Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Mehmed Uzun’un midesinde; ormanda bir sincap, denizde bir ahtapot kendini nasıl büyük bir beceriyle gizleyebiliyorsa, öylesine bir maharetle kendini gizleyebilen “taşlı yüzük” adı verilen o kahrolası urun yeri tespit edildiğinde artık çok geçti. Kanserli hücreler savaşı kazanmış, illet bütün bedenine yayılmıştı.

2006 yılının Haziran ayında ben onu görmeye Stockholm’e gittiğimde, ölüm yolculuğuna çıkmış umarsız hastaların ölümünü kolaylaştırmak için özel olarak tasarlanmış huzur veren bir klinikte yatıyordu; ölümün ilk darbesini savuşturmuş, yavaş yavaş durumu kabullenmişti.

İlk karşılaşmamızda, “ölüm meleğini” bekleyen bir kanser hastası nasılsa öyleydi. Küçülmüştü, el kadar kalmıştı, gözlerindeki aklık büyümüş, alameti farikası olan yüzündeki gülümseme uçup gitmişti.

Ölüm korkusu, önce yüzündeki gülümsemeyi siler insanın!

*

Ve beklemediğim asıl şey onun evinde beni bekliyordu.

Daha önce defalarca gitmiştim o eve, orada gecelemiş, birlikte vakit geçirmiştik. Evi iyi biliyordum. Dört odalı evinin bir odasını kütüphane yapmıştı. Evine gelen her arkadaşını burada ağırlıyordu. Odanın bütün duvarlarını raflarla kaplatmıştı. Her duvardaki raflar başka başka dillerde kitaplara ayrılmıştı.

Üç esas dili vardı Mehmed Uzun’un; Kürtçe, Türkçe ve İsveççe… Romanlarını Kürtçe yazıyordu, denemelerini Türkçe, gazete yazılarını da İsveççe… Haliyle kütüphanesi de bu dillerden çıkmış kitaplarla doluydu. En çok Türklerin çeviri hususundaki hızlarına hayret ediyordu. Dünyanın bildiği önemli bir yazarın yeni bir romanı çıkmaya görsün anında Türkçe çevirisi İstanbul’da piyasaya çıkıyordu. Oysa aynı kitabın İsveççe çevrisi aylar, hatta yıllar alıyordu.

Bir kitap oburuydu Mehmed Uzun. Bu alışkanlığını daha çocukken Siverek’te edinmiş, yaş aldıkça kitap kurdu daha çok ruhunu kemirmişti. Olağanüstü bir edebiyat bilgisi vardı, hemen hemen bütün dünya edebiyatını çok yakından takip ediyordu, çıkan her yazarın kitabını alıp evindeki kütüphanede, diğer dostlarının yanına yerleştiriyordu. Evine gelen misafirlere, dostlarına da o kitapları gösterip onlar üzerine saatlerce konuşuyordu.

Kitaplarını kendinden daha çok seviyordu. Günün birinde ölürse eğer o kitapları yanına alıp götürecekmiş gibi özenli, şefkatli davranıyordu onlara.

*

Eve girer girmez ilk dikkatimi çeken parlak bir beyazlık oldu. Bütün ev tekrar beyaza boyanmıştı. Duvarlarda ressam arkadaşlarının verdiği kıymetli tablolardan hiçbirisi yoktu. Mobilyalar değişmişti. Sadelik egemen olmuştu her yere. Doğrudan kütüphaneye girdim. Oda bomboştu. Ne duvarları kaplayan ahşap dolaplar ne de özenle, şefkatle, sevgiyle o raflara dizilmiş kitaplar vardı orada. Boş bir mağara gibiydi oda. İçerde ses yankılanıyordu. Bütün o kitaplar, içindeki sesler, renklerle beraber aniden sahibini terk etmiş gibi uçup gitmişlerdi. İz yoktu hiç birisinden. Yazar dostlarının imzaladıkları, bazıları yıllardır yanında bulunan o nadir kitapların tümünü evden dışarı çıkarmıştı. Hiçbiri yoktu.

Mehmed hayatı boyunca biriktirdiği, üstüne titrediği bütün kitaplarını evden kovmuştu!

*

Ölüm kapını çaldığında ilk aklına gelen soru, “Neden ben?” sorusuymuş. Evet ya, onca hırlı hırsız, cani katil, suçlu serseri, haydut eşkıya, kötü zalim dururken neden ben? Bu sorunun hiçbir cevabı yoktur, o sırada sıra sendedir, o kadar… Bir de bir yakınımızın kapısını çalmışsa ölüm, bizim de aklımıza ilk gelen soru sebeptir? Sebebini öğrensek ne çıkar ki? Kanser olmuş işte! İnsan bedenindeki milyarlarca hayat ve ölüm hücresinin savaşında denge ölüm lehine bozulmuş, o kadar, bilsen ne yazar?

Bize ölümü getiren sebeple o sebebin hayatımızda yaratacağı fırsatları karşılaştırma imkanımız olsa hangisinden yana tercih yaparız sorusu da yaman bir sorudur. Hayatının bir döneminde uğraşacağın şey senin ölümüne sebep olacak ama o şey seni aynı zamanda ölümsüzler mertebesine ulaştıracak deseler insana; birkaç yıl daha sıradan bir hayat sürdürmek için insanı hep hatırlanacaklar listesine alacak olan o şeyden vazgeçer mi insan? Bence vazgeçmeyecek çok az insan vardır. Hayatın bir saniyesi bile öldükten sonra yaşayacak namdan daha kıymetlidir her insan için. Bir ideoloji, bir inanç, bir fikir, bir ülkü, bir ütopya uğruna ölüme ant içmiş fanatikleri ayrı bir cenaha alıyorum, doktor onlara ne yerseniz yiyin demiş!

*

Mehmed Uzun kitapların var ettiği bir yazardı. Ne edinmişse kitaplardan edinmişti. Genç yaşta çıkılan zorunlu bir siyasi sürgünlükten başka, “feleğin çarkıyla”çok didişmemişti. Birçok yazar gibi, misal Orhan Kemal’in katlandığı parasal zorluklara katlanmamıştı. Ama sürgünlük başlı başına bir eziyettir diyeceksiniz haklısınız, zaten sürgün edebiyatını da ona hediye eden yine kitaplardı. Homeros, Ovidius, Vergilius, Dante, Osip Mandelstam, Boris Pasternak, Anna Ahmatova, Paul Celan, Nelly Sachs, Kurt Tcholsky, Albert Camus, Rene Char, Federico García Lorca, Miguel Angel Asturias, Pablo Neruda, Ahmad Faiz, James Joyce, Marcel Proust, William Faulkner, T.S. Eliot, Tolstoy, Dostoyevski, Sartre, Marquez, Firdevsi, Hayyam, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, Ehmedê Xanî, Celadet Bedirhan, Osman Sabrî, Cegerxwîn, Nurettin Zaza, Musa Anter ve daha birçok öğretmeni vardı. Onların kitaplarından edindiği sermayeyle işini büyütmüştü. Bu yüzden onlara minnet borçluydu. Onlara hiçbir zaman borcunu ödemeyeceğini düşünüyordu. Bundandır onlara gözü gibi bakıyordu, raflarda yan yana dizili kitaplarının önünde her fırsatta duruyor, uzun unun “siz olmasaydınız, ben olmazdım,” diyerek onlara şükranlarını sunuyordu.

Şimdi hiç beklemediği bir anda ölüm meleği kapısını çalınca durup şöyle düşünmüş olmalı… Meleği bu kadar erken gönderen, haydi şu yokuşun başına varmak üzere olan, orada soluk soluğa biraz sonra çıkacak yerde bir nebze nefes alacak olan o genç yazarın canını al diyen bir sebep, bir müsebbib olmalı, sahip olduğu kaderi ret eden determinist fikre göre ölüm durup dururken çalmaz insanın kapısını, bir yerlerde mutlaka bir hata olmalı…

Ve asıl suçluyu bulur.

Onu var eden kitaplar ve onları yazan yazar dostları…

Onları evinden kovarsa, bir daha yüzlerine bakmazsa, belki de Melek duracak, “Sen bütün ömrünü bunlara vererek bir hata yaptın, şimdi onlardan kurtularak hatandan dönüyor, şimdiye kadar onlara ayırdığın zamanını eşine, kızına ve oğluna ayırmaya karar verdin, madem böylesine büyük bir dönüşüm yaşıyorsun, ben de sana bir fırsat daha veriyorum, bakalım o ölü fikirlerden tamamen vazgeçip hayatta sana ihtiyacı olan ailene dönecek misin?” diyecek, o da kasem ederek tam da bunu yapacağını söyleyecek.

Ama ölümünden birkaç ay önce yazdığı “Ölüm Meleğiyle Randevu” adını verdiği denemesinde söylediği gibi, melek kapına dayanmışsa bir kez, oradan zinhar eli boş dönmez.

Bundan sonra ne kadar yaşayacaksa, o zamanını kitaplar yüzünden ıskaladığı, bir anda gözünde “kıymete binen” şeylere ayıracaktı. Meğer ölüm kapıya gelmeden önce kitaplar yüzünden ne çok şeyi ıskalamış! Hiç olmasa kısa bir süre bile olsa “başka türlü bir hayat”yaşayacaktı.

*

Sonra bir mucize oldu. Onu Stockholm’den “hüzünlü şehrim” dediği Diyarbekir’e götürdük, orada yaşamaya dair bir ışık belirdi. Yüzündeki o gülümseme yavaş yavaş geri geldi ve Mehmed Uzun ne yaptı biliyor musunuz?

Uzun süre aç kalmış bir insan nasıl yemeğe saldırırsa, kitaplara tekrar öyle saldırmaya başladı.

Kanser olduğunu öğrenmeden önce Alman filolog, karşılaştırmalı edebiyatın mucidi, Türk üniversitelerinde ders veren, Batı edebiyatının en önemli eseri olan “Mimesis”i İstanbul’da sürgünde yazmış Erich Auerbach’ın macerasından yola çıkarak “sürgünde yeni bir dil yaratmaya” dair bir “Hêviya Auerbach” (Auerbah’ın Umudu) adında yeni bir romana başlamıştı, romandan iki üç paragraf yazdıktan sonra kanser olduğunu öğrendi; o tarihten itibaren iki yıl yaşadı ama bu süre zarfında romanına tek bir kelime olsun eklemedi.

*

Kemal Tahir, Mehmed Uzun’un okuduğundan kat kat daha fazla konuşan bir yazardı. Okuduklarını başkasına anlatmaktı sanki onun işi. Onun da acelesi vardı, o da “yaşamak için” yazan yazarlardan birisiyi ama bir an geldi iki kardeşi, “Artık yaşamak için yazmak zorunda değilsin, bundan sonra sen yazmak içi yaşa, biz sana bakarız” dediler, o da bunun verdiği güvenceyle asıl yazmak istediği romanlara yöneldi. Ama onun için roman başkalarına anlattıklarının bir aracıydı. Hem yazıyor hem de durmadan anlatıyordu. Bulunduğu her toplulukta sadece o anlatıyor, orada bulunanlar sadece dinliyordu. Hatta bir ara etrafında toplanmış olanlara “Tahiriciler” demeye başladılar, o “şeyhti”, etrafına toplanıp anlattıklarını dinleyenler de müritleri…

1970’lerin başında bir gün kanser olduğunu öğrendi. Başta konduramadı kendine, ona kafa tuttu, dostlarına anlattı; onun çapında bir yazara da kanser yakışırdı, nezleden ölçek değildi ya!

Bıçak altına yattı, ciğerlerinden birini aldılar. Ve aniden bütün davranışları değişti. O konuşkan adam gitti, onun yerine tefekküre dalmış suskun bir adam geldi. Etrafını boşalttı, artık birilerine anlatacağı pek bir şeyi kalmamıştı.

Onun evi de Mehmed Uzun’un evi gibi kitap doluydu. Aziz Nesin en yakın dostlarından birisiydi. Bir gün ona; “Arkadaş bu kitapları ne yapacağız bakalım?” diye sordu.

Gerisini mezarı başında yaptığı ve boğazına takılan bir hıçkırıkla yarım bıraktığı konuşmasında Aziz Nesin şöyle anlattı:

“Zengin kitaplığına asıl verdiği değer, her kitaba yazdığı notlardan geliyordu. Bu kitapların her satırında onun düşünceleri vardı. Bir gün zengin kitaplığındaki kitapları inceleyenler, o kitapların satırları arasına yazılmış çok özgün düşünceler, eleştirilerle birlikte çok ağır sövgüler de bulacaklar.”

*

Ayşe Şasa’yı, ilk eşi Attila Tokatlı ile Selahattin Hilav Kemal Tahir’e götürürler.

Ayşe Hanım bir piyes yazmış, piyes pek beğenilmiş, herkes ondan bahsediyor. Bunu Kemal Tahir’e de anlatıyorlar. Kemal Tahir piyesi okumamış ama yine de ona dönüp şunları söyler:

“Bu memlekette maskaralık yaptığın sürece seni alkışlarlar. Ciddi bir iş yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre seç,” der.

Bu söz onu çok etkiler. O günden itibaren onu üzen hiçbir şeyi ciddiye almaz, mürşidini bulmuştur.

*

Ayşe Şasa derin bir buhranın pençesine düşer. Tam bu sırada “şeyhinin” kanser olduğunu öğrenir, bu habere o kadar üzülür ki, o derin buhranı akıl hastalığına dönüşür, delirir, hastaneye yatırırlar. Onun gözünde Kemal Tahir ölümsüzdür, o hiç hastalanmaz, ölüm yanına yaklaşamaz; bu yüzden kanserin mürşidini ondan alacağını anlamasına dayanamaz.

*

Akciğerinden ameliyat ederler Kemal Tahir’i… O Mehmed Uzun gibi ilk suçlu olarak kitapları görmez, ona göre de bir suçlu vardır ama bunu bir davranışıyla veya sözüyle dışarı vurmaz. Başka bir yol bulur, o zamana kadar durmadan konuşmuş, çevresinde bulunan insanlara her saniye bir şeyler anlatmış, kimseden dinleyecek bir hiçbir şeyi olmayan, tam tersine ondaki bilgileri başkasına aktarmakla mükellef gördüğü kendisine bir ceza verir, kanser ameliyatından sonra kesif bir suskunluğa bürünür.

Ayşa Şasa aklını yitirmiş bir halde ona gittiğinde bu halini görüp üzülür. O “konuşkan” adamın böyle bir suskunluğa bürürnerek galiba ilk defa “Acaba fizik ötesi var mı?” sorusunu aklına getirmiştir. Bütün tefekkürü ölüm üzerinedir artık, sadece onu düşünür. Bunu da ima eder etrafına. Bu imalar her geçen gün Ayşe Hanım’ı daha çok üzmeye başlar. Onu o depresif durumdan kurtarmak için durmadan neşeli şeyler anlatır, teselli etmek ister ama bunun tesellisi lügatinde yok, hiçbir şey kar etmez.

Artık ne alimi olduğu, hatmettiği tarih bilimi ne de içtimaiyatın, kapısına dayanmış olan ölüm korkusu karşısında ona en ufak bir yardımı dokunmaz. Ne kadar zor bir durum… Deniz derya bir adam, her şeyi yutmuş yalamış, bilmediği bir şey yok, bu dünyada olup bitenlere dair yapamayacağı izahat yok ama ölüm karşısında çaresiz, eli kolu bağlı, dili lal. Bir ateist için “ölüm ötesinin” olmaması ne kadar korkunç bir şey Allah’ım! Cehennemi bir çıkmaza saplanmıştır!

Bazen sofrada aniden, “Yahu çocuklar öldüğümüz zaman bütün bu birikim kaybolacak; kültürümüz, düşüncemiz, her şey kaybolacak, yok olacağız. Bu dehşet verici bir şey!” demeye başlar. Orada bulunan Ayşe Şasa, zaten çocukluktan beri ölüm korkusunun ağırlığını yanında taşıyan birisi. Kemal Abisinin bu halleri ondaki ölüm korkusunu daha da şiddetlendirir.

Sonra suskunluğu daha da artar Kemal Tahir’in. Yıllarca anlattığı bir hikaye kalmış Ayşe Şasa’nın aklında.

Hapisteyken bir gece hapishane müdürü Kemal Tahir’den bir idam mahkumunun son anlarında yanında bulunması ister. Kemal Tahir idam mahkumunun yanına gider. Adam iki yahut dört rekat namaz kıldıktan sonra oturur. “Şimdi” der Kemal Tahir, “konuşmamız gerekiyor. Sabaha bu adam idam edilecek. Fakat birden fark ediyorum ki, bu adama anlattığım her şey bu dünyada yaşanacak geleceğe aittir, oysa adam birkaç saat içinde ölecek, geleceği olmayan bir adama ben ne anlatıyorum ki, öte dünyaya ait de benim anlatacağım bir şey yok!” İdam mahkumuyla doğru dürüst bir laf bulup konuşamaz Kemal Tahir...

*

Ayşe Şasa buhranları had safhaya ulaştıktan sonra yine akıl hastanesine yatırılır. Bir süre orada tedavi gördükten sonra çıkar Kemal Tahir’i ziyaret eder. Orada çok acayip bir durumla karşılaşır. Hastadır Kemal Tahir, zaten depresyondadır; Ayşe’nin hastalığı da onu çok üzmüştür. Eşi Semiha Hanım hastaneye gelip onu ziyaret ettiği halde Kemal Tahir, onun akıl hastası olduğuna inanmaz; o karışık siyasi ortamda bir şeylerden korktuğu ve korkudan kendine deli süsü verdiğini zanneder. Bu durum Ayşe Şasa’yı dehşete düşürür... Kemal Tahir’in daha ileri derecede paranoyaları olduğunu da hisseder konuşmalarından. “Acaba gizlediğim bir şey mi var? Acaba ben bir şey mi yaptım? Bir kabahatim, bir suçum mu var, bilmediğim bir şeylere mi bulaştım?” Bu vehim ve şüphe feci bir darbe olur Ayşe’ye. Kemal Abi’sini ikna etmeye çalışır, “Ben gerçekten hastalandım!” der; kafasının bir yanı henüz bu kadarına yetecek sağlamlıktadır. Kemal Tahir, gerçekten hasta olduğunu anlar ve müthiş bir üzüntüye kapılır; büyük bir pişmanlık duyar hakkındaki zanlarından dolayı. Hayatı kısıtlanmış iki insan olarak Kemal Abi’siyle balkonda karşı karşıya otururlar.

En son gidişinde Kemal Tahir, birdenbire onun hastalığını sorar; üzüldüğünü ve hastalığı üzerine düşündüğünü, başından geçenlere bir mana vermeye çalıştığını biliyor Ayşe Şasa... Ona döner ve “Dünya çilesinden kaçamazsın, hayatın meşakkatinden kurtulamazsın! İstersen dünyanın en zengin adamının kızı ol, servet insanı çileden korumaz. Biz bu dünyaya çile çekmeye ve pişmeye geldik!” der...

İyice anlar ki, gelmekte olan “ölüm meleğinin” ayak seslerini işitmiş olan Kemal Tahir, materyalist, pozitivist, determinist çizgiden oldukça uzak bir yerdedir artık.

*

Kemal Tahir kanser olduğunu öğrenmeden önce, Timurlenk’le Yıldırım Beyazıt arasında geçen “Ankara Savaşı”ndan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun yeniden silkelenerek ayağa kalktığı “Fetret Devri”ni konu alan ve adına “Topal İhanet” dediği yeni romanından kısa bir bölüm yazmıştır. Tıpkı Mehmed Uzun’un “Auerbach’ın Umudu”ndan bir iki paragraf yazması gibi…

Yıldırım Beyazıt’ın ölüsünün katır ve merkep sırtında Bursa’ya getirilişini anlatan epik bir bölümü bitirdiğinde hastalığının tedavisi için bıçak altına yatar, sol akciğeri tamamen alınır, “kurtulursam romanımı mutlaka yazacağım,” der, ameliyattan kurtulur, ama ondan sonra yaşadığı üç yıllık süre zarfında tek satır bile yazamaz. Tıpkı Mehmed Uzun’un başladığı romanından tek satır yazamaması gibi…

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • Ahmet 2 ay önce Çok yararlı bir yazı..
    CEVAPLA