Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Herkese memleketinin suyu güzel gelir. Bir yerden uzak bir yere gittiği zaman ilk olarak suyun tadını fark eder insan. Değişen suyun tadı, insana memleketinin suyunu özletir.

Oysa su her yerde aynı sudur ama tadı her yerde aynı değildir.

Bunu ilk defa, köyden şehre geldiğim gün fark etmiştim ben de.

Şehir suyu böyle demir gibi ağır bir şeydi. Ağzımda bıraktığı paslı bir tat kalmış aklımda.

Sonra o küçük şehirden İstanbul’a geldim. Bu kez İstanbul’un suyuna alışmam zaman aldı.

Bir yere alıştıkça onun suyuna da alışır insan. Belki de ilk alışkanlık suyla başlar. Bir yerin suyuna alışırsanız orası sizin memleketiniz olur yavaş yavaş.

Zorunlu sürgünlerin yaşadıkları yerin suyunu hiç beğenmemeleri, oraya alışma korkusundan kaynaklanır. Oranın suyu onlara iyi geldiği gün, özlemini çektikleri memlekete dönüş yolu da yavaş yavaş kapanır.

*

Irmak kenarında bir evde doğmuşum. Irmağın ırmak olduğunu anladığım gün, ırmak bizim eve uzaktı. Ben büyüdükçe ırmak evimize yaklaştı. Sonra bir erken bahar günü, böyle yoluna çıkan her şeyi, ceviz kütüklerini, söğüt gövdelerini, kenarında bulduğu her şeyi azgın dalgalarına katıp geldiği bir seher vakti terk ettik evi; ırmak o yıl o evin içinde yaşanan her şeyi sularına katıp götürdü. Bir sürü meyve ağacının olduğu bir bahçemiz vardı; onu da…

Yaz gelip ırmağın suyu azaldığında, onun yatağında alıp götürdüğü şeyleri aradığımı hatırlıyorum.

Gözümüzün yaşına bakmaz su, bildiğini yapar.

Akışkan bir şeydir su. Başına buyruktur. Senin istediğin yöne değil, kendi istediği yere gider. Karşısına çıkan her engeli, ne yapar eder aşmanın bir yolunu bulur. Engeli aşamasa da etrafından dolanır ama mutlaka bir yol bulur.

Çocuklarına, “aşamadığın engelin etrafından dolan, tıpkı su gibi” diye öğüt verenler, onlara doğru yolu göstermiş demektir.

*

“Kimi avuçlarında içer suyu

Kimi anılarından

Kimi su içirir çocukluğuna

Korkmuş ellerinin yalnızlığından

Kimi sözcüklerden su içirir aşka

ayrılığa yollarken

arkasından su dökmek yerine”

Haydar Ergülen’in ettiği gibi “suya” dair kelam etmeyen, suya dize düşürmeyen çok az şair vardır yeryüzünde. Bizdeki eskilerden başlarsak, “şu ada senin, bu ada benim”diyerek “yelkovan kuşlarının peşi sıra” sularda dolaşan, suyu “özgürlüğe açılan mavi bir pencere” olarak gören, su gibi berrak, sadeliğini sudan alan mısraların yazarı Orhan Veli ta 1933 yılında, “İnkılap”ın 1. sayısında şöyle bir şeyler yazmış suya dair, kıyamadım hepsini alıyorum buraya:

“Elimde bir bardak su… bardak cam, su berrak… dudaklarım yanıyor susuzluktan. Gözlerimi ve dudaklarımı camın parlaklığında görüyorum. Su…

Renksizlik, suda renkten renge giriyor. Su renksiz.. Su berrak, su renkli, su parlak.. Gölgeler, çizgiler düz ve keskin..

Bardakta su.. Bir umman görüyorum bardakta, dudaklarım yandıkça susuzluktan.. Bir ırmak, bir çağlayan..

Renksizlik içinde renklerin ahengi var.. Su, renkler kadar efsaneli. Su, ondokuzuncu asır şairinin seferi kadar hülyalı.. Su, hakikî sevgilinin kalbi kadar saf, gözlerinin rengi kadar berrak.. Su, rüya kadar tatlı.. rüya kadar.. rüya.. rüya gibi canlanıyor gözümde su.

Çizgiler kayboluyor. Buğu rengi bir hayâl.. Su canlı bir hayal oluyor. Cam bardağın parlaklığında bir şahsiyet görüyorum. Susuzluk, suyun ıslak ve kırmızı dudaklarında kıvranıyor… Kendi iştiyakımı, hayal olan suyun hislerinde duyuyorum. Susuzluktan yanan çatlak dudaklarıma onun ıslak ve kırmızı dudaklarından bir damla hayat aksın diye.

Hayâlî… içiyorum..

-Dudaklarımda serinlik, damarlarımda alev.. Sinirlerim yanıyor.. Dudaklarımın ıslaklığını ve yumuşaklığını bütün uzviyetimle doya doya.. Hayali.. içiyorum.”

*

Şiirlerinde “su yüzlü çocukların” dolaştığı, “soğuk su tadında kadın yüzleri”nin arzı endam ettiği Edip Cansever’in şiirinde ise zaman zaman “suyunu beğenmeyen, onlara öfkeli balıklar” dolaşır durur, şu mısralar da onun:

“Sordular -anımsıyorum-

Bir gün

Neyle örtülmüş ki su

Suyla demiştim -elbette suyla-

Ya yaşam

Bir başka yaşamla, bir başka, bir başka, bir başka

Oysa bütün yaşamlar bitti.

İlkyazlar ve bütün başlangıçlar

Sular

İnsanlar gibi duruyor aklımda.”

*

“ben sularda batan bir ışık gibi

sularda sönmek istiyorum”

diyen Nazım Hikmet ise, “su başında" durur, "o, çınar ve kedi…” Suda suretleri çıkıyor, onun, çınarın ve kedinin… sonra ömürleri katılıyor onlara.

“Önce kedi gidecek

Kaybolacak suda sureti

Sonra ben gideceğim

Kaybolacak suda suretim

Sonra çınar gidecek.”

*

Van’ın Müks kazasına giderseniz su tutar sizi. Şehrin sırtını verdiği, dünya yıkılsa yıkılmaz gibi duran dağın karnından bir su fışkırır. Kasabayı yararak akar… Binlerce yıldan beri… O kadar su nereden geliyor, coşkusundan neden hiçbir azalma olmuyor bilinmiyor. Bilinen doğduğu günden beri aynı şarkıyı söyleyen suyun bu hali bir mucizeyse, o suyun kenarında yaşamış bir şairin kaleminden çıkan her mısra da birer hikmettir.

“Feqiyê Teyran” demiş kendine o şair. “Olsam olsam bu suyun kenarında suyun sesine benim bilmediğim bir dilden eşlik eden kuşlara talebe olabilirim” diye düşünmüş olmalı, o yüzden kendine “Kuşların Talebesi” diye bir mahlas seçmiş. Uzun şiiri “Av û Av”ı (Su ile Su) biliyordum da Müks’ü ve içinden geçen, şairin bakıp bakıp şiirler yazdığı berrak, köpük köpük o suya neden “Taet dikî şev û rojê” (İbadet ediyorsun gece gündüz) dediğini bilmiyordum.

Suyun sesi bencileyin cahilin kulağına şarkı, kudretli şaire ise “ibadet” olarak gelir de ondan.

Bunun böyle olduğuna, şairin mezarı başında durup suyun sesine kulak kesildiğimde farkına varmıştım ben de.

*

Romanlarında çokça geçen Savran Suyu için Yaşar Kemal, orada yaşayan halkın şöyle dediğini yazar:

“Savran Suyu öyle aydınlık bir sudur ki dibine Kuran düşse okunur.”

Suyu böyle olan bir pınar benim çocukluğuma da sızdı. Gare Dağları’nın (Ne çok lafı edildi son günlerde bu dağın. -Rehine katleden, lanetin fermanını boynuna asar, bu yüzden dünya durdukça bir lanetli katil olarak, o lanetin pençesinde esir kalır-. Bu dağın adı ne bizim matbuatta geçtiği gibi “Gara” ne de gördükleri her “e”nin üstüne bir şapka koyup o kelimeyi Kürtçeleştirdiğini sananların yazdığı gibi “Garê”dir, o dağın adı “Gare”dir “Gare”… Ağrı Dağı mıntıkasından başlar, Hakkari sınırı boyunca Dihok'a uzanır, oradan da Suriye’ye varan bir uzun silsiledir, sınırın bu tarafında kalan kısmı bizim yaylamızdı) tepesinde, Musul ovasında zikzaklar çizerek akan Dicle’nin sularına düşen güneş ışığının yansımaları bize kadar geldiği o en yüksek noktadaydı pınar; “Kanika Teyran”, yani “Kuşların Pınarı”ydı adı, öğleden sonra akbabalar, şahinler, doğanlar inerdi başına, suyundan içerdi, su savaşı çıkardı aralarında (bu hallerini 90'lı yıllarda bir metin olarak yazdım, Kardeş Türküler’den Vedat Yıldırım besteledi daha sonra, “Siya Şahperan” (Kanatların Gölgesi) adıyla muhteşem bir senfonik şarkı olarak duruyor yazının sonunda, isterseniz dinleyebilirsiniz), biz de uzaktan seyrederdik, savaş bittikten, her kartal pınarda payına düşen suyu içip kanatlarını açıp dağın sonsuz boşluğuna kendini bıraktıktan sonra biz çocuklar gider, kavga sırasında düşen kartal tüylerini toplar, annelerimize götürür, onlar da o tüyleri kilim yaparken yaptıkları rengarenk kök boylara batırır, kışın babalarımız, ağabeylerimiz düğünlere gittiklerinde bu renkli kartal tüylerini süs olsun diye başlıklarının arasına takarlardı.

Nedendir bilinmez, kartallar ille de “dibine Kuran düşse okunur” dedirten o pınarın suyundan içer, yetmez o su yüzünden cenge durur, birbirlerinin tüylerini yolarlardı.

*

Damla damla akar kalbi ferahlatır. Göze bulanır yaş olur su.

Girdiği her kalıbın şeklini alır.

Suyuna alışırsanız eğer bir yerin, orası memleket olur.

“Su gibi ömrün olsun” bir dilektir, ömrünü tamamlarken de bir yudum su ister insan.

Çünkü her şey suda oldu, kainat da mahlukat da...

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00