Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

“İstanbul Kültür Sanat Vakfı, korona sürecinde dijital projelerine farklı bir edebiyat projesi ekledi. Proje kapsamında şairlerimiz, doğum günlerinde ünlü isimlerin seslendirdiği şiirleriyle anılıyor. Yılmaz Erdoğan, proje kapsamında Rüştü Onur'u 100'üncü doğum gününde ünlü şairin 'Mektup' adlı şiiriyle anıyor.”

*

Bu haber Pazartesi günü Habertürk’te çıktı. Demek topu topu 22 yıl yaşamış olan şair Rüştü Onur 100 yaşına girdi ha... Bu yaşın 78 yılını o görmedi gerçi ama bu süreyi onun ömrüne katan, neredeyse kendi ömrü kadar az sayıda yazdığı şiirleridir.

*

3 Ağustos Pazartesi günü, Rüştü Onur’un doğum günüydü. 1920’de doğmuş şair, 2 Aralık 1942’de de vefat etmiş, topu topu 22 yıl yaşamış; ömrüne, karısına, şaşkın şaşkın baktığı dünyaya, gırtlağına kadar dolu olduğu yaşama sevincine doymadan çekip gitmiş bu dünyadan.

İnce hastalıktan... O zamanlar aman vermiyordu, bugün için tedavisi oldukça basit olan verem, herkesi kırıp geçiriyordu o yıllarda, insanlar genç yaşta sapır sapır dökülüyordu. Sıra bulup sanatoryuma yatanlar paçayı kurtarıyor, yatma şansı bulamayanlar ise ölüyordu. Şair için de Heybeliada Sanatoryumunda bir yer buldular ama artık çok geçti, o ise çok gençti, öldü.

*

Şiiri ve kaderi bir birine benzeyen arkadaşı Muzaffer Tayyip Uslu’yla bilirlikte şiir alemine çıkmalarını, o tarihlerde Zonguldak Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapan Behçet Necatigil’e borçluydular. Sonra Salah Birsel girdi devreye. Salah Bey özellikle Rüştü Onur üzerine bir yığın şey yazan bir şairdir; sıkı dosttular, yaşıt sayılırlar, bir yaş büyüktür Rüştü Onur’dan Salah Bey.

*

Kısa aralıklarla Rüştü Onur’la Muzaffer Tayyip genç yaşta öldüklerinde, edebiyat çevreleri, şair Turgut Uyar’ın deyimiyle, onları hemen birer “deha durumuna” getirmeye çalıştılar. Pekala bizim de bir Rimbaud efsanemiz olabilirdi! Turgut Uyar şöyle devam eder:

“Böylelikle iki tutku karşılığını bulacaktı: Birincisi, şiir geleneğimizde eksikliği duyulan ‘genç ölmüş deha’, ikincisi (daha önemlisi) bu dehayı keşfeden başka dehalar. İkisi de tutmadı sonunda. Onlar sevgileriyle baş başa kaldılar.”

Yine Turgut Uyar’a göre, “ikisinin de en önemli özelliği gelecek ‘güçlü bir şiiri’ sezmiş ve bunu gerçekleştirme çabasına girmiş olmalarıdır.”

*

Sonra ikisinin de adı unutuldu. Ama has edebiyat, zamana kafa tutar, yaratıcısının adı unutulsa da, ürünün kendisi orada küllerin arasında bir elmas gibi pırıl pırıl parlar. İş, onun üzerindeki külü, tozu, pası kaldırmaktır.

Yıllar sonra o elması, o külün içinden çıkarıp “Kelebeğin Rüyası” adıyla hepimizin göz hizasında bir yere koyma işi Yılmaz Erdoğan’a düştü. Kolları sıvadı, uzun yıllar çalıştı, sonuçta Türk sinemasına, seyretmekten çok okuduğumuz tek “edebiyat filmini” hediye etti.

*

Kendisi de şiir yazmasaydı Yılmaz Erdoğan, böyle bir film yapar mıydı? Hakkını teslim etmek lazım, Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip’in filmini yapma fikrini Yılmaz Erdoğan’a, rahmetli Erdal Tosun verdi.

Hiç hesapta yokken, daha çok gençken kahrolası bir trafik kazasında; genç yaşta ölen şairler diyarına göçen Erdal Tosun, geniş kültürünün yanında, beyninin bir yerinde çok az kişinin bildiği çok mühim bilgileri saklayan ender insanlardan biriydi. Taşrada birlikte şiire başlayan, iki sene arayla ölen, ikisi de yirmili yaşlarda, iki şairin hikayesi, hele “mükellefiyet yıllarında” geçiyorsa; “işi gücü gökyüzü boyayan şairlerin ranza arkadaşı” durur mu, verdiği fikir için Erdal’ı gözlerinden öptü Yılmaz ve girişti işe.

Film 2013 yılında gösterime çıktı ama tarihi en az yedi yıllıktır. Senaryoyu yazarken ben de yanındaydım. Yılmaz için, şairlerle ilgili birkaç bilgi kırıntısını benim de toplamışlığım vardır, vakti zamanında Varlık Yayınları arasında çıkan Salah Birsel’in “Rüştü Onur” kitabını sahaflarda bulup vermiştim ona, o kitabı daha sonra Sel Yayıncılık bastı, şimdi her yerde var.

Salah Birsel’e yazdığı bir mektupta, çok daraldığı, nefes alamadığı şehirden kaçma isteğini şöyle anlatır Rüştü Onur:

“Beni kaçır kaptan

Bu büyük şehirden

Çımacı olurum gemine,

Hatta kürek çekmek de gelir elimden

Akıntıya karşı...”

*

Rüştü Onur’un tek ve büyük aşkı karısı Mediha’ydı. Yılmaz’ın filminde gösterdiği gibi sanatoryumda değil, Zonguldak vapurunda tanışmışlar. Behçet Necatigil’in torpiliyle verem tedavisi için Heybeliada’daki sanatoryumda iyileşme belirtisi gösterince taburcu edilir Rüştü Onur, Zonguldak’a dönüş yolculuğuna çıkar. Mediha ise Karabük Demir Çelik’te memurluk sınavını kazanmış oraya gidiyor. Vapurla Zonguldak’a oradan trenle Karabük’e gidecek. “Anafartalar” vapuru ilk tanışma mekanıdır ikisi için. Mektuplaşırlar. Çok güzel mektuplardır onlar. Mediha hastalanır, karnına bıçaklar saplanır acıdan. Verem diye onu Heybeli’deki sanatoryuma gönderirler, Rüştü de yanında. Doktorlar muayene eder, ciğerlerinde sorun yok, ama ağrının sebebini de bulamaz, taburcu ederler. Mediha’nın annesi, İstanbul’da Beşiktaş’ta Şair Leyla Sokağı’nda oturuyor, kızını alır evine götürür. Kızın babasına da iki gencin birbirine aşık olduğunu söyler. Evlenirler. “Salah Bey Tarihi”nde bu sokakla ilgili bir yazı var. Rüştü Onur aynı sokakta, kayınpederinin manav dükkanında zerzevat satar, Mediha ise dokuma fabrikasında çalışır. Evliliklerinin üzerinden kırk gün geçer Mediha yatağa düşer.

Yılmaz’ın filminde o sahnede ikisinin arasında şu konuşma geçer:

“Mediha: Sen kötü şeyleri çok güzel söylüyorsun.

Rüştü: O da bir şey mi? ‘Senin varlığın her şeyin tam manasıyla kötü olmasına mani oluyor.’ Yoksa senden başka her şey kötü be karıcım. ‘Hastalığın bile güzel senin.’

Mediha: Nasıl yani?

Rüştü: Sen hasta olmasan seni bana vermezlerdi ki.

Mediha: Bak yine kötü bir şeyi güzel söyledin.”

Mediha ağır hastadır. Kusuyor, kasılıyor ağrıdan, böğründe yangın var. Çaresi bulunmaz. Sonradan anlaşılır, apandisti patlamış; bu korkunç ağrılar ondandır. Mikrop bütün bedenine yayılmış, artık çok geç, Mediha zehirlenerek ölür.

Rüştü Onur, karısının ölümünden sonra o kadar üzülür ki, ondaki ince hastalık nükseder. Mediha’nın ölümünden birkaç ay sonra o da ölür.

Ölümünden sekiz ay önce yazdığı ve “Cahit Sıtkı’ya” ithaf ettiği “Hülasa” başlıklı şiirinde ölümünü şöyle şiirleştirir:

“Ben ölsem be anacığım

Nem var ki sana kalacak

Ceketimi kasap alacak

Pardösümü bakkal

Borcuma mahsuben...

Ya aşklarım

Ya şiirlerim n’olacak

Ye sen ele güne karşı

Nasıl bakacaksın insan yüzüne.

Hülasa anacığım

Ne ambarda darım

Ne evde karım var

Çıplak doğurdun beni

Çıplak gideceğim.”

*

Şairin öldüğü 2 Aralık 1942 gününü dün gibi hatırlıyor Salah Birsel “Yaşlılık Günlüğü”nde. İstanbul’da kar kıyamet bir gün... Göz gözü görmüyor, soğuk jilet gibi kesiyor. Bütün tramvay seferleri iptal olmuş.

Salah Bey Şişli’de oturuyor. Rüştü Onur’un kaynanası ona haber salar, “Rüştü öldü,” diye. Evden çıkar, güç bela yetişir cenazeye, “belki de ikindi namazıydı” diyor, tam hatırlamıyor. Cenazeyi kaldırmaya Rüştü Onur’un İstanbul’daki tüm arkadaşları gelmiş. Bütün arkadaşları sadece üç kişidir. Salah Birsel, vefalı Selahattin Batur ve ondan iki üç yıl sonra ölen, Zonguldak’tan arkadaşı Kemal Uluser.

Rüştü Onur, karısı Mediha’nın da öldüğü, “iç güveysi” olarak girdiği Beşiktaş’taki Şair Leyla Sokağı’ndaki evde ölür.

Salah Bey; karısı Mediha’nın ölümünden sonra bir gün Beyoğlu’nda gezerken, Alkazar Sineması’nın önünde Rüştü Onur’a rastlar. Rüştü’nün yanında baldızı da var. Birlikte gezerler, Rüştü bulduğu ilk fırsatta Salah Bey’e, kaynanasının kendisini baldızıyla evlendirmek istediğini söyler. Bunu bir haber gibi değil de, bir serzeniş, bir dert yanma olarak anlatır arkadaşına.

Mezarlıkta, şairi toprağa verirlerken, kaynana damadının en yakın arkadaşı Salah Bey’i tanır, yanına gider. Kulağına, Rüştü’nün çok iyi bir çocuk olduğunu ama karısı ölünce öbür kızıyla evlenmek istediğini fısıldar.

*

“Kelebeğin Rüyası” filminde, o yıllarda Zonguldak’ta Edebiyat Öğretmenliği yapan, iki şairin de şiirine “kefil olan” Behçet Necatigil’i Yılmaz Erdoğan kendisi oynadı. Rüştü Onur’un ölümünden sonra Behçet Necatigil şu beşliği yazdı:

“Bir şair yaşamıştı Zonguldak'ta

Adı Rüştü Onur’du

Bilseydi hatırlanacağını

Ölümünden sonra

Memnun olurdu.”

*

“Kelebeğin Rüyası” filminden sonra, şimdi de Yılmaz Erdoğan’ın sesinden onun “Mektup” şiiri... Üstelik doğumundan tam 100 sene sonra... Ziyadesiyle memnun yatıyordur kabrinde şair şimdi.

Yine de asıl olan hayattır, “şiir hayatın bahanesi...”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!