Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Ölüm, en kötünün de kötülüklerini ilk anda unutturan tek şeydir.

Ne kadar nefret edersek edelim, birisi asıldığı hayat halatını bırakıp kendini sel gibi üzerine gelmekte olan sonsuzluğun büyülü boşluğuna bıraktığında o kişi bizim için “zararsız” birisidir artık, kolay kolay arkasından konuşmayız, en azından ceset henüz soğumamışken yapmayız bunu; zira ölünün arkasından konuşmak günahtır!

Bazı cenaze merasimlerinde, birkaç istisna yaşanmadı değil.

Pür kötülüğü kendine iş edinmiş, yaşarken her şeyleri kendilerine teslim edilmiş sağcı solcu demeden bütün siyasi tutsaklara “sıradan kötülüğün” en korkunç anlarını yaşatmış olan 12 Eylül dönmenin Mamak Askeri Cezaevi Müdürü Albay Raci Tetik’in cenazesi kaldırılırken bir grup ülkücü, “mekanı cehennem, ateşi bol olsun olsun” diye slogan atıp arkasından dua yerine beddua ettiler mesela.

Galiba böyle bir şey ilk defa yaşanıyordu. Nasıl bir kötülük yaşattıysa artık!

Bunun dışında uç bir örnek şu anda aklıma gelmiyor. Hemen hemen bütün cenaze törenlerinde maktulün sevenlerinin yanında ondan nefret edenler de bulunur bazen, onlar da o sırada nefretlerini gizlerler.

Aziz Nesin, “Sondan bir önceki hiçbir görevini yapmayanların, ‘son görevimizi yapıyoruz’ deme ikiyüzlülüğünden tiksiniyorum” diyordu; bu yüzden kendisi için bir cenaze merasimi istemedi.

Sessiz sedasız vakfın bahçesine gömülmeyi vasiyet etti ve öyle oldu.

*

Çetin Altan yaşarken, en az Aziz Nesin kadar ağır saldırılara uğrayan yazarlardan birisiydi. Meclis’te Süleyman Demirel’in adamları üzerine çullanıp bir gözünü kör ettiler Altan’ın. Sonra da kendi arkadaşları “dönek” diye üzerinde tepindiler.

Yaşarken yemediği küfür, edilmedik hakaret bırakılmayan bazı ünlü siyasetçiler, yazarlar, sanatçılar, alimler ölünce aniden kıymetli insan olurlar.

Çetin Altan’a yaşarken hayatı zindan edenler, ölmeden önce söylediği “Hayal ettiğim ülke bu değildi” sözünü kendilerine slogan yaptılar. Sanki “hayal ettiği ülkeyi” anlatan yazılar yazdığı için ona hayatı zindan edenler kendileri değilmiş gibi…

Onlara o hakaretleri edenler, öldükten sonra oturur arkasından “rahmetlinin” ne kadar önemli bir değer olduğunu, nasıl bir boşluk veya miras bıraktığını anlatan ağlak yazılar yazarlar.

Belki de yaşarken, o yazıların üçte birini duysa muhtemelen daha mesut ölecek “rahmetliye” artık hiçbir faydasının dokunmayacağı aşikar olan bu yazılar, sadece o yazıyı yazanın içini ferahlatır, belki de sağlığında “rahmetliye” yaptığı kötülüğe az biraz bir faydası olacağını sanır ama nafile, hiçbir ölü arkasından yazılan bir yazıyı okuma şansına sahip değildir artık.

*

Birisi hariç… Refik Halit Karay… Refik Halit, öldükten sonra arkasından yazılan bir sürü yazıyı okudu. Şöyle ki; üstat bir sefer öldü, sonra dirildi, arkasından yazılan bütün yazıları okudu, yetinmedi onları dosyaladı, böylece sağlığında ona ana avrat düz giden, sürgün yurdunda da rahat bırakmayan, buldukları her fırsatta ona onca hakareti eden yığınla tanıdık tanımadık gazetecinin, yazarın, siyaset erbabının ikiyüzlülüğünü gördü, dostunu düşmanını bir kez daha tanıdı. Yetinmedi, ölümün düşmanlıkları nasıl ortadan kaldırdığına bizzat kendi ölümü üzerinden şahit oldu.

*

Refik Halit, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının başlattığı Anadolu hareketine ilk başlarda inanmadı. Bu girişimi de her melanetin başı olan İttihatçıların yeni bir manevrası sandı. Onunkisi tam bir basiretsizlikti. Sivas Kongresi’ni tertipleyenleri “Sivas kuzuları”, Ankara Hükümetini kuranları da “Ankara keçileri” diye tiye aldı.

Canlıydı, ele avuca sığmıyordu, şakacıydı, yaradılıştan mizahçıydı, kalemi kıvraktı. İşin aslı dönünce, hareketin bir milli kalkışma olduğunu anlayınca memleket dışına kaçtı. Sonradan bir daha yurda dönemeyecek olan “150’likler” listesine girdi, Suriye ve Lübnan’da yaşamaya başladı, orada kitaplar ve gazetelere yazılar yazmaya devam etti. (Ama onun, münevverler arasında pek rastlanmayan bir başka özelliği vardı. Hatasını kabul etme basiretini göstermek… Atatürk, belki de sadece o yurda dönebilsin diye (zira onu çok seviyordu) 150’liklere Kemalistlerin bütün karşı çıkmalarına rağmen af çıkartınca, memlekete döner dönmez bu “hatasını” yüksek sesle ilan etti, büyük “basiretsizliğini” efendice kabullendi.)

O memleket dışındayken de memleket içinde hakkında gazetelerde her gün bir yazı çıktı. Bu haberlerin büyük bir kısmı uydurmaydı. Bir gün barda bir masayı bir aşüfte şerefine şampanya ile yıkamış, bir gün Kürt Mevlanzade Rıfat’la yemek yediği için isyan tertipçisi sayılmış, ertesi gün akla gelmeyen bir olayın kahramanı yapılmıştı.

Aslında biraz da bu durumdan memnundu, zira bu haberler unutulmamasını sağlıyordu.

Yine de yaka silkiyor, “illallah!” diyordu.

Bir gece Lübnan’da, içki masasında bir arkadaşı cebinden bir Cumhuriyet gazetesini çıkarır; gazetede Refik Halit’in ağır hasta olduğu haberini gösterir ona. Haber ölüm arifesindeymiş gibi müjdeli bir dille yazıldığı için ona çok dokunur.

Aklına bir muziplik gelir. Hemen önündeki kağıda bir haber yazar:

“Refik Halit iltihab-ı sehâyadan (menenjit) vefat etti.”

Haberin altına da Halep’te arada bir gazetelere yazılar yazan maarif müdürünün imzasını atar ve ertesi gün telgrafı Cumhuriyet gazetesine çeker.

Yaptığı azizliği unutmuş sonraki gün bir iki arkadaşıyla İskenderun seyahatine çıkar, Kırıkhan’a vardıklarında eline bir Cumhuriyet gazetesi tutuştururlar. Gazeteyi gösteren arkadaşı, “Öbür dünyada ne var ne yok? Pek çabuk döndünüz?” der gülerek. Meğer gazete “malı” bulmuş, haberi hiç soruşturmadan birinci sayfasına koymuş. Büyükçe bir reminin yanına dizilmiş haber şu şekildedir:

“Halep- (Muhabir-i mahsusamızdan) Refik Halit iltihab-ı sehâyadan vefat etti.

Türk edebiyatında çok kıymetli ve yüksek bir mevki sahibi olan genç naşirin (yayınlayan) vefatından, yine edebiyatımız namına, derin bir teessür duyduk. Türk lisan ve edebiyatının tekamülünde başlı başına bir çığır açan ve üstad Ziya Gökalp’in tabirince yegane Türkçe yazan bu muharrir Türk milli edebiyatının temellerini kurmaya çalıştı. Eserlerinin başlıca hususiyeti sadeliğiyle beraber haklılığı, fikirlerini ve hislerini derhal kârinin (okuyucu) gözü önünde tecessüm ettirebilen kudret-i fevkaladesiydi. Denebilir ki muasır edebiyat müntesipleri (mensup olan) arasında Refik Halit ayarında kudretli bir hikayenüvis, onun ayarında yaman bir heccav ve mizahnüvis yok idi.”

O İskenderun’dayken ölüm haberi bir anda bütün memlekete yayılır. Matbuatta peş peşe makaleler yayınlanır, hakkında medhü sena, elem ile keder bütün köşeleri sarar. Bol bol gözyaşı dökülür. Ailesi yasta… Bir an önce hayatta olduğunu duyurmalı ki ailesi bu azaptan kurtulsun.

Yanında doktor arkadaşı Sadullah Sami de var. Ona rica eder, “Tabib-i hususi Dr. Sadullah Sami” imzasıyla İstanbul Matbuat Cemiyeti’ne, “beray-ı tebdil-i heva” İskenderun’da bulunduğunu, hastalığı atlattığını, nekahet devrini deniz kenarında geçirmeye geldiğini bildirir.

*

Hakkında yazılan yalan haberlerden bıkan Refik Halit düşmanlarına bu oyunu 1924 yılında oynar. Bir iki gün içinde Türk matbuatının ikiyüzlülüğünü gözleriyle görür.Uydurma ölüm haberi üzerine pek çok makale çıkar, hatta kaside yazanlar bile olur, misal Üstad Ali İlmi Fani şu dörtlüğü nakşeder:

Yazıldı sağlığında resmin üzerine bir “Hüvel baki”

Hayatında bu da etti tecelli çeşm-i ibretle

Sana ölmüş diyenler namını ihyaya say etmiş

Edeb zinde yaşarken sen kalıp pak-ı millete!

Refik Halit “ölümü üzerine” Türk matbuatında çıkan yazıların tümünü kesip bir dosya içinde saklar. Hemen hemen hepsi övücü yazılardır. Yaşarken ona karşı duydukları öfkeden zerre yoktur bu yazılarda. Tam anlamıyla kör ölmüş, badem gözlü olmuştur!

O dosya şimdi nerede, üstadın her şeyini yayınlayan yayıncısı bulsa da neşretse… Zira hatıratında Refik Halit onlarca yazı içinde sadece bir örnek alır “Bir Ömür Boyunca” kitabına, yazarını belirtmediği o yazı şöyle:

“Edebiyat alemi içinde pek elim, pek hazin ve telafı-napezir bir zıya kaybetmekle nihayet derecede dilhunuz. Refik Halit Bey’in parlak ve mümtaz bir edebi hayatı, yazılarında hiçbir naşirin, bilhassa hiçbir mizahnüvisin yetişemediği kadar kuvvetli, nafiz, cazip bir muvaffakiyet sihri vardı. O ne keskin mizah, o ne ince zeka, ne füsunkar kalem, ne canlı ve ne müşahhas nükte idi! Fakat Refik Halid’in hüviyet-i edebiyesi ve edebiyat aleminde onu ebediyen gurub etmiş görmekten mütevelli elem ve teessür böyle birkaç satıra sığacak kadar basit ve geçici değildir.”

*

Refik Halit’e, hiçbir faniye kısmet olmayan bir şey kısmet olmuştu; ölümünün arkasında yazılanları okumak! Onu göklere çıkaran bütün bu yazıları okurken, bahsedilen kişi başkasıymış gibi onun da gözleri sulanır. Neredeyse kendi kendisi için, “Vah zavallı genç! Gurbet illerinde sönüp gitti, yazık oldu” diye üzülecekti.

Ölmediği haberi, öldüğü haberi kadar kısa sürede yayılınca, ölümü arkasından o matem yazıları yazanların büyük bir kısmı bir anda eski hallerine bürünürler. “Aman ne büyük hata ettik, muhalif bir yazarı göklere çıkardık, hükümeti kızdırdık, derhal eski tutumu almak lazım” diyerek tekrar hücuma geçerler.

*

Refik Halit ölüm üzerinden bir şaka yapmıştı Babıali’ye. Onların görmediği öteki yüzünü de görmek istemişti. Oysa ölüm şakaya gelmez. Ölüm mukadderattır. Ne erken ne de geç gelir. Muharrire göre hayat ölüme kafa yoracak kadar uzun değildir. Yormanın faydası yok, tam tersine zararı var hayata.

Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz ama yine de eften püften işlerle, bir sürü abuk sabukluğa kafayı takarak onu daha da kısaltırız. Biri ölürken, kendi ölümümüzü düşünmeyiz, arkasından yazı yazarken, kısa bir süre sonra onun yanına gideceğimizi getirmeyiz aklımıza.

Oysa herkes payına düşeni yaşar. Ne bir eksik ne bir fazla…

Yine de kendi ölümünün arkasında yazılanları okumak tuhaf bir duygu olsa gerek.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00