Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ahmet Hakan pazartesi günkü yazısında; “Orhan Pamuk romanında Atatürk’le alay mı ediyor?” dedikten sonra “inceleme ve araştırmaları” neticesinde “alay ettiği” sonucuna vardığını belirtip “Orhan Pamuk ne yapmak istiyor?” sorusunu sordu.

Aslında sorusunun cevabı nettir:

Orhan Pamuk roman yazmak istiyor ve yazıyor, o kadar, gerisi lafı güzaf!

*

“Veba Geceleri”nin bir yerinde (s.380); kardeşi Ramiz (Ahmet Hakan bir “inceleme ve araştırma” daha yaparsa kesin onun da Çerkez Ethem olduğunu ortaya çıkarır) asıldıktan sonra Şeyh Hamdullah’ın (bu şeyhin de kimliği “araştırma ve inceleme” konusudur, Ahmet Hakan onunla ilgili de internet sitelerinde bir “araştırma ve inceleme” yaparsa vahim sonuçlara ulaşabilir) tekkesi, taziye için müritlerin akınına uğrar. Bir yandan da “karantina yasakları” var ama yasakları takan kim.

Ada Valisi Sami Paşa (Ahmet Hakan’a onun kimliğiyle ilgili “bir araştırma ve inceleme yap” dersek, genel yayın yönetmenliğini kim yapacak, haksızlık, işi gücü var, bu arada onca işi gücü arasında 537 sayfalık romanı okumuş olması da takdire şayan, yoksa “araştırma ve incelemelerini Oda TV’de çıkan yazına benzer iddiaları dile getiren bir yazı üzerinden yapmışsın galiba” diyeceğim ki o zaman haksızlık etmiş olurum ona!) “Karantina Neferleri”ni (Bu neferlerin de Kuvay-ı Milliye neferlerine benzeyip benzemediğini araştırarak ve inceleyerek ortaya çıkarmasını yine Ahmet Hakan’ın omuzlarına yüklüyoruz ki işi gittikçe ağırlaşıyor) “Şeyh’i tekkeden alıp bir başka yerde ağırlamak” üzere almalarını emreder.

Uzun zamandan beri planlanan baskın başarılı olur.

“Şeyhin üzerinde beyaz bir ruh gibi bir entari vardı. Saç sakalı sanki daha beyazlamıştı ve bir türlü uyanamıyor gibiydi. Tekke odasının sarımsı bir mum ışığıyla aydınlanan boş duvarında Şeyh’in kartal misali, hareketli kocaman ve kara gölgesi Şeyh’ten on kere korkutucuydu.” (Veba Geceleri, s.381)

Şeyh karşısında kendisini almaya gelen “neferleri” görünce “daha sonra yıllarca aleyhine kullanılacak o ünlü lafını” eder:

Bir hareket mi var? Padişahımız (Ahmet Hakan’ın padişahımızın kimliğiyle ilgili bir “araştırma ve inceleme” yapmasına gerek yok, zira Pamuk’un romanında Sultan Abdülhamit adıyla sanıyla var, işi biraz hafifledi Hakan’ın) hazretlerinin adamları mı bunlar? Mühürlü fermanı, imzalı kağıdı gösteriniz.”

Neferler “vazife” kağıtlarıyla gelmişler. Şeyh gitmek için hazırlanırken yanına bazı eşyalarını ve kitaplarını almak ister. Vazgeçemediği eşyalarının yanında, “Hurufilik üzerine İstanbul’daki şeyh dedelerinden kalma kitaplarını” alır.

Yanına aldığı kitaplar mühimdir. Orhan Pamuk’un romanlarına aşina olanlar bu sayfalardan müthiş haz alacaklar. Zira bu sayfada “dikkatli okurlarıyla” yine bir “edebi oyuna kalkışıyor” oyunbaz yazar.

O oyun şu paragrafta gizli:

(Şeyh) “Gece yatmadan önce vebanın nedenleri ve koruma yöntemleri hakkında İbni Zerhani’nin (ha bu zatın kimliğiyle ilgili “araştırma ve incelemeyi” Ahmet Hakan’a bırakmayacağım, zira bu çok zevkli bir iş, ben yapacağım, adamın işi gücü var, daha birinci sayfayı çatacak, gidecek Cüneyt Özdemir’in deyimiyle “tarla kadar” köşesi için yazı konusu bulacak, sonra gelip birinci sayfayı yapacak!) yazdıklarını okuyordu. Son günlerde, Kitab al-Zulmet çevirisini okumuş, Vuzuh’un bazı sayfalarının defalarca üzerinden geçmişti. Kafası her kelimede, her rakamda ve tabi en çok her harfte yeni bir mana bulan Hurufi sırlarıyla doluydu. Üstelik bu kitaplardan çok fazla okunduğunda, insanın kendiliğinden yaptığı gibi, şimdi kendi kafası da alemde sürekli sırlar ve kelimeler görüyordu.” (Veba Geceleri, s.382)

*

Şimdi İbni Zerhani hakkında biraz malumat:

İbni Zerhani Hazretleri, 1952 yılında İstanbul’da doğdu. Zengin bir ailenin çocuğuydu, Şişli Terakki ve Robert Kolej’de okudu, ressam olmak istiyordu, olamayacağını anlayınca mimarlık mektebini bırakıp gazetecilik mektebine yazıldı. Hali vakti yerindeydi, yani “tuzu kuru”ydu, evde oturdu, “madem boya ve fırçayla resim yapamıyorum, ben de kalem ve yazıyla resim yapacağım” dedi roman yazmaya başladı. Üç roman yazdı ama herkes onu Orhan Pamuk diye biliyordu. Onun “Orhan Pamuk” adını kullanan bir tarihi şahsiyet olarak edebi dünyaya çıkışın tarihi ise 1990’dır. O yıl yayınlanan “Kara Kitap”ın sayfaları arasında boy verdi büyük alim ve o günden bugüne Orhan Pamuk adında bir yazarın kaleminde yaşayan bir tarihi şahsiyet olarak romanlarının arasında gezinip duruyor.

Hazretin en çok bilinen eseri “Kitab al-Zulmet” olduğu halde bu kitap onun özgün eseri değil, Bottfolio nam bir keferenin kitabıdır ki, o Arapçaya çevirmiştir.

*

“Zulmet”, “karanlık” demektir.

İbni Zerhani Hazretleri, “Kitab al-Zulmet”in yani “Kara Kitap”ın İkinci Bölümü’nde karşımıza çıkar. Bu bölümün başlığı “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman”dır. Anıtsal bir parçadır. Ahmet Hakan’ın sevdiği deyimle “çarpıcı”dır. Müthiş bir metindir. Bir sabah kalkmışız ve İstanbul Boğazı’nın bütün suları çekilmiştir. (O vakit Emekli Bahriyelilerin “Yüce Türk Milletine” diye başlayan bildirisine gerek kalmazdı. Bu bölümü “Kara Kitap”ta değil de “Veba Geceleri”nde yazsaydı Ahmet Hakan internet sitelerinde yapacağı “araştırma ve inceleme” sonucu Orhan Pamuk’un Montrö’yle alay ettiğini de ispatlayabilirdi, Allah korumuş!)

“Kara Kitap”ın her bölümünde bir epigraf var. Bu bölümün epigrafı da İbni Zerhani’nin, “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç,” sözleridir.

“Kara Kitap”ın sonunda “EPİGRAFLAR” diye bir sayfa var. Her epigrafın, hangi yazarın hangi eserinden alındığını not etmiş yazar. “Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç,” epigrafını da Bottfolio’nun “Obscuri Libri” kitabının Arapçaya İbni Zerhani tarafından “Kitap-al Zulmet” adıyla çevirdiği kitaptan aldığını söyler Orhan Pamuk.

“Kara Kitap” yayınlandığında, “Aynadaki Kitap/Kitaptaki Ayna” adıyla Defter Dergisi’nde 80 sayfalık çok kapsamlı bir eleştiri yazan edebiyat alimi Orhan Koçak, Pamuk’un bu “tatlı şakasının” sırrını o gün çözmüştü.

“Kitab-ül Zulmet” de “Obscuri Libri” de “karanlık kitap” ya da “kara kitap” demektir. Kitabın yazarı Bottfolio hakkında da Orhan Koçak şu bilgiyi verir:

“Bott, ama folio: Matbaaya giren kağıdın bir kez katlanmasıyla elde edilen iki yaprak ya da dört sayfa, daha genel olarak da, üzerine baskı yapılan ve harflerle dolu olan kağıt…”

“Kara Kitap”ın daha başlarında, İkinci Bölümde karşımıza çıkan İbni Zerhani, kitabın sonunda “Ama, Bunları Yazan Ben” başlıklı On Yedinci Bölümde tekrar belirir ve kitap, yazar Orhan Pamuk’un şu sözleriyle sona erer:

“Çünkü hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet tabii, tek teselli yazı hariç.”

*

Bu durumda “Veba Geceleri”nde Karantina Neferleri tarafından gözaltına alınan Şeyh Hamdullah'ın giderken yanına aldığı kitap Orhan Pamuk’un “Kara Kitap”ı ve “Açıklık, aydınlık” anlamına gelen “Vuzuh”; kitaptaki “aydınlık, ışıktan” mütevellit “Yeni Hayat”ından başkası değildir.

Şimdi; “Veba Geceleri”nde Orhan Pamuk’un “Atatürk’le alay ettiğini” söyleyenler hemen atılıp “saçmalama yahu, o tarihte Orhan Pamuk diye bir yazar var mıydı, Kara Kitap veya Yeni Hayat adında kitaplar yazılmış mıydı, henüz Latin Alfabesine geçmemiştik, seninki de laf” diyebilirler.

Bir romanı roman olarak değil de Emin Oktay’ın ders “Tarih Kitabı” olarak okursanız böyle düşünmekte haklısınız. Birilerinin böyle düşüneceğini daha önceden bilen (Beyaz Kale çalıntıdır diye, Yeni Hayat’ta kuşlar Atatürk heykellerine pisliyor diye adamı tefe koymuşlardı vakti zamanında) yazar, daha kitabının girişinde anlatıcısı Mina Mengerli’ye, “Roman sanatı kendi yaşadığımız hikayeleri başkalarının hikayesi gibi, başkalarının yazdığı hikayeleri de kendimiz yaşamışız gibi yazabilme hünerine dayanır,” dedirterek gardını alıyor ama anlayan, dinleyen kim.

*

Orhan Pamuk bir roman yazmış. Roman 1901’de Akdeniz’de hayali bir ada olan Minger’de geçiyor. Alegorik bir romandır. Milliyetçiliğin bir veba gibi Osmanlı İmparatorluğu’nu sardığı yıllar... Birileri o vebanın önüne geçmek istiyor. Karantina uygulamak istiyor, olmuyor, hastalık kısa sürede her yanı sarıyor. Dağılma başlıyor, her yere düzensizlik egemen oluyor. Bu kargaşada fırsat bulan kendi iktidarını kuruyor. Evet, bir alegori var romanda ama tek başına bizim “alegorimiz” değil. Balkanlar’dan Arabistan çöllerine kadar imparatorluktan ayrılan ayrılana, alegori hepsini kapsıyor… Herkes kendi devletini kuruyor veya kurmak istiyor. Haliyle romanda bir yığın tarihi şahsiyet beliriyor. Kitapta Atatürk’e benzeyen Kolağası Kamil diye de bir karakter de var. Sonra Cumhurbaşkanı olacak. Yanında karısı Zeynep vebadan ölürken, mikrobun kendisine bulaşacağını bildiği halde ona sarılıyor, aşık, güzel bir adamdır, nitekim hastalık ona da bulaşıyor, daha sonra o da ölüyor. Zeynep’in ve onun ölümünü anlattığı sayfalar, muazzam güzellikte sayfalardır, ben hayatımda bu kadar etkileyici bir ölüm anı anlatısı okumadım şimdiye kadar.

Ahmet Hakan haklı, bu Komutan Kamil’in etrafında kargalar da dolaşıyor, (Ahmet Hakan iyice “araştırıp inceleseydi” bu karga hikayesinin çocukluğunda geçen bir hikaye olmadığını görecekti, yoksa romanı okumadı mı?) Evet romanda kargalar var ama eğer Komutan Kamil Atatürk’se onun hayatına kargaları Orhan Pamuk sokmadı ki! Ve eğer Mustafa Kemal’in çocukluğundaki kargalardan bahsetmek Atatürk’le alay etmekse, bunun suçlusu onu ders kitaplarımıza yazanlardır, Ahmet Hakan kargalar mevzuunda hesabı Orhan Pamuk’tan değil, onları küçükken hepimize belletenlerden sormalıdır. Hem bu “karga” sadece Komutan Kamil’i değil, onun yerine geçen Şeyh Hamdullah’ın ölümünden sonra Ada Kraliçesi olan Abdülhamit’in yeğeni, 5. Murat’ın hayali kızı Pakize Sultan’ı da takip ediyor. (Ha bu Pakize Sultan’ın da kimliği “araştırmaya ve incelemeye” değer sayın Hakan, sahiden İsrail’in ilk kadın Başbakanı Golda Meir veya bizim ilk kadın Başbakanımız Tansu Çiller ya da gelecekte Cumhurbaşkanımız olmak isteyen Meral Akşener falan olmasın sakın? İbni Zerhani bu, “Benim Adım Kırmızı”da dediği gibi, "...sakın inanmayın Orhan'a. Çünkü hikayesi güzel olsun da inanalım diye kıvırmayacağı yalan yoktur.")

Ha bu arada roman kahramanlarının kimliğini sorgulamak beyhude bir iştir Sayın Hakan, zira büyük Fransız romancısı Gustave Flaubert’e sormuşlar “Madam Bovary kimdir?” diye, yektan “Benim” cevabını vermiş. Bir de Picasso'nun balık-resim hikayesini vardır bilirsin, şimdi onu da hatırlatmak iyiyce ayıp olacak!

*

İyi edebiyat, bir hikaye uydurmak, uydurduğun o hikayeyi büyük bir ustalıkla kurmak ve biz okurları ona inandırmaktır.

Biz ironiden anlamayız. (“Tehlikeli Oyunlar”da Oğuz Atay, “Hüsamettin albayım! Hamlet yaşasaydı şimdi tümgeneral olmuştu değil mi?” diye soruyor, şimdi Oğuz Atay, Hamlet’le mi yoksa generallerle mi alay ediyor, cevabı “araştırma ve incelemeye”değer bir sorudur.) Her şey düzdür bizim kitabımızda. Akla kara, siyah ile beyaz diye bakarız meselelere. “Ya benimsin ya kara toprağın.” Ara tonları sevmeyiz. Bunun sebebini tasavvuftaki, “Mecaz hakikatin köprüsüdür,” anlayışında arayalım diyeceğim ama bizde “Orhan Pamuk Atatürk’le alay ediyor” diyenlerin büyük bir kısmı tasavvufu “gericilik” olarak addediyor. O da değil! Sevdiğimiz şey doğru, nefret ettiğimiz şey yalandır bize göre. Karşımızdaki kişiyi söylediğimiz bir şeye inandırmaya çalıştığımızda, “valla öyle, gazetede yazıyor,” deriz. Tek referansımız gavur icadı gazetedir ne yazık ki.

Orhan Pamuk’un “Atatürk’le alay ettiğini” Ahmet Hakan gazetede yazdı, daha ne olsun! Gel de inanma!

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00