Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bir çevreye doğmuş, onun içinde ömrünüzü geçirmiş, onun girdisini çıktısını biliyorsanız, yaşadığınız hayatı çok kişi yaşamışsa, çok kişinin yaşadığını kendi hayatınız bellemişseniz eğer, dışarıdan birisi gelip sizi size anlatmaya başladığında önce anlattıklarını can kulağıyla dinler, sonra da “bu anlatılanlarının benim hayatımla ne ilgisi var, benim hayatım böyle bir hayat değil” dersiniz.

Bu durum en çok kendini sanatta gösterir. Özellikle roman ve sinemada. Hatta sinemadan çok romanda. Çünkü roman dildir, sinema ise o dilin resimli hali... Sinema göze, roman beyine hitap eder; roman beyinde canlandırır resmi, o yüzden daha çabuk kana karışır. Ama nihayette ikisinin de ana malzemesi dildir.

*

Yıllar yılıdır Türk edebiyatında bir “Kürtler” bahsi geçer. Türkçe yazılmış romanlara girmiş olan Kürt tiplerin sahici olmamalarından, yazarların bu konudaki bilgisizliklerinden, meseleye olan “turistik” bakışlarından yakınılır. Bu sahiden de böyle… Ancak Türkçe yazan bazı Kürt yazarlar bunu bir parça kırabildi. Mesela Yaşar Kemal’in romanlarına kimse böyle bir eleştiri getiremez. Çünkü Yaşar Kemal Kürtleri tanıyordu, babasından, ninesinden onlara dair çok hikaye dinlemiş, kökleri onların içindeydi, onların arasında gezmiş, sonradan unutsa da onların dilinin birçok nüansına vakıftı.

Demek ki mesele yine gelip dile dayanıyor. Bir milletin, bir topluluğun, bir halkın dilini bilmiyorsanız onları sahici anlatamazsınız. Çünkü bu işler için bulunmuş terim “dile getirmek”tir. Yani birilerini anlatıyorsanız, onları “dile getiriyorsunuz” demektir.

*

Yıllar önce Yavuz Turgul “Eşkıya” filmiyle gelip hepimizi şöyle adamakıllı sarstığında, kahramanlarına koyduğu Kürtçe isimlerle ilgili bir eleştiri yazısı yazmış, “Berfo erkek adı olamaz” gibi bir şeyler demiş, bir parça da Yavuz Turgul’u üzmüştüm sanırım; “herifin takıldığı yere bak” demiştir muhakkak! Sonra “Gönül Yarası”nı çekmeye karar verdi, “madem o kadar biliyor ukala, gelsin de danışmanlık yapsın,” demiş olacak ki rica etti, Şener Şen’in bir iki Kürtçe repliğini birkaç saat birlikte çalıştık, bilmediği bir dilin kelimeleri zor yerleşir insanın ağızına, Şener Şen büyük oyuncu, çabuk kıvırdı işi.

Çoğu Yavuz Turgul’un gösterdiği hassasiyeti göstermedi ne yazık ki bugüne kadar, o yüzden sinemada ve edebiyatta Kürtler bahsine dair bir yığın sahne, o hayatı bilenlerin hafızasında “komik birer sahne” olarak yer aldı.

*

“Total” için yapılmış televizyon dizilerine ilişmeyelim bile… O dizilerde “grotesk Kürtler”var, sanki hepsi İtalyan, kara kara jipleri var, kara kara gözlükleri var, jilet gibib Milano stili kıyafetleri var, sırrım gibi delikanlılar, saray kıyafetleri içinde Kadıköy ağzıyla Türkçe konuşan güzeller güzeli kızlar var; her ne kadar o dilin bazı kelimelerini ağızları büze büze kırsalar bile hiç birisi “ğe”den biraz daha sert “x” sesini çıkaramıyor. Yalnız o oyuncular mı, hepinizin tanıdığı ultra entelektüel bir ahbabım Ehmedê Xanî’yi “Ahmed-i İksani” diye okuyordu ta ki ben uyarıncaya kadar.

*

“Total”e arada bir laf çakan “Bir Başkadır”da da “Kürtler” var ve Kürtçe iki şarkı var.

Her şeyden önce hakkını teslim etmek lazım: Kürt sinemacılar hariç, televizyon için iş yapan bir Türk sinemacısının Kürtlere en sahici yaklaşımıdır bu dizi. Berkun Oya elinden geleni yapmış, nasılsa herkes bu meseleyi derinlemesine bilmiyor, yuttururum diye başından savmamış, sahici bir şey yakalamak için ter dökmüş.

Sanatta sahicilik; gerçek hayatı alıp sanatın gerçeği haline getirmek, sanatın gerçeğini de tekrar başa döndürerek hayatın gerçeği gibiymiş gibi alıcısına gösterip onu ikna etmektir.

*

“Gülan” (keşke “Gulan” olsaydı, anlamı “Mayıs”tır, “Gülan” bana Kürtçede bir şey çağrıştırmadı) kardeşi “Gulbîn” ( “Gül kokusu” demek) ikisi aynı Kürt anne babadan olma ama birisi Mars’ta, öteki Venüs’te doğmuş, büyüymüş gibi… Başı kapalı “Gülan” Kürtçe biliyor, çünkü oynayan oyuncu Kürt… Başı açık “Gülbin” bilmiyor çünkü oyuncu Kürt değil. Fiziksel yakınlıkları da yok, birisi kara kuru, öteki sarışın mavi gözlü… Birisi “Diyarbekir küçelerinde” büyüymüş Dicle Üniversitesine göz dikmiş ama gidememiş gibi, öteki ise İzmir Konak’ta doğup Kordunboyu’nda büyüymüş, Boğaziçi’ne girip gençliğini Mis Sokak’ta solcu gençler arasında geçirmiş gibi. Gülan’ın kocası Nazmi Kırık Diyarbakırlı bir Kürt oyuncu, (benim “Kürt kontenjanımdan”, Yılmaz Erdoğan onu “Organize İşler”de oynatmıştı “Bay bay hepiniz, bay bay lolınız, beni takqip ediniz” repliği onundu, o filmle bilindi, oysa birçok Kürtçe filmde rol almıştı daha önce) tam da Gülan’ın kocası olacak bir tip, ona diyecek yok.

Sahiden; böyle bir ailede büyüymüş olan Gülbin, o ne iş yaptığı belli olmayan, kadınlara sadece birer “seks objesi” muamelesi yapan tuhaf herifi nerede bulmuş olabilir? Herifin “Kaktüs”e uğradığını hiç sanmıyorum!

Gülbin için “HDP’li” falan gibi bir yığın yorum okudum bir sürü yazıda. HDP’li kadınların çevresinde böyle herifler varsa, “Türkiyelileşmek” için fazla çaba göstermelerine gerek yok, zaten çoktan “Şanzelizelileşmişlerdir” demek!

Yatalak kardeşleri ise konuşmuyor ama canım Öner Erkan döktürüyor. “Bundan 35 sene önce annenin karnına gelen bir tekmenin” eseridir o. Demek ki annesi o tekmeyi “1984’te falan yemiş, yani PKK’nın Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla resmen savaşı başlattığı yıl… Oysa o savaşın başlamasıyla atılmadı o tekme. Zira o zamanki Başbakan Turgut Özal,patlayan “ilk kurşunu” hiç önemsemedi, devlet birkaç yıl “üç beş çapulcunun eşkıyalıkları” olarak gördü meseleyi. O tekmenin geçmişini ararsak eğer kuşaklar öncesine gideriz ama filmimize bir sahicilik katılsın istiyorsak, 12 Eylül darbesi o tekme için daha uygun bir zemin olurdu, zira darbeden hemen sonra Diyarbekir Cezaevi faciası çıktı, jandarmaların erkeklerin cinsel organlarına ip bağlayıp karılarının eline o ipi verip köy meydanlarında gezdirmeleri o tarihe rastlar.

Aile büyük şehre göçmüş bir aile olduğuna göre, yerinden yurdundan etme tarihi de daha sonraya, köylerin boşaltıldığı 1993’lere falan tekabül eder.

Kürt ailenin ebeveynlerine gelince… Dizinin erkek kahramanı da askerliğini orada komando olarak yapmış; aile Tatvanlı… Anne baba belli ki oradan getirilmiş amatörler, şivelerinden belli, güzel Botan ağzıyla konuşuyorlar. Burada da bir sorun çıkıyor, babanın Kürtçe ağzı farklı, Kürtçe konuşan tek kızları Gülan farklı bir ağızla konuşuyor. “HDP”li dedikleri Gülbin ise hiç Kürtçe bilmiyor. Tuhaf değil mi, ailenin Kürtçe öğretmediği kızları “Kürtçü” olmuş, su gibi Kürtçe konuşanı ise “kardeşine tekme atanların safına…” düşmüş! (“Kürtçe anlıyorum ama konuşamıyorum” falan mı diyordur Gülbîn Beyaz Türk arkadaşlarına?)

*

Ailenin en mutlu anlarından birisi hep birlikte Kürtçe şarkılar söyledikleri sahnedir.

Hem Türk hem de Kürt halk müziğinde gelenektir, uzun havadan sonra mutlaka şöyle oynak bir havaya gelir sıra. Keder dağıtır, neşe esastır bizde, ne de olsa şenlik toplumuyuz, “İşkencede günlerce/özgürlük mahkumları” şarkısı eşliğinde bile halay çekenler var!

Baba “Gulê marumê”ye asılır önce. (Dewran e/ Gulê mahrûmê dewran e.) Bir Evdalê Zeynikê stranıdır söylediği...

Evdalê Zeynikê’yi Kürt halk kültürüne aşina herkes yakından bilir. Serhat bülbülüdür, Şakiro geleneği ondan devralmıştır. Dengbêjlerin piridir. Kanadı kırık bir turnaya (quling) söylemiştir stanlarını, bir de biricik aşkı, karısı “Gulê”ye…

Yaşar Kemal, Evdalê Zeynikê’yi “Kürtlerin içinden çıkmış bir Homeros” olarak görür. Bir de ailesi Çukurova’ya gelmeden önce Van Gölü kıyısındaki evlerine sık sık geldiğini söyler Evdalê Zeynikê’nin, büyükleri böyle anlatmış ona. O yüzden, “Ben Evdal’ın diz kırıp destanlar söylediği bir evdenim” diye övünür, destancılığını buna bağlar. Romanlarında fırsat buldukça araya sıkıştırır Evdal bahsini, bir de merak eden olursa eğer, benim Türkçeye çevirdiğim, yakın bir zamanda Sel Yayıncılık tarafından yayınlanan Mehmed Uzun’un “Evdalê Zeynikê’nin Hayatından Bir Gün” romanını okuyabilir, şiddetle tavsiye ediyorum.

Tıpkı Homeros gibi, Evdal’ın da yaşayıp yaşamadığı bir muammadır!

*

Arkasından gelen, ailenin diğer bireylerinin de katıldığı “malan bar kir” veya “Dînarê”stranına gelince… Yine diziyle ilgili yazılan bir sürü yazıda “Dersim Katliamını anlatan türkü” diye bahsi geçti. Değil, bu şarkının Dersim’le, katliamla falan hiçbir alakası yoktur! Alakası var diyen, sallıyor! Vakti zamanında birileri bu yanlış bilgiyi internette bir yerlere kaydetmiş, yanlışlık oradan geliyor.

Şarkı bir “heyranok”tur, “heyranok”un Türkçedeki karşılığı “mani”dir. Delikanlılarla kızlar karşılıklı söylerler. Bir “yaz aşkı” şarkısıdır. Göçerin “yaz aşkı” şehirlininki gibi “sayfiyelerde” değil, yüksek dağ başlarındaki yaylalarda başlar. Yazları orada geçirir köylüler. Orada karşılaşır delikanlılarla kızlar. Seher vakti, güneş yüksek tepeleri hafif bir kızıllığa boyadığında ya pancar toplamaya ya da sürü gütmeye gitmiş olan kızlarla oğlanlar uzaktan birbirine “heyranok” söyler, ilanı aşk ederler. Ayrılık vakti, sonbahara doğru çadırların sökülüp köye dönme zamanının geldiği andır.

Göç kervanı yola çıkarken Delikanlı seslenir: (Dînar bir kız ismidir bu şarkıda.)

Malan bar kir çûne waran

Dînê lê dînê lê Dînara min

Goştê me xwar mişk û maran

Keçê lê rîndê lê hewala min

(Evler yüklendi, yayla zamanı

Deli kız, deli kız, Dînar’ım benim

Fareler, yılanlar yedi etimizi

Kız, güzel kız, arkadaşım benim)

Karşı yamaçtaki Kız cevap verir:

Ez sewî me ber desta me

Delalo delalo delalê min

Brîndar im lo bê xwedî me

Hewalo hewalo hewalê min

(Yetimim ben, bakıma muhtacım

Yakışıklım, yakışıklım, yakışıklım

Yaralıyım hep sahipsizim

Hayat arkadaşım, hayat ortağım)

Sıra gelir Delikanlı’ya:

Malan bar kir koç bi rê ket

Dînê lê dînê lê Dînara min

Dilêm eşiya lê agir pê ket

Keçê lê rîndê lê bermaliya min

(Evler yükledi, kervan düştü yola

Deli kız deli kız Dînar’ım benim

Kalbim ağrıdı, kor düştü yüreğime

Ah güzel kız, evimin kadını)

Kız cevap verir:

Jana te ya dil jana min e

Delalo delalo delalê min

Ger min nedin te guneha min e

Hevalo hevalo hevalê min

(Gönlündeki o sızı benim sızımdır

Yakışıklım, yakışıklım, yakışıklım

Kavuşmasam sana yazık olur bana

Arkadaş, arkadaş, arkadaşım benim)

“Heyranok” böyle uzayıp gider. Bu stranı Şivan Perwer meşhur etti. İlk defa 1980’li yılların başında, sürgünde Almanya’da tertiplenen “devrimci gecelerde” Melike Demirağ’la birlikte söylediler. Daha sonra 1985 yılında aranjörlüğünü Şanar Yurdatapan’nın yaptığı “Türkülerimiz Kardeştir” (Stranên me dostin) albümünde okudular. Melike Demirağ’ın Kürtçe telaffuzu ise mükemmeldir bu arada.

*

Yazıyı “malan bar kir”la ilgili bir de anekdotla süsleyelim bu vesileyle…

90’lı yıllarda konserlerde Kürtçe şarkı söylemenin yasak olduğu dönemde, bazı sanatçılar bu yasağı bir iki parçayla kırmaya çalışırlardı. Ferhat Tunç da bir Anadolu şehrinde, yanlış hatırlamıyorsam Kayseri’de verdiği bir konserde bu şarkıyı söyler, konserden sonra onu alıp karakola götürürler. “Kürtçe bir şey söyleniyorsa mutlaka bölücülük yapılıyor”algısı hakim o zaman… Karakolda Ferhat Tunç’a şarkının sözlerini Türkçeye çevirmesini ister komiser. Ferhat Tunç Zaza, “Kürtçe bilmiyorum. Ezberlediğim kadarıyla size tercümesini söyleyeyim” der.Türkçesini söylemeye başlar:

“Evlerimizi yükledik / Yaylaya gidiyoruz / De loy loy, de loy loy can.”Komiser ve polisler kahkahayı basar, komiser sinirlenir, “bizimle dalga mı geçiyorsun” diye azarlar onu, inanmazlar. Yapılacak bir şey yok, en iyisi Kürtçe bilen bir polis bulmak… Allah’tan böyle biri var, gece yarısı yatağından kaldırıp karakola pijamasıyla getirirler Kürtçe bilen polisi. Memur uykusu bölündüğü için sinirlidir. Komiser, “Hadi oku bakalım” der, Ferhat Tunç okur:“Malan bar kir/Çûne waran lê...”

“Kes” der komiser, Kürtçe bilen polise döner, “Tercüme et” der. Pijamalı polis tercüme eder:

“Evleri yükledik / Yaylaya gidiyoruz...” deyince gerisini orada bulunan polis korosu tamamlar:

“De loy loy, de loy loy can!”

*

“Bir Başkadır”ın “Kürtlerle” ilgili kısmının dizinin en sorunlu kısmı olmasının sebebi, yazının başında sözünü ettiğim o “dil” meselesi yüzündendir.

Dil beladır, bütün kusurları örttüğü gibi bütün kusurları da gösterir. Sırrı faş eden dildir, dil bölücüdür, dil acımasızdır, dil bağışlamaz, dilin kusurunu başka bir organ örtemez.

Kürt yazarların, şairlerin, sinemacıların Türkçede bu kadar başarılı sanat eserleri vermelerinin sebebi dile, yani Türkçeye olan hakimiyetlerinden gelir. Türk sanatçıların Kürtler bahsine gelince “cehalet kuyusunda” debelenmelerinin sebebi ise Kürtçeyi bilmemelerindendir.

Kürtçe bilmeden “sıkı Kürtçülük” yapan politikacıların da bize o kadar “antipatik” gelmelerinin sebebi de budur.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!