Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bazen; kitapların arasında bir başıma kaldığımda, içi hınca hınç kitaplarla dolu bir kütüphaneye girdiğimde, etrafın kesif bir sessizliğe gömüldüğü, sadece kitapların sayfaları arasında duyulan fısıltıların kulağımı tırmaladığı, sevdiğim bir roman kahramanının derinden gelen bir repliğini işittiğim o yalnızlık anlarında şöyle tuhaf bir soru gelir aklıma:

Bir anda dünyada yaşayan herkes ani bir kararla yerküreyi terk etse, bütün dünya sadece romanlarda yaşayan kahramanlara kalsa, acaba nasıl bir yer olurdu dünya?

*

Bence cevabı çok zor, yaman bir sordur bu soru...

İlk bakışta; sözünü ettiğin o kahramanlar Tanrının eseri değil, hepsini bizim gibi birer beşer yarattı, kendi ruhuna benzer bir ruh, kendi karakterine benzer veya tersi bir karakter verdi, dinini, aidiyetini, cinsiyetini bir insan seçti, dolayısıyla sözünü ettiğin o kahramanlar, insanın kendinde gördüğü bir eksikten veya fazlalıktan yola çıkarak, başka insanlar onlara baksın da kendini tanısın diye birer yazar tarafından vücuda getirilmişler, o yüzden insandan farkları yok, dünya sadece onlara kalsa, biz insanlar ona nasıl bir muamele yaptıysak, orada birbirimizle nasıl bir ilişki kurduysak, bilincimizin eseri olan o kahramanlar da aynısını yapar diyebilirsiniz.

Haklı olabilirsiniz ama beni hemen ikna edemezsiniz bu cevapla, bir çırpıda “haklısınız”diyemem size.

*

İnsan, hayatından memnun olmayan yegane yaratıktır belki de.

Huzursuzdur. Ruhu parçalıdır. Tek bir aks üzerinde yürümüyor bilinci. Milyonlarca olasılığı her saniye elimine ederek kıyar zamana. Her geçen an bizi usul usul öldüren, nihayetinde elinde hepimizin kanı olan zaman denilen şeyi, bu olasılıkları kendi lehine çevirmekle harcar. Belki de öldürmekten en çok haz aldığımız, beklerken geçmeyen, geçsin istemediğimizde de su gibi akan zamanı bu yüzden bulmuştur insan. Azlığından hep yakındığımız zaman var oldukça, onun her şeye zamanı var sanır. Bir sonu olduğunu bilir ama o sonu yakınlarda bir yerlerde değildir. Ona göre o, yaşadıkça ölümsüzdür. Ölümü çok az getirir aklına. Sahip oldukları yetmiyor ona, daha fazlası için didinip durur, bazen bu yüzden canından olur, başkalarına istemediği halde zarar verir, cinayet işler, başkasını suça teşvik eder, inancına ihanet eder, aldatır, aldatılır, yalan söyler, çoğu zaman Tanrısından olur, delirir, sokaklara düşer, her şeyini yitirir, yalnız kalır, yine de…

İşte sözünü ettiğim kahramanlar bu “yine de…”nin eseridir. O kahramanların bir işi de “insan neden hayatından memnun değil” sorusunun cevabını bulmak için girmişlerdir hayatımıza.

Ne zamandan beri? “Don Kişot” yazıldığı günden beri“Don Kişot”u yazan Cervantes insana dedi ki:

Kendine o kadar büyük bir kudret vehmetme. Kendini her şeye muktedir bir kahraman olarak görme. Aslında içinde zavallı bir yaratık yatıyor; güçsüz, korkak, yel değirmenlerine kılıç çeken, kendini dev aynasında gören bir yaratık… İn göklerden, bas toprağa ayaklarını, gördüğün her şey çok farklı olacak!

O zamana kadar şövalyelerin olmayan cesaretlerini yazmışlardı yazarlar, Don Kişot asıl şövalyenin romanlarda yaşayanlar olmadığını, şövalyeliğin “bir hayat yaşamak” olduğunu söyledi onlara. “Şövalyeliğe” korkusuzca soyunan birey de sanıldığının aksine, sahte bir şövalyedir, gereğinden fazla bir güç vehmeder kendine, şapşaldır, beceriksizdir aslında.

*

Bu kitapla birlikte hikaye anlatıcıları irkildi. Hikayenin gidiş yönü değişti. Don Kişot’u esas alarak, insanın ruhunda gezinen ne varsa oraya doğru bir yolculuk başladı. Don Kişot, başı üzerinde yürüyen hikayeyi ters çevirerek ayakları üzerine oturttu.

Romana kusurları olan birey girdi, artık yeni kahramanların da bileği bükülüyor, sırtı yere geliyor; aralarında kamburlar da var, kel de olabilirler, kör de... Kadınların saçları şelale, yanakları elma olmak zorunda değil; fahişelerin de sözü kıymetli, hırsızlar da insan, çirkin olanların da yeri var hikayelerimizde.

*

Şimdi bu kahramanlardan milyonlarcası var evrenimizde. Aramızda yaşıyorlar. Çoğu evlerimizdedir. Çoğu yüzlerce yaşındadır. Bazıları da dünün sabisi… Ama hepsinin yaşı, yazıldığı yaştır. Hepsi ölümsüzdür. Zaman umurlarında değildir onların. Sıkıştırılmış bir zamanda yaşarlar. Hepsi mekana bağlıdır. Yaratıcısının belirlediği sınırların dışına çıkamazlar. Kütüphanelerde, evlerdeki raflarda, bir insanın bilincinde, bir çocuğun hayalinde, bazıları sandıklarda, bazıları mukavva kutularda, evlerin depolarında, tavan arasında, muşamba kaplarla kaplı kara ciltlerin içinde yaşarlar. Mekan değiştiremezler, yaratıcısı ona hangi mekanı seçmişse o sınırı ihlal edemezler. Ama yine de dünyanın her tarafına dağılmışlar. Pasaportları yok, çoğunun uyruğu yok, iyi hal kağıdı göstermek zorunda değiller birilerine, aile toplum kağıtlarına yüz vermezler, seyahate çıktıklarında vasıta kullanmazlar. Hepsi hemen hemen dünyanın belli başlı dillerini bilir. Kimlerden bahsettiğimi görün diye, aha birkaç tanesini buraya yazıyorum işte:

*

Cervantes’in “Don Kişot”u; Dostoyevski’nin “Raskolnikov”u, “Mişkin”i ve “Karamazof Kardeşler”i; Tolstoy’un “Anna Karenina”sı; Yaşar Kemal’in, “İnce Memed”i; Gustave Flaubert’in, “Madam Bovary”si; Franz Kafk’nına “Gregor Samsa”sı ve “Joseph K”sı; Yusuf Atılgan’ın, “Zebercet”i ve “C.”si; İvan Gonçarov’un, “Oblomov”u; Albert Camus’nün, “Meursault”su; Oğuz Atay’ın “Selim Işık”ı, “Turgut Özben”i, “Hikmet Benol”u; Victor Hugo’nun, “Jean Valjean”ı; Virginia Woolf’un, “Mrs. Dalloway’i; J.D. Salinger’ın, “Holden Caulfield”i; Herman Melville’in, “Kaptan Ahab”ı; Antoine de Saint-Exupéry’nin, “Küçük Prens”i; Daniel Defoe’nun, “Robinson Crusoe”su; Stendhal’ın, “Julien Sorel”i; Jack London’ın, “Martin Eden”i; Orhan Kemal’in, “Murtaza”sı; Elias Canetti’nin, “Dr. Peter Kien”i; William Shakespeare’in, “Hamlet”i; Oscar Wilde’ın, “Dorian Gray”i; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Mümtaz”ı, “Hayri İrdal”ı; James Joyce’un, “Leopold Bloom”u; Vladimir Nabokov’un, (Humbert Humbert) “Lolita”sı; Nikos Kazancakis’in, “Aleksi Zorba”sı; Márquez’in, “Albay Aureliano Buendía”i; Goethe’nin, “Faust”u; Balzac’ın, “Goriot Baba”sı; Fitzgerald’ın, “Jay Gatsby”si; JK Rowling’in “Harry Potter”ı; Halid Ziya Uşaklıgil’in, “Bihter”i; Vedat Türkali’nin “Günsel”i; Orhan Pamuk’un “Celal Salik”i; Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa”sı; Reşat Nuri Güntekin’in, “Feride”si; Hasan Ali Toptaş’ın “Ziya”sı; Halide Edip Adıvar’ın “Handan”ı; Adalet Ağaoğlu’nun “Aysel”i, Hakan Günday’ın “Kinyas”ı, “Kayra”sı…

*

Siz bu listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz. Bu listede erkekler var, kadınlar var, çocuklar var. Hepsi kanlı canlı insana benzeyen yaratıklar. Ve her biri tek bir kişilik değil. Her biri birçok kişilikten müteşekkildir. Birçok insanın karmakarışık ruhları bir tek kahramanda somutlaşmıştır. Bazılarının kişilikleri parçalı, bazılarının ruhu başka bedende, bazılarının kafası karışık… Bazıları aşık, bazıları katil, bazıları hain, bazıları suça meyilli, bazıları intihara, bazıları dindar, bazıları tanrıtanımaz, bazıları günahkar, bazıları günahsız, tövbekardır bazıları.

*

Seçtiğim bu örnekler genellikle klasik edebiyattan. Bir de polisiye edebiyat var, popüler edebiyat var, çocuk edebiyatı var, casus edebiyatı var, fantastik, gotik edebiyatlar var, halk edebiyatı, divan edebiyatı, yeraltı edebiyatı var, var oğlu var. Bütün bu türlerde yazılmış milyonlarca kitap var, her kitapta onlarca kahraman var.

Şimdi yazının başında sorduğumuz soruya gelelim tekrar. İnsanların yok olduğu, sadece bu hayali kahramanların yaşadığı bir dünya nasıl bir dünya olurdu acaba? Kendi aralarında bir başkan seçmek zorunda olsalardı, kainatın imparatoru kim olurdu dersiniz? Başkanlığı “Raskolnikov” alsa nasıl bir yönetim kurardı? Veya “Faust”? Ya “Selim Işık”ı imparator yapsalardı? Adalet Bakanı “Don Kişot” mu olsun, yoksa “İnce Memed” mi? Aile Bakanlığı “Madam Bovary”e mi, yoksa “Anna Karenina”ya mı verilsin? Ya Hazine Bakanı kim olurdu? “Oblomov”a ne dersiniz? Yok canım o kıçını bile yerden kaldıramaz… Kim kiminle evlenirdi? Kim kime aşık olurdu? “Madam Bovary”nin “Selim Işık”a aşık olduğunu düşünsenize! Hayri İrdal “Aysel”e doğum gününde bir saat hediye eder miydi? “Lolita”nın peşinden en çok kim koşardı? “Kayra”, “Lolita”yı kemeriyle döver miydi ilk sevişmeden sonra? “Bekçi Murtaza”nın bu dünyada bir yeri olur muydu, yoksa “Joseph K.”nın başkanı olacağı bir mahkemede yargılanıp “yalakalıktan” mahkum mu olurdu? “Celal Salik” o dünyada da köşe yazarlığı yapar mıydı, yoksa “Clarissa Dalloway”in elinden tutup, “Rüya”nın kaybolduğu odanın tavanında bir hamamböceği olarak dolaşan “Gregor Samsa”yı göstermek bahanesiyle onu Teşvikiye’deki Pamuk Apartmanına sokup, kavrulmuş soğan ile köfte kokan aralıkta öpmeye kalkışır mıydı? “Gregor Samsa” hamamböceği olmaktan sıkılıp “Leopold Bloom”la birlikte Dablin sokaklarında gece yarısından sonra açık bir birahane arar mıydı?

Soruları istediğiniz kadar çoğaltabilir, istediğiniz kadar bu konuda fantastik cümleler kurabilirsiniz.

*

Aynı masaya karşılıklı oturmuştuk kızımla birlikte. O ders çalışıyordu, ben de bu yazıyı yazıyordum. Bir ara kafasını kaldırdı, ne yazdığımı sordu, yazımın başlığını söyledim ona. Gülümsedi, yüzü aydınlandı. Belli ki, “Dünya roman kahramanlarına kalsaydı nasıl bir dünya olurdu?” sorusu onun da ilgisini çekmişti.

“Sence nasıl bir dünya olurdu?” dedim.

“Kesinlikle daha güzel olurdu,” dedi.

“Neden?” dedim.

“Çünkü roman kahramanları bizden daha cesurdur. Tehlikenin üstüne korkusuzca yürürler. Her şeyi göze alırlar. Bir de mutlu son için mücadele ederler.”

“Öyle de, bir roman kahramanı der ki: Hayatın sonunda hepimiz için ölüm kaçınılmazsa, hiçbir hikaye mutlu sonla bitmemeli. Haklı değil mi sence?”

Aynı aydınlık yüzle baktı yüzüme, soruma cevap vermedi, döndü dersine.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00