Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

İlkokul birinci sınıftan lise birinci sınıfa kadar tam sekiz yıl boyunca bir çalışma masasının özlemiyle yaşadım doğduğum şehirde. İçinde çiğ ampullerin yandığı, odaları beyaz badanalı, dışı griye boyanmış memur lojmanlarında yaşayan arkadaşlarımı bazen apartmanın kapısında bırakıp şehrin kenarında, henüz elektriği olmayan toprak damlı evimize doğru yola çıktığımda, uzunca sayılan yol boyunca en çok, demin bıraktığım arkadaşımın evinde mutlaka bir çalışma masasının olabileceğini düşünerek onun yerinde olmayı hayal ettim.

O konfor ulaşılması güç bir konfordu çünkü, bana buradan Halep’e kadar uzaktı.

Geceleri ders çalışmak, kitap okumak için yerdeki halıya, kilime yüzüstü uzanarak; duvarda asılı gaz lambasının en çok ışık düşürdüğü noktayı önceden tespit edip orayı kimselere bırakmayarak geçti bütün ilk ve ortaokul yıllarım.

O yüzden bir masayı, bir çocuğun en çok isteyebileceği şey her neyse, ondan daha çok istedim; futbol topundan da, o gün beni sinemanın karanlık salonuna sokacak bir biletten de...

Nihayet liseye geçtiğim sene, şimdilerde birçok evin balkonlarını işgal eden, o iptidai, üzeri çiçek desenli, iki ayaklı, katlanıp açılabilen formika maslardan biri bizim evimize de girdi. O yıllarda artık bizim evimizde de elektrik vardı, çiğ bir ampul bizim odamızı da aydınlatıyordu, ışık odanın her yerine eşit dağılıyordu, o yüzden pencereye yakın duvar dibine kurdum masayı; üzerine kitaplarımı, o kitaplardan öğreneceğim adresleri, o adreslerin bana göstereceklerini, filmlerde gördüğüm şehirlerde göreceğim gündüz düşlerimi, dağın öteki yüzünü, şairlerin sesini, velhasıl yangında ilk kurtarılacak tekmili birden bütün hayallerimi koydum ve öyle başladım liseye.

Lise son sınıftayken, bir gün Vedat Günyol’un ta oraya benim için gönderdiği kitap paketinin içinde, 1982 yılda Adam Yayınları arasından çıkan Edip Cansever’in “Yerçekimli Karanfil” kitabı çıktı. (Nasıl en kıymetli eşyam diye gözüm gibi bakıyorum hala ona!) Şairin “Dirlik Düzenlik”, “Yerçekimli Karanfil”, “Umutsuzlar Parkı”, “Petrol”, “Nerde Antigone” ve “Tragedyalar” kitapları bu isim altında toplanmış ve “Toplu Şiirler I” adı verilmişti.

“Dirlik Düzenlik” kitabının ikinci şiirinin başlığı “Masa da Masaymış Ha…”ydı.

Formika masama oturdum, şiiri okumaya başladım:

Adam yaşama sevinci içinde

Masaya anahtarlarını koydu

Bakır kâseye çiçekleri koydu

Sütünü yumurtasını koydu

Pencereden gelen ışığı koydu

Bisiklet sesini çıkrık sesini

Ekmeğin havanın yumuşaklığını koydu

Adam masaya

Aklında olup bitenleri koydu

Ne yapmak istiyordu hayatta

İşte onu koydu

Kimi seviyordu kimi sevmiyordu

Adam masaya onları da koydu

Üç kere üç dokuz ederdi

Adam koydu masaya dokuzu

Pencere yanındaydı gökyüzü yanında

Uzandı masaya sonsuzu koydu

Bir bira içmek istiyordu kaç gündür

Masaya biranın dökülüşünü koydu

Uykusunu koydu uyanıklığını koydu

Tokluğunu açlığını koydu.

Masa da masaymış ha

Bana mısın demedi bu kadar yüke

Bir iki sallandı durdu

Adam ha babam koyuyordu.

*

Bir masaya sahip olmanın, bir masada ders çalışmanın, bir şey yazacaksam o şeyi bir masada yazmanın rahatlığı mı, konforu mu beni o formika masada otururken şairin “masa” şiirine kalın bir halatla bağladı o günden itibaren; yoksa bir masaya “yaşama sevincini”, “anahtarları”, “bakır kasede çiçekleri”, “sütü”, “yumurtayı”, “pencereden gelen ışığı”, “bisiklet sesini”, “çıkrık sesini”, “aklında olup bitenleri”, “hayatta yapmak istediklerini”, “sevdiklerini”, “sevmediklerini”, “üç kere üçü”, “dokuzu”, “pencere kenarındaki gökyüzünü”, “sonsuzu”, “biranın dökülüşünü”, “uykusunu”, “uyanıklığını”, “tokluğunu”, “açlığını” sığdıran bir şairin ustalığı mıydı? şimdi bu yazıyı yazarken doğrusu kesin bir cevap veremiyorum bu soruya ama o güden beri her “masa bahsi” açıldığında ilk ders çalıştığım o formika masa ile o masada okuduğum Edip Cansever’in “Masa da Masaymış Ha…” şiiri gelir aklıma.

*

Biz yere oturup yemek yiyen bir milletin ahfadıyız. O yüzden dilimizde “masa” kelimesi yok. İşin erbabı der ki, “düz yer” anlamındaki “mesaha” kelimesini Araplar alp İspanya’ya götürmüşler, birtakım değişiklikler geçirerek kelime coğrafyamıza İspanya’dan “masa” olarak geri dönmüş. “Biraz alafranga zararlı değildir” deyip bir kısmımız 1830’lardan itibaren hafifçe yerden doğrulup yemeklerini bir masaya taşımışlar. Aradan neredeyse iki yüz yıl geçti ama toplumun önemli bir bölümü masada yemek yemiyor hala. İnsan haşa dininden, imanından vazgeçer, kolay kolay bir tek alışkanlıklarından vazgeçmez. Bırakın masada yemek yemeyi, misal benim gibi birçok köylü çocuğu üzerinde yazı yazabileceği, ders çalışabileceği bir masanın özlemiyle geçirdi bütün çocukluk yıllarını.

Ama devletimiz çabuk adapte oldu “masa”ya. “Cinayet Masası”, “Kaçakçılık Masası”, “Ahlak Masası”, “Kıbrıs Masası”, “Ortadoğu Masası”, “Diplomasi Masası” ve en son “Dolmabahçe Masası” gibi meşhur masalar kolayca hayatımıza girip kendilerine müstesna bir yer edindiler. “Kumar Masası”nı, “İçki Masasını” saymıyorum bile. (Cinayet, Ahlak Masaları var emniyet teşkilatımızda ama mesela “Siyasi Masa” yok, “siyasilere” masa değil “şube” bakar çünkü!)

*

Yazının tam burasında, Enis Batur’un “Düşünebilir mi masa?” sorusuna verdiği cevaba geldi sıra:

“Burada iş değişiyor işte. Bazı nesneler, araçlar ayrıcalıklıdır, sanırım bunu fark ettin bile. Onlara iyicene bakmak, kulak kesilmek bu gerçeğe bizi yaklaştırabilir. Bir yemek masası düşünmez sözgelimi; bu nedenle onu küçümsemeye kalkışmamalıyız. Bir oyun masası bir yazar masasından farklı düşünür: İlkinde düşüncenin kolektif denklemine, öbüründe kişisel denklemine eğilmemiz beklenir. Evde duran masayı işyerinde duran masadan ayıran mesafeyi hep göz önünde tutmalıyız, ayrıca. Düşünmekten yorgun düşmüş masalara rastlamışımdır eskicilerde, bit pazarlarında. Onlar geçmişlerinden çoktan bıkmışlardır da ilk dönemlerine, henüz ağaç oldukları çağa sığınmayı yeğlemişlerdir: Durdukları yerde kurdukları serin düşlerden, rüzgarın yapraklarından doğurduğu ezgi eksik olmaz. En tuhafı yeni yapılmış masalardır: Alıcısını beklerken, her biri düşünceye sonsuz bir ufuk hazırlar. Benim bir masam var, eskiden bir başkasının masasıymış, ara sıra bana büsbütün yabancı gelen düşüncelerde onun payı var mı, hep merak etmişimdir. Senin de masan, masaların olacak ileride. Onları şimdiden düşünmelisin, ki sana hazırlansınlar.”

*

Hakkari’de formika masada gündüz gördüğüm rüyalarımdan bazıları, -Allah’ıma çok şükür- gerçekleşti zaman içinde. Bir şehir girmişti kanıma, gelmeseydim iflah olmazdım orada.

Çok kitaplarım oldu, çalışma masam da…Çok uzun yıllardan beri o masada “kişisel denklemleri” çözmeye çalışıyorum yazıyla.

1982 yılında “Yerçekimli Karanfil” kokusundan çıkan yenik, mağrur ve yalnız şair Edip Cansever’in -herkes onu Kapalıçarşı’da halı satıyor sanıyor, oysa aşağıda ortağı Mösyö Jak bütün işleri görüyor, o orada, asma katta durmadan şiir yazıyor, ona göre Sait Faik’in hikayeleri şiir gibidir, onun şiirleri ise hikaye gibi.. Hayatı boyunca parasızlık çekmemenin utancını yaşadı, zira zengindi, oysa şiir fakir şairlerin harcıydı, parasız, fakir, pasaklı şair arkadaşları böyle söylemiş o da inanmıştı- “Masa da Masaymış Ha…” şiirini, çocukluğumda bir masaya duyduğum özlemden olsa gerek, şiirlerinin içinde sevdiklerimin listesinde başlarda bir yere yerleştirdim.

Sadece ben mi? Meğer benden önce onu tanıyan herkes aynı şeyi yapmış. Bu yüzden bu şiir için, “yaşamım boyunca kurtulamadım bu şiirden” diyor ve sonrasında şunları söylüyor:

“1954’de Dirlik Düzenlik adlı şiir kitabım basılıyor. Bugün bakıyorum da, ‘Masa da Masaymış Ha…’ şiirinden başkası yazılmasa da olurmuş diyorum. Ayrıca bu şiirden yaşamım boyunca kurtulamadım. Antolojilerde aynı şiir, şiirimi uzaktan bilenlerin dilinde aynı şiir, yabancı dillere şiir mi çeviriyorlar benden, ille ‘Masa’ şiiri de olacak. Bir gün Ankara’da Ahmet Muhip Dıranas’ın da bulunduğu bir masadayız. Bir ara Dıranas bana döndü, adı geçen şiiri övdü. ‘Üstad, ben o şiirden bıktım’ dedim, ‘benim başka şiirlerim de var’. Dıranas gülümseyerek, ‘Eh, ben de Fahriye Abla’dan bıktım, ne yapalım, her şairin bıktığı bir şiiri vardır’ dedi. Doğruydu elbet. Çünkü ülkemizde çoğu kez bir kuşağın şiiri okunur, yeni kuşaklarınsa yeni okuyucuları çıkar. Öncesi ve sonrasıyla şiirimizi izleyen pek az okur vardır.”

*

Çok uzun bir süreden beri sanal alemde “Hayri Turgut Uyar’ın Arşivi”nden şu fotoğraf dolaşıyor.

Masada en arkada Cemal Süreya ve Rıfat Ilgaz var.

Diğerleri şunlar:

Metin Eloğlu, Can Yücel, Yaşar Kemal, Edip Cansever, Tomris Uyar, Melih Cevdet Anday, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Nilgün Marmara, Salah Birsel, İlhan Berk…

Masa olmasa bu isimler neyin etrafında bir araya geleceklerdi? Bakınca fotoğrafa “Masada Masaymış Ha…” şiiri kimin aklına gelmez ki?

*

Bu yazıyı yazarken masaya batan güneşi koydum.

Pencereme uzanmış dut ağacının yaprağını...

Eylül’ü, kirli bulutu, uzaktan duyulan bir ambulansın sirenini.

Şenlensin diye masaya bir bardak kaçak çay koydum

Masa özlemimi koydum, şehrime duyduğum hasretimi…

Metin Altıok’u koydum…

Cemal Süreya’nın, Edip Cansever için söylediği şu mısraları koydum:

“Yeşil ipek gömleğinin yakası

Büyük zamana düşer.

Her şeyin fazlası zararlıdır ya,

Fazla şiirden öldü Edip Cansever.”

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!