, kara bir lekeydi şimdi dünya atlasında.

Brezilya’dan durdu düşündü. Anladı ki gitmek istediği yer, yeryüzünde bir yer değildi. İnsan yaşadığı toprağa ihanet etmişti. Umudu öldürmüştü. Umudun kokuşmuş bir ceset gibi yol kenarına devrildiği bir dünyada yaşamak zuldü artık.

En zor ölümü seçti.

Bir şişe sodaya “Veronal” zehrini ilave etti. Şişeden üç büyük yudum aldı. Şişeyi karısı Lotte’ye uzattı:

“Gideceğim yere gelmek istiyorsan, bunu istediğin zaman yapabilirsin” dedi.

Lotte:

“Beni seviyor musun?” diye sordu.

“Evet” cevabını alınca şişeyi kafasına dikti kadın, hepsini içti. Yavaşça onun yanına, yatağa uzandı. Başını göğsüne koydu kocasının, elini tuttu. Birlikte bir daha uyanmayacakları o uzun uykuya yattılar.

Lotte’nin üzerinde çiçekli bir elbise vardı.

Başucunda bir mektup buldular. “Yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice” tükendiğini anlatıyordu veda mektubunda yazar.

“Bütün dostlarımı selamlarım. Hepsine uzun gecelerden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun. Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

*

Nehir boyunca yürüyorum ben. Kafamda bu tuhaf düşünceler... Arkamdan ayak seslerini duydum. Döndüm baktım, Stefan Zweig yanımdan hızlıca geçip gitti!

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00