Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Yaşar Kemal, 1960’ların sonunda “Tek Kanatlı Bir Kuş” adlı bir roman yazar ama nedense 2013 yılına kadar yayınlamaz onu. Yazarı, romanının ana temasını şöyle anlatır:

        “Ben hep korkudan korktum. O yüzden bu kitapta da korkuyu anlattım. Kayseri’de askerlik yaptığım kasabanın üzerinde büyük bir taş vardı ve bütün kasaba bu taşın üzerlerine düşeceğinden korkuyor, düşmesin diye taşı demir zincirlerle bağlıyorlardı. Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin derdim.”

        Kasaba halkı senelerce “korkuyu beklemiş” demek.

        *

        Korkuyu beklemek korkudan daha beterdir. Korkunun kendisi değil, onu beklemek ruhu kemirir. Feleğini şaşırtır insana bu duygu, korkunç şeyler yaptırır. Edip Cansever’in dizeleriyle İçimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar / Bir yarasa ayaklanır” böylesi zamanlarda.

        Türk edebiyatında bu hissin adını koymak Oğuz Atay’a düştü.

        Bilmediğimiz, görmediğimiz şeyler korkutur bizi. Bir yerde bir şeyler kaybetme ihtimali varsa, orada korku var demektir.

        *

        Asırlardan beri bu his insanı kovalayıp duruyor. Ve insan bütün hayatını bu his etrafında biçimlendiriyor. Geliştirdiği bütün silahların sebebi bu duygudur. Bir şeyden korktuğu için başka bir şeyden vazgeçiyor insan. Kaybederim diye, birisini sevmekten imtina ediyor mesela.

        REKLAM

        Sadece insan mı? Devletler de aynı şekilde…

        “Bana zarar verir” korkusuyla vatandaşlarını cendereye sokar devlet başı olur olmadık zamanlarda; korkularıyla baş etmek için “hayali düşmanlar” yaratır kendine bazen tıpkı insanlar gibi.

        *

        İktidarı kaybetme korkusu, en az korkuyu beklemek kadar beter bir histir. İktidarı devamlı kılmak, onu güçlendirmek, açıktan gedikten sızıntıların önüne geçmek için Osmanlı “kardeş katlini mubah gören” bir nizamla varlığını idame ettirdi birkaç yüzyıl boyunca.

        Devletleşmemiş ilkel topluluklarda da vardı bu korku. Belki de devlet denen örgütlenme biçimine genetik olarak onun atası sayılan bu tür toplulukların davranışları sirayet etmiştir.

        İktidarda olan; hangi yönetim biçiminde olursa olsun, “tek insan” olmak ister. Yerini kimseye kaptırmamak için yaşanabilecek en uzun hayat neyse onu yaşamak ister muktedir. Hatta içlerinden bazıları kendilerini ölümsüz sayar. Bir süre sonra onu ortadan kaldıracak bir sürü düşman saptar etrafında. Her şeyden kuşkulanır, her şeyden korkar. Ölümden kurtulmak için, sonunu getirme ihtimali taşıyan hiç kimseyi etrafında istemez, hepsini ortadan kaldırmanın yollarına bakar. (Stalin’in; Troçki korkusuyla baş edebilmek için 800 bine yakın insanı katlettiği söylenir.) O “tehlikeli hasımlar” var oldukça o kendini güvende hissetmez. Bir süre sonra kendisini koruyan muhafızlarından da korkmaya başlar.

        Bu duygu olmasa, kim kardeşini boğdurabilir ki… Ya oğluna kıymak? Bunu hangi duygu yaptırır insana?

        REKLAM

        Misal, 3. Murat Osmanlı tahtına oturduğu 22 Aralık 1574 günü, aynı anda beş erkek kardeşini boğdurur. Sonra da diktirdiği kürkünün sol yanına, kalbinin üstüne gelen yere beş kement resmi yaptırır ki, bunlar kardeşlerini boğdurttuğu kementlerdir. Bir de Boğaz’da kayık sefasına çıktığında, kardeşlerinin tabutlarını sandalın arkasına bağlatır, onlara güzelim İstanbul Boğazı’nın havasını aldırır bütün çaresizliğiyle.

        Onları boğdurtarak korkuyla baş etmeye çalışmış ama bir yandan da kardeş sevgisi denilen bir şey var serde.

        “Lokman Hekim’de şifalı bitkilerin birbirinden tuhaf adlarını merakla okurken kavanozlardan birinin önünde sıtmaya tutuldum. Sıtma kan devranını durdurur mu bilmiyorum ama bu içimin üşümesine sıtma demem gerekiyor galiba. Kanımı donduran şey KardeşKanı kavanozuydu. Ahududunun, zencefilin, böğürtlenin, adamotunun yanında tüyler ürperten bu nesne acep ne ki diye düşünürken ürpertiyle hangi derde deva olduğunu sordum: ‘Korku için,’ dedi aktar, ‘korku için’”. (Mustafa Şahin, Gömleği Yalnız, YKY)

        *

        Elias Canetti’nin bir denemesinde anlattığı bir hikaye kalmış aklımda. İlkel topluluklarda da benzer uygulamalar var. Korku ilkel-modern dinlemez ki.

        Afrika’daki Zulu topluluğunu kurucusunun adı Şaka’dır. Çok cesur olan Şaka’nın en büyük korkusu günün birinde bir erkek çocuk sahibi olmaktır. 1200 karısı vardır Şak’nın ve resmi unvanları “kızkardeşler”dir kadınlarının. Kadınların gebe kalmalarını yasaklar Şef, yasağı çiğnemenin cezası ölümdür. Bir tek annesini sever Şaka ve sadece onun nasihatlerine kulak verir. Annesi bir erkek torun hasreti çeker. Gelinlerden birisi gebe kalır, kadın onu yanına alır saklar ve bir erkek çocuk doğurmasına yardım eder. Çocuk birkaç yıl ninesinin yanında büyür. Bir gün Şaka, aniden annesini görmek ister, habersizce kalkar gider ona. Bir de bakar ki annesi evin önünde bir erkek çocukla oynuyor. Çocuğun kendi oğlu oluğunu hemen anlar. Öfkeyle ona doğru gider, annesini şaşkın bakışları, çocuğun çığlıkları arasında tutar onu, gırtlağını sıkarak oracıkta öldürür.

        REKLAM

        Bu korkunç cinayet bile Şaka’nın korkusunu bitiremez. Henüz 41 yaşındayken erkek kardeşlerinden birisi tarafından öldürülür.

        *

        Doğu’nun tarihi, her alanda baba ile oğul arasında geçen iktidar mücadeleleri tarihidir biraz da.

        *

        Canetti iktidar sahibinin “en güçlü” kişi olmak istemesinin anlaşılır bir tarafını olduğunu söyler, dünya tarihi “dediğim dedik, öttürdüğüm düdük” diyen fatihlerle, kayzerlerle, imparatorlarla, krallarla, diktatörlerle doludur. Ancak “tek insan” olmak? İşte burada biraz durmak lazım. Duralım durmasına da tarih bu tür adamlar da gördü belirli dönemlerde. (Mussolini, Franco, Hitler, Stalin vb)

        Onları bu çılgın fikre götüren de yine korkuydu.

        *

        Sadece İslam aleminde değil, yedi iklim dört bucakta herkesin namını duyduğu bir ahir zaman seyyahı vardır; İbn Battuta derler adına, literatürde “Rıhletü İbni Batuta” adıyla bilinen, bizde “İbn Battuta Seyahatnamesi” adıyla 2 cilt olarak yayınlanan (YKY) o güzelim kitabında iş bu seyyah, şehir şehir dolaştığı eski dünyanın nice tuhaflıklarını, nice musibetlerini, nice güzelliklerini, nice hikayesini otuz iki kısım tekmili birden anlatır ki tadına doyum olmaz.

        Bundan tam 800 sene evvel bizim buralara da gelmiş, Musul’u, Mardin’i, Nusaybin’i, Diyarbekir’i (o zamanlar da oranın adı “Diyarbekir”miş; böyle yazar seyyah kitabında bu şehrin adını, “Diyarbakır” veya “Amed” diye değil) tatlı tatlı anlatır.

        Tam 73 bin mil, yani yaklaşık 120 bin kilometre tepmiş olan İbn Battuta “Rıhle”de kendi çağının bir tasavvuf haritasını çizer.

        REKLAM

        Yolu Hindistan’a da düşer, Delhi’yi anlatırken, Delhi Sultanı Muhammed Tuğlak’a “korkunun yaşattığı” bir hadiseyi anlatır ki, hadise her ne kadar 14. yüzyılda geçmiş olsa bile asri bir tını da taşır üzerinde.

        İbn Battuta’nın seyahatnamesinin bendeki baskının 568. sayfasında anlattığı hadise şu şekilde.

        *

        Muhammed Tuğlak zamanın en güçlü hükümdarıdır. İktidara tutkuyla bağlıdır. Birileri geceleri hükümdarın kabul salonunun duvarları üzerinden içeriye birtakım mektuplar atar. Mektuplarda sin-kaflı ifadeler var ve zarfın üzerinde “Cihan Hükümdarının Başı Adına! Bunu Ondan Başka Kimse Okumaya” yazısı vardır. Sultan her mektupla daha bir irkilir, hiddetlenir, korkar, düşmanları her an iktidarını elinden alabilir, ancak etrafında cezalandıracak hiç kimseyi bulamaz. Aklına bütün Delhi halkını cezalandırmak fikri gelir. Zamanın en büyük kenti olan Delhi’de taş üstüne taş kalmayacak; hükümdar kararlıdır. Ancak Muhammed Tuğlak sıkı bir Müslümandır, adalete önem veriyor, bu yüzden şehirde yaşayan herkesin evini satın alır, belki de tarihte yapılmış en büyük kamulaştırmayı yapar, herkesin parasını eksiksiz öder. Onlara da yeni başkent olarak seçtiği Devletabad şehrine gitmelerini emreder. Ahali önce bu karara direnir, bunun üzerine Sultan tellalları sokaklara salarak herkesin üç gün içinde şehri boşaltmasını ister. Çoğunluk bu emre uyar ama içlerinden bazıları da evlerinde saklanır. Sultan kölelerine şehri aramaları emrini verir. Köleler, şehirde biri kör, öteki yatalak iki kişi bulur, onları alıp huzura çıkarırlar. Hükümdar yatalağın mancınığa konup fırlatılmasını; körün ise Delhi’den kırk konak uzakta bulunan Devletabad’a kadar yerde sürüklene sürüklene götürülmesi buyruğunu verir. Yol boyunca kör adamın her parçası bir yerde kalır ve sonunda Devletabad’a yalnızca bir bacağı varır. Bu hadise üzerine geride kalan ahali her şeyini bırakarak şehri terk eder, şehir bomboş kalır, “içi geçmiş viraneye döner” seyyahın demesine göre. Yıkım o kadar büyük olur ki, şehirde canlı namına, bir kedi, bir köpek bile kalmaz.

        REKLAM

        Bunun üzerine Sultan sarayın damına çıkar. Tek bir kandilin bile yanmadığı sessiz, virane şehre bakar ve şunları söyler:

        “Şimdi içim rahat ve öfkem yatıştı.”

        O an Sultan “tek”tir. “En güçlüden” “tek” insan mertebesine ulaşmıştır. Şehirde yaşayan herkes, köpekler, kediler, eşekler, insanlar kırk günlük uzaklıktadır. Ateş yok, duman yok, ışık yok. Kandiller yanmıyor, ocaklar tütmüyor, çocuk sesleri hak getire...

        Sultan yapayalnızdır. İçi rahattır. Çünkü gözünün gördüğü yerde onun için “tehlike” teşkil edecek hiç kimse yoktur.

        Artık korkulacak hiçbir şey yok!

        Bir süre sonra Sultan ahaliye şehre geri dönme çağrısı yapar ancak bu çağrıya çok az kişi uyar. Delhi o kadar büyük bir şehirdi ki, geri dönenler onu dolduramaz, şehir hep eksik kalır.

        *

        “İnsanların çoğu üç şeyden korkar: Güvenmekten, gerçeği söylemekten ve kendi olmaktan,” demişti Dostoyevski. Uzun bir süre işkencede kaldıktan sonra ser verip sır vermeyen, salıverildikten sonra da “bir daha alırlarsa konuşurum diye” "ideolojisini" şehirde bırakarak, korkudan köyüne çekilip yıllar yılı izini kaybettiren “Aylak Adam”ın yazarı Yusuf Atılgan, “Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden ölürüz,” dedirtmişti kahramanı C.’ye.

        *

        İnsan korkudan korkar. İllete benzer, bir yerden başlar, bütün topluma sirayet eder. Sinsidir, soğuktur, yılan gibi çöreklenir. O yılanın kıvrımları arasından doğrulup etrafına bir çocuk şaşkınığıyla bakan bir milletiz biz. Belki de bu yüzdendir İstiklal Marşı’nın “korkma” diye başlaması…

        REKLAM

        Yine de korku orada hep duruyor, tıpkı Yaşar Kemal’in sözünü ettiği “kaya” gibi… İnsanı asıl korkutan, onun orada olmasıdır.

        Diğer Yazılar