Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Normal zamanlarda, evsizler için en güzel barınma mekanları havaalanlarıdır. İçinde yiyecek, içecek yerleri var, tuvaletleri genellikle temiz, uzanıp yatılacak koltuk, kanepeler var. Evsizseniz, bir yere de gitmek istemiyorsanız, havaalanında günlerce yaşayabilirsiniz, kimse dönüp de “buralarda ne dolanıp duruyon hemşerim,” diye sormaz size. Hatırlarsınız, böyle çok uzun bir süre havaalanından çıkmayan bir adamın filmini bile yaptılar birkaç sene evvel.

Ama şimdi öyle değil. Dünyanın büyük başkentlerinin arı kovanı gibi işlek havaalanları, şimdi yakınlarının pek sevmediği, çok uzun bir süreden beri pek seyrek uğradığı unutulmuş bir amca evine benziyor.

Yıllardır gidip geldiğim İsveç’in başkenti Stockholm’ün Arlanda Havaalanını hiç böyle mahzun, hiç böyle sessiz, hiç böyle az insanın dolaştığı; bütün malzemeleri yükleyip başka şehre gitmeye hazırlanan gezgin kumpanyanın panayır yerinde bıraktığı hüzünlü boşluk gibi tuhaf bir boşluk hissiyle dolu görmemiştim.

Eğer eviniz yoksa, bir yere de gitmek istemiyorsanız, hadi gelmişken bir iki gece bu banklarda sabahlayayım, burada vakit geçireyim derseniz eğer, uzun bir süreden beri karısının “dırdırını” bahane ederek kahvede okeye dördünce bekleyen köylülerimizin ruh haline bürünmüş bezgin görevlilere yakalanır, anında kapı dışarı edilirsiniz.

*

İstanbul uçağının kalkmasına daha iki saat var, kuzeyden küçük bir şehirden geldim sabah erkenden buraya. Devasa binada adeta in cin top oynuyor, hatta cin bir sıfır önde diyebilirim. Uykulu gözlerle, çoktan iflas bayrağını göndere çekmiş gibi duran mahzun bir kafeye oturdum, başladım bu yazıyı yazmaya.

Beni buraya getiren SAS uçağında maske zorunluluğu vardı, uçağa binerken taktım. Ama uzunca sayılacak bir süre geçirdiğim Östersund şehrinden havaalanına gelinceye kadar maskemi cebimde taşıdım. Zira burada hiç kimse maskeyle dolaşmıyor. Maskeyle dolaşanlara hasta gözüyle bakıyorlar çünkü ve herkes “Kızılmaske”yi görmüş haydutlar gibi kaçıyor o maskelilerden.

*

Yakın bir zamanda tıraş olmak için girdiğim Suriyeli Kürt berberin dükkanında sıra vardı, oturup beklemekten korktum ama İsveçliler sanki o dükkana virüs uğramıyormuş gibi berberin bekleme koltuklarına, kendi steril evlerindeki rahat koltuklarına oturmuş gibi gömülmüş vaziyette gazete okuyarak, telefonlarında bir şeylere bakarak sıralarını bekliyorlardı. Sadece ikimizin, benle berberin bildiği dilden konuştuk ve bu kalabalıkta bekleyemeyeceğimi söyledim ona, o da bana sabahları dükkanı saat dokuzda açtığını, eğer yarın sabah saat sekiz buçukta gelirsem kimseye görünmeden beni tıraş edeceğini söyledi, soydaş torpili işte, anlaştık.

Ertesi gün verdiği saatte gittim ama yine de İsveçlinin biri konuştuklarımızı duymuş gibi benden önce gelmişti, kapıda tıraşının bitmesini bekledim, sonra sıra bana geldi. Uzak bir akrabasını görmüş gibi sevinen Kürt berber, bir yandan saçlarımı keserken bir yandan da durmadan konuşuyordu. Neden maske takmadığını sordum, “Keké maske takarsam kimse bana tıraşa gelmez, bu adam hasta diye kaçarlar benden, top atarım sonra,” dedi.

*

Valla kaldığım süre boyunca hiçbir şey anlamadım bu İsveç gavurun koronaya karşı olan mücadele biçiminden. Salgın başladığı günden beri çok farklı bir politika uyguladı İsveç; vatandaşını fazla sıkmadı, hayatı fazla daraltmadı ama nüfusa oranla da bir hayli zayiat verdiler. Ölenlerin büyük çoğunluğu yaşlılar ve yabancılardı. Hatta bir ara, acaba devlet sosyal güvenlik masraflarını azaltmak için bile bile mi yaşlıların ölümüne göz yumuyor gibi şayialar da ortalıkta dolaştı. Ama hemen ardından, bizim buralardan oralara gitmiş Süryani cemaatinin bir ayinine gidenlerin topunun koronoya yakalandığını haberi duyuldu kulaktan kulağa.

Analarından belirli bir mesafede doğmuş gibi duran, bütün hayatlarında o mesafeyi hep koruyan, devlet bir şeyi yapma dediği zaman söz dinleyen, örgütlü, bilinçli toplumun bireyleri, mesela eğer ateşleri varsa, üzerinde hafif bir kırıklık bile hissediyorlarsa evlerinden çıkmıyorlar; bizde olduğu gibi, “sonra kimse düğünümüze gelmez” diyen koronalı kaynananın koronoyı kandırdığını sanarak tekmil düğün alayına koruna bulaştırması gibi bir “bilinçle” hareket etmiyorlar anlayacağınız. O yüzden de sokakta, caddede, lokantalarda, kafelerde, dükkanlarda korona korkusu kol gezmiyor. Herkes koronanın farkında ama galiba o meret neredeyse onu oraya hapsetmişler gibi bir rahatlık var üzerlerinde.

Korona böyle insanlardan köşe bucak kaçarken, haliyle onların gündemi de farklı oluyor. Öyle sıkıcı, öyle gevşek, öyle lakayt, öyle heyecansız, öyle aromasız, öyle tatsız tuzsuz bir gündemleri var ki, o gündeme takılan bizden birisi, aldanır da onların peşinden giderse, mesela iletişim araçları üzerinden bir yolunu bulup bizim mis kokulu, baharatlı, soğanlı sumaklı, kodu mu oturtan, öfkeli, sinirli gündemimize takılmazsa birkaç saat içinde adrenalin eksikliğinden şıp diye düşüp oracıkta ölebilir.

Ben buraya ilk geldiğim günlerde, “kayıp yılan” hikayesi vardı memleket gündemin birinci maddesini işgal eden mesela. Herkes onu konuşuyordu. Dışarıdan, yani başka bir memleketten gelen bir -sebze mi, meyve mi orasını öğrenemedim- kasasından bir yılan çıkmış. Kasanın sahibi yılanı görmüş. Ama yılan bu, kasada durduğu gibi durmuyor, anında sıvışmış. Kasanın sahibi kaygılanmış haliyle, belki de korkmuş yılandan, ne de olsa mekanının bir yerine saklanmış hayvan. Anında devlete haber vermiş, hemen bir tim oluşturmuşlar, yılanı aramaya başlamışlar. Bulamamışlar, ardından bir yılan uzmanı devreye girmiş, uzman da uzman hani... Yılanın her şeyini biliyor, özellikle bugün yeryüzünde yaşayan toplam yılanların yalnız yüzde sekizinin zehirli olduğunu, bizim yılandan korktuğumuz kadar onların da bizden korktuğunu, yılanların da yaşama hakkı olduğunu, dolayısıyla memleketlerine gelmiş olan yabancı yılanın bir an önce bulunup korumaya alınması gerektiğini tabi... Ne de olsa yılan başka bir iklimden gelmiş, bulunmazsa eğer belki de bu memleketin iklimine uyum sağlayamaz ölür mölür, belki de bu memlekete dışarıdan gelmiş bir üçüncü dünya ülkesinin, yılandan borçlusu kadar korkan vatandaşlarından birisine denk gelir de alimullah kafasını ezer diye kaygılanmışlar, yılanı bulmak için seferber olmuşlar.

Bir süre memleket bu “yılan hikayesini” konuştu. Hemen hemen her gün televizyon ve gazetelere haber oldu, ben bir yerinde sıkıldım, yılanın akıbetini öğrenmek için özel bir çaba sarf etmedim, böyle yılanmış, koronaya karşı kayıtsızlıkmış bana göre değil, hemen rotayı memlekete çevirdim.

Cep telefonu ve bilgisayarım sağ olsun, minnettarım ikisine de, beni bir saniye bile memleketin gündeminden uzaklaştırmadılar, bir gün bile kendimi yabancı hissetmedim. Sabahları gözlerimi açar açmaz cep telefonuma uzandım. Bir nebze CHP kongresine İstanbul Sözleşmesi’ni karıştırdım, sonra bir miktar dövizi altın suyuna batırdım; Meral Akşener evine dönsün, Muharrem İnce derhal evinini terk etsin temennisini, Biden’in saçmalıklarını, “Tosun Paşa” filmindeki “Küçük Enişte”ye benzeyen Macron’un Yunanistan’a “ilk hedefin Akdeniz, siz gidin ben geliyorum” demesini yaptığım karışımın içine kattım, üzerine beher miktarda köşe yazısı boca ederek böyle “çokomel” kıvamında bir sıvı elde ettim, sonra onu kafama diktim. Böylece burada yaşayan insanlardan kesinlikle farklı, çağından sorumlu, her şeye duyarlı, memleket idaresini teslim ederlerse yanlış giden her şeyi anında düzelteceğine inanan bütün memleket insanları kadar özgüveni tavan yapmış bilinçli, bilgili ama çok sinirli, sadece kendi fikrini haklı ve doğru bulan, burnundan soluyan buralı insan vasfımı gavur ellerde de muhafaza etmeyi başardım.

Yapmak lazım tabi, onlarınki de hayat mı?

*

Hayır arkadaş, “Şirinler Köyü” gibi bir köyde yaşamak bizi bozar. Ne bir korna sesi, ne çarşıda levyle birbirini kovalayan iki yakın akraba, ne gökdelen balkonundan düşen kadın, ne yüksek sesle bir küfür, ne kırmızı ışıkta hızla geçen bir araba, ne yaya geçidinden geçen yayaya küfür eden bir sürücü, ne yere tüküren bir hasta görmeden; deprem, sel felaketi, denizde, havuzda boğulma gibi bir korku yaşamadan yaşanır mı?

Buna da hayat mı denir.

Yazıyı bitirdim, THY’nin İstanbul uçağına bindim.

Hey gözünü sevdiğim memleketi! İnşallah üç buçuk saatlik uçak yolculuğu sırasında gündeminin önemli bir hadisesinden mahrum kalmamışımdır.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!