Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Cemal Süreya’nın “Çöçebe” şiirini Paris’te yazmış olması ne tuhaf! Altının bütün renklerinin tek bir huş ağacı yaprağında bir araya geldiği, o yapraklardan Karun hazineleri dolusunun yoluma serpildiği bir sabah vakti ağaçların arasından kaybolup bilincimin derinliklerinde “göçebelik”, “kent”, “köy” gibi kelimeler cirit atarken, o şiirin yazıldığı yerin aklıma gelmiş olması bir o kadar tuhaf…

*

Şair müfettişti, Anadolu’nun çeşitli kentlerine teftişe gidiyordu. “Göçebe” o seyahatlerin şiiridir.

*

“Kent” kelimesi kökünü “köy”den alır. “Köy” “konmak”tan gelir. Kürtçeye de “gund” şeklinde geçmiş “köy”, onun kökü de “konmak”tır.

“Kendine gelmek” deyiminin de bu mevzuda yeri var! Kelimelerin etimolojisine en az şiir kadar müptela Mehdi Eker’den öğrendim. “Kendime geldim” deyimi, yaygın inanışın aksine “ferahlamak”, “nefes almak” anlamını ihtiva etmez; bu deyimin gerçek anlamı “kentime, yani köyüme geldim”dir. İnsan ancak kentinde, köyünde kendini yurdunda hisseder, ancak o zaman rahatlar, geniş geniş nefes alır.

Türkçedeki “göç” kelimesi ile Kürtçedeki “koç” kelimesi de akrabadır. Türkçedeki “göç”ten “göçer; Kürtçedeki “koç”tan “koçer” türemiş. İki göçebe toplumun, aynı eylem için aynı kelimeleri bulmuş olması, sürgün bir Kürt ailesinin çocuğu olan Cemal Süreya’nın “Göçebe” şiirini Paris’te yazmış olması, benim bunu huş ağacının altın sarısı yapraklarına bulanmışken hatırlamış olmam kadar tuhaf geliyor bana şimdi bunları yazarken.

*

Aslında Cemal Süreya’nın “Göçebe”sine de, kelimelerin etimolojisine de yeni okuduğum Hermann Hesse’nin “Knulp” kitabı götürdü beni. Bu kitabında büyük yazar, bütün hayatı yollarda geçen ve yollarda sona eren bir göçebeyi anlatır. Canı istediği yere “konan” ama orada fazla durmayıp oradan “göçen”, belki de “uçan” özgür bir ruhun hikayesini…

Yeşil yapraklar ormanı, sarı yapraklar yeri süsler. Durup ağaca baktım, yüzüme sarı bir yaprak düştü. İnsan, ruhunu kendisi özgür bırakmaz, özgür ruh asidir dinlemez insanı zaten. Yüzümdeki yaprağı aldım, aklımda Knulp…:

“‘Her insanın kendine özgü bir ruhu var,’ dedi Knulp. ‘Onu başka bir ruhla karıştıramaz. İki insan birbirine yaklaşabilir, birbiriyle konuşabilir, birbirinin hemen burnunun ucunda olabilir, ama ruhları bulunduğu yere kök salmış çiçeklere benzer, hiçbiri kalkıp ötekisinin yanına gelemez, bunun için kökünü terk etmesi gerekir, böyle bir şeyi de başaramaz. Çiçekler kokularını ve tohumlarını yollar birbirine, çünkü birbiriyle konuşmaya can atar; ama bir tohumun istenilen yere ulaşması konusunda çiçeğin elinden bir şey gelmez, rüzgârın işidir bu, rüzgâr da canı istedi mi bu, canı istedi mi öbür yönden eser.’”

Bundan mıdır Anadolu aşıklarının esen yelden sık sık yâri sormaları?

Ya yersizlik ya yurtsuzluk? Bir yere kök salmak, çiçek gibi, ağaç gibi… Bir yerde kökün yoksa orada hayat zordur; hep yollar çağırır seni. Göçebe evini sırtında taşır, şehirde yaşasa bile yerleşik bir hayatı yoktur onun. Çünkü şehirli olmak, “aynı evde doğup aynı evde ölmektir” de biraz.

*

Onlarca lakabının yanında, zalim Moğul hükümdarı Cengiz Han’ın bir lakabı da “Göçebe”ymiş. Onun torunu Hülagu Han; ok ve yay kullanmada mahir iki milyon Çinli esiri önüne katıp (ordusuna çekirge sürüsü demeleri bundandır) önce Semerkant’a (Asya’da sonu “kant”, “kent”le biten şehirlere dikkat!), orada korkudan boynundaki incilerini yutan bir kadını gören bir askerin, kadının karnını yarıp incileri çıkarmasıyla birlikte, her kadının karnında inci var diye binlerce kadının karnını kamayla yardıktan sonra Bağdat’a ulaşmasaydı, orada Halife Müstasım’ı bir İran halısına sarıp atlara çiğnettikten (Moğullar saltanat kanı dökmezdi) sonra Kürdistan dağlarına kaçan Bağdatlı zenginlerin peşinden bizim oralara girip taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayıp herkesi, çoluk çocuk, yaşlı kadın demeden Kürtlerin suyunu kurutmasaydı, sağ kalanlar yollara düşmeseydi, o korku yüzyıllarca onları kovalamasaydı, böylece göçebelik yakalarına yapışmasaydı belki de bugün Kürtler “göçer”, kendi deyimleriyle “koçer” bir toplum olarak addedilmeyecek, belki de bir kısmı, daha şehre bezeyen mamur şehirler kuracaktı.

Eğer Kürtler bugün bile göçebe bir hayat sürüyorlarsa hala, bunun müsebbibi çokça Hülagu Han’dır. (Küçükken affedilmez bir yaramazlık yaptığımızda, annem “Moğleci” diye azarlardı bizi; “Moğleci”nin “Moğol” anlamına geldiğini çok sonra öğrendim. Tam 762 yıllık, derinin altına sinmiş bir korkunun tezahürü bir azar sözü… Nasıl bir zulüm yaptılarsa artık?)

*

Hermann Hesse, tıpkı kahramanı “Knulp” gibi ve şu anda benim yaptığım gibi uzun yürüyüşlere çıkmaktan, tabiatla baş başa kalmaktan hoşlanan birisiydi.

Şu “göçebelik” mevzuu da en çok bu yürüyüşlerde kurcaladı aklını belli ki. Kitabında şöyle tanımlar göçebeleri, yersizleri, yurtsuzları:

“Kimsenin ağzına bakmadan, yalnızca hava ve mevsim koşullarına bağımlı, önlerinde bir hedef, başları üstünde bir dam olmaksızın, her türlü servete sırt çevirmiş ve tüm rastlantılara kapıları açık, çocuksuluk ve gözü peklik taşıyan yoksul ve güçlü yaşamlarını sürdüren yersiz yurtsuzlar, cennetten kovulmuş Adem'in oğullarıdır, kimseye zararı dokunmayan hayvanlarla kardeşlerdir. Her saat başı Tanrının kendilerine sunduğu şeyleri; güneşi, yağmuru, sisi, karı, sıcağı ve soğuğu, rahatı ve sıkıntıyı onun elinden şükranla alıp kabullenirler. Onlar için ne zaman, ne tarih, ne hırs söz konusudur, ne de başlarını sokacak bir evi olanların öylesine inanıp taptıkları gelişim ve ‘ilerleme’ denen putu tanırlar. Yersiz yurtsuz göçebe biri kaba ya da ince, maharet sahibi ya da beceriksiz, yürekli ya da ürkek biri olabilir, ama her zaman bir çocuk kalbi taşır sinesinde, her zaman dünyanın yaratıldığı ilk günde, her türlü tarihin öncesinde yaşar, her zaman yalın bir nitelik taşıyan az sayıda içgüdünün kılavuzluğunda sürdürür yaşamını. Hayatın tümüyle ne çok kırılgan ve geçici olduğuna ve tüm canlıların kendilerindeki o birazcık sıcak kanı dünyanın buzsu mekanları içinden nasıl bir sefalet ve korkuyla taşıyıp götürdüklerine varlığının derinliklerinde aşinadır. Ya da göçebe biri sadece çocuksu ve açgözlü bir davranışla zavallı midesinin buyruklarını yerine getirir. Her iki durumda da ondan nefret eden, onu horlayan ve ondan korkan mal mülk sahiplerinin ve yerleşik düzende yaşayanların karşısında yer alır, onların azılı düşmanıdır; çünkü söz konusu kişiler tüm varoluşun geçiciliğinin, tüm yaşamın sürekli sarıp soluşunun, çevremizdeki tüm evreni dolduran o buzsu soğukluğuyla amansız ölümün kendilerine anımsatılmasını istemezler.”

*

Aslında göçebe, birisinden kaçmaz, bir hedefi yoktur, birisi onu orada istemediği için yersizliği, yurtsuzluğu seçmemiştir. Yerini beğenmediği, daha iyi bir yer aradığı için de gitmiyor. İstim üzerindedir daima. Gitmektir onun işi. O yüzden, burası bana ait değil, nasılsa yakında buradan gideceğim diye çevresini önemsemez, onu güzelleştirmeye bakmaz. (Bizim evlerimizin içinin pırıl pırıl, şehirlerimizin sokaklarının kirli, çerçöple dolu olması; Batılının evlerinin içi berbat, pislik içinde, şehirlerinin pırıl pırıl olmasının sebebi belki de bu göçebelik ruhundandır.)

*

Cemal Süreya’nın “Göçebe”sinde “ay kana kana” batar. Göçebe aşiretlerin arasında bir kitap için “eski zaman eşkıyalarının” peşinde dolaşırken vakti zamanında, yanımda hep bu şiiri gezdirdim; sonra kitabıma epigraf yaptım, ne çok şahit oldum ayın o hallerine:

“Ay kana kana batıyor

Eşkiyalar gecenin yangınını izliyor uzakta

Kargapazarı dağlarını dolanan yaşlı ve öfkeli bir

otobüsteyim

Jandarma daima nesirde kalacaktır

Eşkiyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine

Ve bu dağlar böyle eşkiya güzelliği taşıdıkça”

Lisenin edebiyattan bihaber edebiyat hocası gibi, “Şair burada jandarmayı düzyazıya, eşkıyayı da şiire benzetiyor” demeden, Yaşar Kemal’in şu sözüne kaydediyorum buraya: “Her millette olduğu gibi bizde de kelimeleri şiir canlandırmış, nesir sadece kullanmıştır.”

“Mısralarına balyozla vursalar”, “Soylu demir seslerinin yükseldiği” göçebe şair, demek ki o gece Van’dadır ve Van “Yalnızlığın başkenti”dir o gün onun için ve “Van’da güreşçi develer gibi” kamyonlarını süslediklerine görür kamyon sahiplerinin.

Göçebeler, yeni bir şey, bir alet icat etmezler. Yeniliklere açık değildir göçebe toplumlar, çocuklarını “başımıza icat çıkarma diye” azarlarlar, düzgün giden tekdüze hayatlarını bozar diye korkarlar yeniliklerden. O yüzden başkalarının yaptığı icatları süslemekle yetinirler. Çadırlarında, dışı derme çatma, iptidai, içi tertemiz, rengarenk döşenmiş evlerindeki aletlerin üzerine dantel örtüler koyar, kamyonlarını her renkten boyayla boyar, arkasına “Kaskosu yok ama muskası var” gibi türlü türlü yazılar yazar, klaksonlarını havalı öttürür, varlığını bağıra bağıra hissettirirler.

*

“Tutunamayanları, albayımı, oyunlarda yaşayanları, tehlikeli oyun oynayanları, Hikmet Benol” gibi göçebeleri yazan Oğuz Atay’ın beynine erkenden ur düşmeseydi, “Türkiye’nin (göçebe) Ruhu”nun büyük romanını yazacaktı.

“Aylak Adam”, “o güzel atlara binip giden o güzel adamlar”, “Eşkıya”, “Muhsin Bey”, Sabahattin Ali, Musa Anter, Mehmed Uzun, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Bediüzzaman, Malatyalı Abdo, Nazım’ın Anadolu katarına bindirdiği tekmil memleket insanları, “belki şehre bir film gelir, iklim değişir, Akdeniz olur” umuduyla bekleyen bütün göçebelerin, bütün yersizlerin, yurtsuzların tümünün “ağzının sol yanında sevecen bir Akdeniz çizgisi iliştirdiklerini” görüyorum şimdi altının bütün tonlarını üzerinde taşıyan huş ağacının milyonlarca yaprağı dolanırken ayaklarıma.

“Gitmeye abone”ydi hepsinin yüzleri… “Göçebe”nin yazarı şairin yüzü mü? Onunki “giyotine abone”ydi zaten.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00