Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Hapishaneyi edebiyatından bilmiyorum. Allah düşürmesin, yolum şu yaşıma kadar düşmedi oraya. O yüzden oradaki hayatı, oralara dair yazılan romanlardan, hikayelerden, şiirlerden tanıyorum, bir de girip çıkmış dostlarımın anlattıklarından.

Tekin yer değildir, düşen bilir vesselam. Gardiyan ağır demir kapıyı üzerine kapatır kapatmaz, aşkların, umutların, gelecek tasavvurun, ideallerin, alışkanlıkların, sevdiklerin, velhasıl insanı hayata bağlayan ne varsa hepsi dışarıda kalır.

*

Basit bir suçtan düşmüş Kemal adında bir arkadaşım, Hakkari Cezaevinin havalandırmasına voltaya çıkmış koğuş arkadaşlarıyla birlikte. Hapishanenin havalandırmasında kafanı kaldırdığında şehrin yaslandığı kel Cete Dağı görünüyor. Dağda tek bir ağaç, yeşillik namına tek bir tutam ot bile yok. Kayası bile erimiş zamanla güneşten, boz bir toprak yığınıdır dağ. Yine de bahardan kalmış kuru otları bulmak umuduyla büyük baş hayvanlar eksik olmaz dağın yamacından.

Kemal arkadaşlarıyla volta atarlarken, uzaktaki dağda tek başına beyhude bir çabayla kuru ot arayan sıska bir inek görmüş. Aniden durmuş, uzun uzun ineğe bakmış, dönmüş arkadaşlarına, içtenlikle, özlem dolu bir sesle:

“Keşke ben o inek olsaydım,” demiş.

*

İçerde, tutsak bir insan olmaktansa dışarıda, dağda kuru ot arayan özgür sıska bir inek olmayı tercih eder demek insan.

Mahpushane böyle fena bir yerdir işte!

*


İçeridekinin hayatına dair çok şey okumuşum da, yine de en çok, uzun bir süre hapishanede kalmış bir insanın ilk tahliye günlerini merak eder dururum öteden beri.

Askerden terhis olmanın ilk gününde yaşadığımız duygudan farklı bir duygu olmalı hapishaneden dışarıya ilk adımı attığımız an hissettiklerimiz. Bu ana dair çok başarılı bir edebi anlatı yekten aklıma gelmiyor şimdi.

Ancak tahliyenin ilk günlerine dair şahane bir mektup duruyor şu anda önümde. İki yazıdır anlattığım Orhan Kemal’in mektuplarından bir mektup...

*

1930’ların sonuna doğru Adana’da işçi kahvelerinde; ha işçilere “vatan haini” Nazım Hikmet’in şiirlerini okumuşsun, ha vatanın bir parçasını alıp birkaç kapik karşılığı Ruslara satmışsın, neredeyse ikisi aynı derecede ağır suç...

Bu “ağır suçtan” düşmüş Raşit Kemali mahpushaneye. Bursa Cezaevi’nde duvara çentik atarak zinhar bitmeyecek gibi duran uzun hapislik günlerini sayarken, bir gün bir haber gelmiş cezaevine.

O sırada hapishane kaleminde çalışıyor yazar. Eli kalem tutuyor ya, böyle bir iş vermişler ona. 1940 yılı, harp çıkmış dünyada, Avrupa ateşler içinde yanıyor ancak o yangın henüz bütün dünyayı sarmamış.

Amiri olan hapishane katibi, eline geçen bir evraka bakar uzun uzun, sonra yekten döner Raşit’e, “Hadi gözün aydın, üstadın geliyormuş” der. “Üstadı” kim ola ki, hiçbir üstadı falan yoktu oysa onun!

“Hadi hadi numara yapma, canım Nâzım Hikmet işte. Senin üstadın sayılmaz mı?” der katip.

İnanmaz. Elinde tuttuğu müzekkereyi uzatır katip:

“14 Mayıs 1966 tarihinde bitecek olan ceza süresini doldurmak üzere tutuklu Nâzım Hikmet idarenizde bulunan cezaevine naklen gönderiliyor.”

O an hissettiklerini şöyle anlatır Orhan Kemal:

“Bana hapishane bahçesinde dikilmiş zambakların yeşil yaprakları üzerindeki karlar erimiş gibi, umumi afla serbest bırakılmışım cezamın bitmesine kadar olan yıllar birden tükenmiş gibi geldi. Herkes gibi ben de ona gıyaben hayrandım. Herkes gibi kendimi bilmeden onu seviyordum. Muazzam koca şair…”

İdareden usulcacık çıkar. Hapishanede şiir yazan kendilerini şair sanan iki arkadaşı daha var. Fakat birincilik onda. Ne de olsa yazdıkları dergilerde çıkıyor. Koşmamak için kendini zor tutar. Necati’nin koğuşuna gider. Necati, Nâzım’ı İstanbul Tevkifhanesinden tanıyor.

Nâzım’ın geleceğini duyar duymaz Necati bir çocuk gibi ellerini çırpmaya, sıçrayıp hoplamağa başlar.

“Yaşasın!”

Sonra da “Aman!” der, “Sakın ha şiirmiş soruymuş canını sıkmayın. Bundan hiç hoşlanmaz, pılısını pırtısını toplar başka koğuşa gider. İzzet’e de tembih et.”

İki saat geçmeden bütün hapishane öğrenir; Nâzım’ı getiriyorlar.

Şöyle devam eder hikayeye Orhan Kemal:

“Aradan birkaç hafta geçti, yine böyle kurşuni sisli bir sabah evrak karıştırıp pencereden karla örtülü yeşil zambak yapraklarına yine bakarken Necati nefes nefese kaleme geldi:

‘Nâzım Hikmet’i az önce getirdiler!’

İyice hatırlıyorum, kalemimi elimden düşürdüm.

‘Müdürün yanına soktular, ona senden bahsettim gel şimdi neredeyse avluya çıkaracaklar.’

Bunları nefesi kesilerek bağırıyordu. Elimi kaparak beni neredeyse çekmeğe başladı. O kadar heyecanlıydım ki başım dönüyordu. Onu; Benerci, Jökond, Bedrettin destanlarını yazan insanı, şimdi görecektim demek!

Kapı açıldı, gülümseyerek çıktı. Göz göze geldik. Mavi gözlerinde, gülümsemesinde tertemiz apaçık çocuksu bir şey vardı. Nereye gitsem, ne yapsam diye düşünürmüş gibi durakladı sonra Necati’yi gördü. Ona doğru gitmek istedi fakat Necati Nâzım’a doğru koşarak beni takdim etti. Nâzım askerce topuklarını birleştirerek ve yüzüne ciddi bir ifade vermeye çalışarak kendini takdim etti:

‘Ben Nâzım Hikmet!’

İşte karşılaşmamız böyle oldu, böylece talebesi oldum.

Ben de ona kendimden fazla inanıyordum.”

*


Nazım Hikmet ile Orhan Kemal, tam tamına üç buçuk yıl aynı koğuşu paylaşırlar. Birbirini fena halde beslerler.

26 Eylül 1943’te Orhan Kemal’in beş yıllık hapislik hayatı sona erer. Bursa’dan Adana’ya doğru yola çıkarken şunları yazar:

“Nazım’dan başkası bilmiyordu. Bilemezdi ki, yüreğimin büyük bir parçasını hapishanede bırakıp hapishanedekilerin dostluklarını evime götürüyordum.”

*

Yazının başında sözünü ettiğim duygu tam da bu. Devamı daha da şahane. Üç gün sonra, demek Adana’ya varır varmaz, 29 Eylül 1943’te, yoksul evinde Nazım Hikmet’e bir mektup yazar Orhan Kemal. Oğlu Işık Öğütçü’nün yazdığına göre bu mektup, Orhan Kemal’in Nazım Hikmet’e yazdığı, bulunabilen tek mektuptur.

Benim merak ettiğim duyguya, yani hapishaneden çıkar çıkmaz insanın hissiyatına dair önemli bir vesikadır bu mektup, o duyguyu çok iyi anlatır.

*

“Üstadım,” diye başlar mektup.

“Bugün şimdi şu anda, şu satırları yazarken, evde, evin damındayım. Önümde Adana’nın en işlek caddesi. Yollar dehşetli kalabalık. Hava müthiş sıcak. Ama bildiğin gibi değil. Hani elli ikinci koğuşta en sıcak ayların, tahtakurusu dolu, insanı boğan geceleri vardı ya aynen öyle. Gecelik entarimin altındaki çıplak bacaklarımı birbiri üstüne attım. Aradan dakika geçmedi, ılık ve sinirlendirici bir ter yapış yapış sıvandı... Evet, memleketimde, bir zamanlar dehşetli sevdiğim arkadaşlarımın kokladığı havayı koklar gibi, kelepçesiz bir hürriyetle kokluyor, önümden akan insan seline bakıyorum.”

Sokakta gelip geçenlere bakıyor. “Tesadüf, en sevdiğim, vaktiyle en çok şakalaştığım ve sohbetlerinden en çok hoşlandığım bir kaç sabık dost geçiyor.” Ama onlara “ben geldim” diyemiyor, onları çağıramıyor. “Eskiye nazaran herhalde müthiş bir farkla yükselmiş bir izzeti nefis, bir gurur, bir ‘aranılmayan insanların’ küskünlüğü içinde bütün bu hay huydan, bütün bu bir alay eski dost grubundan kaçıyorum. Emin ol, senin yokluğunu müthiş bir yara acısıyla içimde taşıyorum ve uzun seneler de taşıyacağım. Sen yalnız imanlı bir sanatkar değil, hepsinden daha fazla insandın, dosttun. Senin büyük dostluğunu senden ayrılmakla bütün realitesiyle duyuyorum. Bazen sükut en beliğ ikrar veya ifade tarzıymış. Susacağım üstadım, seni hapishane duvarları arasında bırakmak azabının bütün ıstırabını işte çekiyorum.”

Evin damında oturmuş, hapishanedeki Nazım Hikmet’e gördüklerini anlatıyor. Mektup yazdığı evinini damı, “mütemadiyen insan akıtan ve keyfince bütün ikinci sınıf vilayetlerde müşterek olan kıyafetleriyle akan insanların caddesine nazır. Karşı kahvede bir polis oturuyor.”

O polisi tanıyor. Vaktiyle; ilki mi, ikincisi mi mektupta ortaya çıkmıyor intihar amacıyla kendini vurduğunda bu polis ona, ‘Be birader kendini öldürmek istiyorsan elektrik tellerine tutun!’ demişti. ‘Her polis gibi, yalnız dakikalarla beraber akan hadiselerle alakadar olup, bilhassa maziyi pek az düşünen bir polis şüphesiz. Benden haberdar bile değil. Hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor bir arabacıya.

Karşıda, eczanenin köşesindeki hoparlör baso sesiyle bana mütemadiyen Bursa hapishanesini hatırlatmakta. Neyse Nazım Hikmet...”

O sırada kardeşi gelir, elinde bir şişe kırk dokuzluk. Karısı ve kız kardeşleri damda masayı hazırlarlar, iki kardeş, sofrada oturan yakınlarının neşesi, kahkahaları ve muhabbeti arasında içmeye başlarlar.

Şöyle devam eder:

“Bu satırları evimde yazıyorum. Evim bir tek odadan ibaret. Dayılarımın büyük taş evlerinin bir göz odası. Mobilyamız hiç de fena değil: Üstü iyi bir örtüyle kaplı bir sedir, yanında beyaz bir karyola, üzerleri pötikare bez geçirilmiş minderleriyle iki tahta iskemle ve bir halı –bu henüz yere yayılmadı- iki kilim, saat, bazı resimler, senin yağlı boya yaptığın iki köşe yastığın vs.

Şu anda ben karyolada oturuyorum. Karım karşımda, sedirin ucuna ilişmiş, Yıldız’ın bayramlık entarisini yetiştirmeye çalışıyor. Onu bilhassa süsledim, mütemadiyen seyrediyorum. Bana beş senelik ayrılığa dair hikayeler anlatıyor.”

Ardından karısıyla konuşmalarını, kızını kendine alıştırmak için yaptığı numaraları, onu büyük insan yerine koymasını, kızının sorduğu, “Elmanın içine kurt nereden gelir?” sorusuna verdiği, “Elmanın bir tarafı çürür, çürüyen tarafında kurt olur” cevabını, kızının “iri kahve rengi benekli gözlerini açarak, büyük bir dikkatle” cevabı dinlemesini, yine de “tatmin olmamasını”, “bütün leubaliliğine rağmen beş yaşına bastıktan sonra babasını gören kızıyla “hayli resmi” ilişkilerini anlatır, mektubuna şöyle devam eder:

“Akşam indi Nazım Hikmet. Mektubumu bugünlük kısa keseceğim. Yazacak o kadar çok şey var ki sana. Her hafta neşeli mektuplar yazmağa çalışacağım.”

Yazdığı mektubu sonra kızına ve karısına okur.

“İşte böyle Nazım usta. Müsaade et mektubumu bitireyim. Çünkü yarın bayram, çarşıya gideceğiz. Biraz ufak tefek ve bu mektup işi var.

(...) Bu kadar az şey içinde öyle mesudum ki üstat... Yalnız, evet yalnız seni orada, hapishanede düşünmek azabı! Gözlerinden öperim büyük ve insan dostum.

Raşit”

*

Orhan Kemal’in romanlarında anlattığı küçük insanların, büyük dünyasından bir andır aslında bu mektup. Uzun yıllar hapishanede kalmış bir insanın, dışarı çıktıktan sonraki ilk günlerine dair yazılmış müthiş bir metin...

Salıverilmek ne kadar mutluluk vericiyse, bir dostunu içerde bırakmak o kadar kederli bir şeydir herhalde.

İçerdeki dostu, dışarıdaki dostunu hiç mektupsuz bırakmaz. Çıktıktan bir sene sonra Orhan Kemal’e yazdığı bir mektupta Nazım Hikmet ondan bir şey rica eder:

“Bana bak Raşit senden ve kızımdan bir ricam var, biraz utanıyorum ama kusura bakmayın, hani peşin söyleyeyim ki herhangi bir sebepten dolayı olmasa da gücenmem, mesele şu, eğer yeni doğacak çocuğun oğlan olursa ismini Nazım koyun.”

13 Temmuz 1944 günü, Nazım Hikmet’in “kızım” dediği Orhan Kemal’in eşi Nuriye Hanım bir erkek çocuk getirir dünyaya.

Adını Nazım koyarlar.

Orhan Kemal’in mühendis oğlu Nazım Öğütçü, o “Nazım”dır işte!

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!