Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bazen uzun bir yolculukta bir otobüsün camından görünür, bazen bir arabada yol alırken, bazen de yolumuzu yitirmiş gibi hissettiğimiz, başımızı alıp uzaklara gittiğimiz bir anda; bir tepenin üzerinde veya havadar bir yerde, etrafı böyle iptidai bir duvar veya çitle çevrili, üzerinde çeşit çeşit ağaç bulunan ama ille de servilerin hafif esen yelde nazlı nazlı sallandıkları yeşillikler içinde bir yer çarpar gözümüze, fazla düşünmemize gerek yok, orası mutlaka birazdan yolumuzun geçeceği köyün mezarlığıdır.

Genellikle, “Traktörlerle türküler” geçer “alt başından mezarlığın…” Ölüler o türküleri işitmez. “…. toprağın altında yatar upuzun/çürür kara dallar gibi ölüler/ toprağın altında sağır, kör, dilsiz.”

Böyle bir mezarlıkla karşılaştığımda veya mezarlık bahsi açıldığında, şimdi olduğu gibi ille de Nazım Hikmet’in birkaç dizesini yukarıya aldığım, ölümünden tam on yıl önce Barviha Sanatoryumu’nda yazdığı;

“Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, -öyle gibi de görünüyor- Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani...”

dizeleriyle biten meşhur “Vasiyet” şiiri düşer aklıma. Bazen de doğduğum köyde, dedemin evinin arkasındaki mezarlık aynı anda…

Hem bu şiirden hem de dedemin evinin arkasındaki mezarlıktan olsa gerek “köy mezarlığı” lafı tek başına alıp götürür beni bir yerlere.

*

Sözünü ettiğim köyümüzün mezarlığı asırlık ceviz ağaçlarının gölgesi altındaydı. Sağda solda bitmiş kavaklar da eşlik ediyordu onlara…

Taze ölünün mezarında kurulan beyaz bir Kızılay çadırının altında yedi fakhi, yedi gün yedi gece boyunca, her biri birer defa olmak üzere yedişer hatim indirirdi. O yüzden hep bir ışık yanardı o çadırda, zemheri olsun, sivrisineklerin aman vermediği sıcak bir yaz gecesi olsun dışarı çıktığımda gözüme ilk defa mezarlıktaki çadırda yanan o ışık görünür, kulaklarım kutsal kelamın huzur verici tınısıyla dolardı. Benim için dünyanın en güzel müziği çocukluğumda o mezarlıkta işittiğim müzik oldu hep.

Ölülerimiz yok olmamış, sadece mezarlıkta kurulmuş olan o çadıra misafirliğe gitmiş gibiydiler.

*

O köyde yaşayan hiç kimse, o mezarlığa ilk defa kimin gömüldüğünü bilmiyordu mesela.

Nedense, yazının girişinde sözünü ettiğim o köy mezarlığı veya herhangi bir yerde aniden yoluma çıkan bir mezarlık gördüğümde, ilk aklıma gelen şey oraya ilk defa kimin gömüldüğü olur.

*

Avrupalılar, 19. yüzyılın başında ölülerini kendilerinden uzaklaştırdılar. 18. yüzyılın sonuna kadar kilise bahçeleriydi mezarlıkları. Şehir surlarının dışına çıkınca ölüler, yaşayanlara dünya işleri kaldı. Çoğu fani olduğunu unuttu. Fikriyatlarına göre sürekli ölülerle, sürekli öte dünyayla haşır neşir olmak, insanı cesur şeyleri yapmaktan alıkoyuyordu. Ölüleri içlerinden çıkarınca gerçek dünya gözerine daha şirin göründü, böylece kendilerini bilime, sanata, edebiyata verdiler onlar da.

Biz açık şehirlerde yaşadık tarih boyunca, surlar inşa etmedik şehirlerimizin etrafına, o yüzden ölülerimiz de şehir içinde kaldı, onlarla iç içe yaşadık bugüne dek. Zaman zaman onları kendimizden uzaklaştırmak için şehir dışına mezarlıklar yaptık ama bir süre sonra şehir ölüleri kovalamaya başladı, ölüler kaçtı, şehir onları kovaladı, bir de baktık ki şehirler o kadar büyümüş ki, geçmişte şehir dışına çıkardığımızı sandığımız mezarlıklar tam şehrin kalbinde kalmış. O yüzden içimizde, şehirlerimizin kalbine kurulmuş olan mezarlıklarımız bize daima ölümü hatırlatıyorlar hala. Bu da yetmiyor, ölümün kaçınılmazlığını hatırlatan ayetleri yazıyoruz mezarlıkların girişine.

*

En “asri” zamanlarımız 1930’lara tekabül eder. Her şeyi aradığımız yıllardır o yıllar. Yeni bir genesisi, yeni bir uygarlığı, yeni bir dili, yeni bir tarihi, yeni bir dini, yeni bir edebiyatı, yeni bir ideolojiyi, yeni bir alfabeyi, “kızıl elmaya”, “alageyiki”, yeni bir hayatı aradık İkinci Cihan Harbi’ne kadar. Eski olan her şey asri zamanlara yetişmemizi engelliyordu çünkü.

Bu yüzden Zincirlikuyu Mezarlığı’nın da temelleri bu yıllarda atıldı. Madem her şeyimiz “asri” olacaktı, o halde yeni mezarlığımız da “asri” olmalıydı. Oraya mezarlık yapmaya karar verdiklerinde adı çoktan hazırdı: Zincirlikuyu Asri Mezarlığı!

Hatta o derece “asriydi” ki, hem Avrupalılarınki gibi şehir dışındaydı, hem geleneksel mezarlıklarımız gibi, kabirlerin rastgele dizildiği, karmakarış bir halde değil, belirli bir düzen içindeydi, hem de içinde Türkiye’nin ilk ve tek krematoryumu vardı. Ne de olsa “tek kültürlü, çok dinli” bir toplumduk, ölülerini gömmek istemeyip yakmak isteyenler de olabilirdi içimizde, onlara da saygı göstermek lazımdı! Ama zaman içinde bu memlekette hiç kimse ölülerini yakmak istemedi; o krematoryum da yıktırıldı yerine otopark ve Mezarlık Müdürlüğü inşa edildi.

*

1935 yılında mezarlık hazırdı. Taze ölüleri beklemeye başladı. Oraya gömülecek ilk kişi önemliydi, o mühim şahsiyet ha bugün ha yarın ben buradayım diye ortaya çıkacaktı. Mezarlığın açılış Batı geleneklerine uygun, yani “asri” olmalıydı. O mühim şahsiyet büyük bir törenle oraya defnedilecek, o törenle birlikte mezarlık resmen açılacaktı.

12 Nisan 1937 günü, asri edebiyatın öncülerinden, Şair-i Azam lakaplı, ünü cihana yayılmış, Türk şiirine “ölüm korkusunu” getiren “Makber”in müellifi Abdülhak Hamit Tarhan, 85 yaşında Nişantaşı Maçka Palas’ta hayata gözlerini yumdu. Asri mezarlığa ilk gömülecek kişi belli olmuştu, hemen hazırlıklara başlandı.

14 Nisan günü Şair-i Azam’ın cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığına götürülmek üzere yola çıktığında, İstanbul’da hava kapalı, ha yağdı ha yağacak, ölüm gibi kasvetliydi.

“Makber”in yazarı makbere doğru gidiyordu. Ölüm döşeğindeyken, son sözleri “…insanlar büyük keşifler yapmışlardır. Yapamadıkları tek şey, ölümü öldürememeleridir,” olmuştu. Şimdi onun ardından kalabalık akın akın Zincirlikuyu’ya doğru yollarındaydı, o zamanlar Zincirlikuyu Halep kadar şehre uzaktı!

İnsanlar çamurlara bata çıkı ilerliyordu. Kalabalığın arasından birisi, “Böyle uzak bir yere hiç kimse cenazesini getirmez,” diye bağırdı.

Kalabalığın arasından hiç kimse “lafa bak!” demedi.

*

Taha Toros “Mazi Cenneti” adlı kitabında Abdülhak Hamit’in şahane bir portresini çizer. Ona göre Şair-i Azam’ın önüne geçemediği bir merakı vardı. Maçka Palas’taki evine gelen hemen hemen hepsi meşhur, hepsi önemli birer şahsiyet olan misafirlerine, eğer o sırada birisi vefat etmişse, cenazesinde bulunup bulunmadığını sorardı.

Bulunmuş olanlara mutlaka şu soruyu sorardı:

“Cenaze cemaati çok kalabalık mıydı?”

Hayal dünyası okyanus kadar devasa olan şairin evinden topluca ayrılan ziyaretçileri, yol boyunca kendi aralarında tartışarak bu sözün anlam inceliğine varmaya çalışırlardı.

Vardıkları sonuç aşağı yukarı şöyle bir şeydi:

Abdülhak Hamit, bir insanın değerini, yüceliğini, ölümünde, cenazesine gelenlerin miktarı ile ölçen bir inanca sahipti!

Nitekim, o gün Zincirlikuyu’ya doğru sayısız insan tabutunun arkasından yürüyordu. Gelen çelenklerin arasında Mustafa Kemal Atatürk’ün çelengi de vardı. Hatta, Zincirlikuyu Mezarlığı’nın açılışının Abdülhak Hamit’in cenazesiyle yapılmasını bizzat Atatürk’ün emrettiği söyleniyordu.

Şair-i Azam’a yakışır azametli bir cenaze töreniydi.

Mezarlıktan kafile kafile döndü gidenler. İbnülemin Mahmut Kemal’in aralarında bulunduğu kafile, yaşlılardan ve Şair-i Azam’ın yakın dostlarından oluşuyordu. Dönüş yolunda herkes şairle ilgili anılarından, onun doldurulamaz yerinden söz etti. İçlerinden bir ihtiyar buruk bir edayla;

“Merhum hayatta çok çekti,” dedi.

Aynı zamanda büyük bir nüktedan olan Mahmut Kemal Bey taşı gediğine oturttu:

“Hamid Bey, hayatta çok şey değil, üç şey çekti,” dedi ve ekledi: “Buldukça akşamları mey, sineye dilber, hazineden para…”

*

Zincirlikuyu mezarlığına giren ilk cenaze onunki olduğu gibi, Müslüman mezarlığına giren ilk büst de Abdülhak Hamit’in büstüdür. “Makber”in şairinin kabri için o zamana kadar Müslüman mezarlıklarında olmayan bir proje hazırlandı. Proje Yüksek Mimar Arif Hikmet Bey’indi. Üç yıl sonra bu mezara, ilk kadın heykeltıraşlarımızdan, şairin torununun eşi olan Sabiha Bengütaş’ın yaptığı Abdülhak Hamit’in büstü eklendi. Bu fikir de “asrilik” maceramızın bir sonucuydu. Batı mezarlıkları, o ülkenin meşhur şairlerinin, yazarlarının, alimlerinin büstleri, heykelleriyle doluydu. Yeni Asri Mezarlığımıza gömülen ilk fani olan Şair-i Azam’ın büstü de bir gelenek başlatabilirdi! Ama murad edilen olmadı. O büst Müslüman mezarlığında bir geleneğin öncüsü görevini yapamadı çünkü çok kısa sürede, sanattan, Batılılaşmadan, modernleşmeden nasibini almamış kendini bilmez hırsızlar tarafından çalını.

*

Yazıya; sürgünde vatan hasretiyle bağıra bağıra ölen, vasiyet ettiği halde vasiyetini yerine getirip Anadolu’da bir köy mezarlığına gömülmeyen, onun yerine Moskova’da Tolstoy, Çehov, Gogol, Mayakovski’yle birlikte; Müslüman köy mezarlığının huzur verici dinginliğinden uzak, büstlerle dolu, her mezarı adeta birer mimari şaheser gibi duran ürkütücü Novodeviçi Mezarlığında yatan Nazım Hikmet’in “Vasiyet” şiiriyle başladık; başka bir şairin Can Yücel’in “Vasiyet” şiiriyle bitirelim o halde:

Beni kuzum Datça’ya gömünGeçin Ankara’yı İstanbul’u!Oralar ağzına kadar doluAlabildiğine de pahalı,Örneğin Zincirlikuyu’daBir mezar 750 milyonaBurası nispeten ucuzlukOrtada kalma tehlikesi de yokHayır dua da istemez,Dediğim gibi beni Datça’ya gömünŞu deniz gören mezarlığın orda,Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!

İçinde “gömü” var diye kimse Can Yücel’in mezarını deşmedi. Abdülhak Hamit gibi çalınacak bir büstü de olmadığı için, çekiçle, balyozla giriştiler ona. Şairin yattığı Datça Mezarlığı, bir tepenin üzerinde Akdeniz’e bakar. Kasabaya girerken otobüsün, arabanın camında ilişir gözünüze.

Orası da “köy mezarlığıydı” eskiden.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00