Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

“Kalpten kalbe giden bütün yollar tehlikelerle doludur, göze almayanlar yolculuğa çıkmamalı.”

Bu cümle aklıma nereden düştü bilmiyorum. Yokuş yukarı, sıcaktan yapış yapış bir halde, soluk soluğa çıkarken birkaç kez tekrarladım cümleyi içimde, aynı yokuştan aşağı inerken de…

Vitrininde bir sürü gelinlik olan bir mağazanın önünde durdum.

Beyaz gelinlikler…

*

Sultan Abdülhamit’in gelinlik denilen şeyi şehzadeliğinde amcası Abdülaziz’le çıktığı Avrupa seyahatinde Fransa’da bir düğünde ilk defa gördüğü söylenir. O anda mı düştü aklına bilmiyorum ama çok sonra 1889 tarihinde evlendirdiği kızı Naime Sultan’a beyaz bir gelinlik giydirmiş ilk defa hünkar. Memleketimizde gelinlik modası da böyle başlamış işte.

Gelinliklerin beyaz olması tamamen estetik sebeplerdendir. Daha sonra edebiyata “masumiyetin rengi” olarak yansır beyaz renk… Gelinlik giyme çağına gelen her genç kız neden masum olsun ki ayrıca?

Masumiyetin yaşla ilişkisi var mı gerçekten?

*

Sahi, Naime Sultan kiminle evlenmişti? “Plevne’ye girdikten sonra bir daha buradan çıkmam” diyen Gazi Osman Paşa’nın oğlu Mehmed Kemalettin Paşa’yla diye hatırlıyorum ben. Murat Bardakçı’nın vaktiyle yazdığı hazin bir hikaye kalmış aklımda.

Üç kızının içinde en sevdiği kızı Naime Sultan olduğu söylenir Abdülhamit’in. Zira tahta çıktığı gün doğmuş Naime Sultan, hünkar hem tahta çıkışını hem de kızının doğum gününü aynı anda kutlar.

*

Tekmil hikaye Plevne Gazisi Osman Paşa’ya kadar uzanıyor. Osman Paşa “etkili” bir paşadır, kışlada durduğu gibi durmuyor. İlber Ortaylı’ya göre “Abdülhamit’in bazı politikalarını tenkit ettiği” bilinir. Yani “Hamidî” bir paşa değildir ama aklının bir köşesinden de Abdülhamit’i askeri bir darbeyle devirmeyi geçirmez.

Yine de temkinlidir hünkar. “Plevne’den çıkmam” diye adına türkü yakılan Paşa’yı ahali seviyor, yakınından uzaklaştırmaması lazım. Onu “Mabeyn Müşiri” yapar, aralarındaki mesafe göz mesafesidir ve çok uzun yıllar Yıldız’dan dışarı çıkmasına izin vermez. Aslında paşa bir tür “rehinedir”, zorunlu ikamete tabi tutulmuştur ama hünkar onun böyle olduğunu kabul etmez, o bir “misafir”dir ona göre, aynı durumda "tehlikeli olabilecek" başka misafirler de var Yıldız'da. Ona Yıldız’da bir konak verir, iki oğluyla da iki kızını evlendirir.

*

Naime Sultan ile Kemalettin Paşa’nın düğünü o zamana kadar İstanbul’da yapılan ilk “asri” düğündür. Daha ne olsun, Müslüman bir kadın, hem de padişahın kızı “gavur icadı” beyaz gelinlik bile giymiştir düğününde!

Düğünden sonra çift, Abdülhamit’in kızının adıyla yaptırdığı Ortaköy’deki, biraz önce arkasından yürüyerek buraya geldiğim Naima Sultan Yalısı’na yerleşir.

*

Beşinci Murat üç aylık padişahlıktan sonra “deli” diye 1876 yılında tahttan indirilip hanımları ve çocuklarıyla Ortaköy’deki Çırağan Sarayı’na kapatılmasaydı, kardeşi Abdülhamit’in tahta çıkması hep bir hayal olarak kalacaktı. Zaman; Sarayın loş odalarında, karanlık koridorlarında, yankılı büyük salonlarında, gıcırdayan tahtalar arasında sakız gibi uzadıkça uzadı, Beşinci Murat’ın kızları evlilik çağını bu korkunç boşluğun içinde geçirdiler. Kızların içinde en büyük kızı şimdi 31 yaşına gelmiş olan Hatice Sultan daha fazla dayanamaz, amcası Abdülhamit’e haber gönderir. Yaşadığı yeri bir zindana benzetir. “Buradan kurtulmak için bir haremağasıyla bile evlenmeye razıyım amcacığım” der.

Abdülhamit’in merhametli tarafı imana gelir, hanedana mensup kızların bilinen ailelere mensup kişilerle evlendirmeleri geleneğini bozar, Hatice Sultan’ı, sarayda çalışan, Murat Bardakçı’nın deyimiyle “sıradan ve hiç de yakışıklı olmayan” Ali Vasıf Efendi adında süklüm püklüm bir adamcağızla evlendirir. Damada “Paşa” unvanı verilir, karı-koca Ortaköy’de bir yalıya yerleşirler.

Alay-ı valayla, o zamana kadar görülmemiş bir görkemle evlenmiş olan Naime Sultan ile kocası Kemalettin Paşa ise, Hatice Sultan ile Ali Vasıf Efendi’nin yaşadığı yalıya komşu gelirler.

Hatice Sultan’daki kin deve kini... Babasının tahttan indirilmesinde amcasını dahli var ona göre. Yaşadığı o uzun karanlık saray yıllarını hatırlar. Üstelik kızlarına paşa çocuklarını uygun görürken amcası, kendisine sıradan bir adamı uygun görmüştür.

İntikamı içinin ateşini söndürür mü bilinmez ama hain bir plan kurar.

Kuzeni Naima Sultan’ın kocası Kemalettin Paşa’yı baştan çıkaracak!

Naima Sultan ile Kemalettin Paşa evlenirken, aralarında “kalpten kalbe giden yolun inşaatı bitmiş” miydi ne Murat Bardakçı ne de başkaları söyler ama bana sorarsanız, Naima Sultan’ın evliliği, kendisinin istediği bir evlilikten çok Sultan Abdülhamit’in “tasarladığı” “proje” bir evliliktir; Gazi Osman Paşa’yı biraz daha kendine bağlama evliliği yani…

Hatice Sultan, Kemalettin Paşa’nın uçkuru gevşek bir paşa olduğu istihbaratını almış çoktan, yıllardan beri avını bekleyen öfkeli, kin tutmuş bir avcı için mükemmel bir avdır uçkuru gevşek paşa… Hatice Sultan ile Kemalettin Paşa mektuplaşmaya başlarlar. (Yalıdan yalıya mektupları kim getirip götürdü, araştırılması zevkli bir mevzu olsa gerek.)

Bu kez iki evli insan arasında “kalpten kalbe giden yol inşaatı” başlar.

*

Sultan Abdülhamit, Osmanlı mülkünün her yerinde, hudut boylarından uç noktalara, köylerden şehirlere olup biten her şeyden haberdardır, uzak bir ormanda bir ağaç devrilse gürültüsü anında hünkarın kulağına gelir; çok yakınında Ortaköy’deki iki komşu yalıda gidip gelen mektupların hışırtısı ne ki!

Anında haber alır. Murat Bardakçı’ya göre Hatice Sultan bile bile “açık vermiş”, mektupların amcasının eline geçmesini sağlamıştır.

Kendi sonundan habersiz intikamı acı olacaktır çünkü!

Artık kim tutar padişahı! Hem padişah hem de baba olarak aldatılmış, ihanete uğramıştır! Allah kimseyi hünkarın gazabına maruz bırakmasın. Girişir ekibe. Kızı Naima Sultan’ı Kemalettin Paşa’dan hemen ayırır. Eski damadının rütbelerini söker, kuşa çevirir, “müşir” yani “mareşal” rütbesini alır, ona “Kemalettin Efendi” sıfatını uygun görür, Bursa’ya sürgüne gönderir. İhanete uğramış sevgili kızı Naima Sultan’ı İşkodralı Celal Paşa adında bir Arnavut asilzadeyle evlendirir, yeğeni Hatice Sultan’a da yalıdan dışarı çıkmama cezasını verir. Bu büyük skandal üzerine, olup biten şeyleri gururuna yediremeyen Hatice Sultan’ın kocası Ali Vasıf Paşa da karısını boşayarak sırra kadem basar.

*

Git başımdan Abdal Neşet! Yapıştı dilime türküsü. “Kalpten kalbe giden yol” dedim ya, ille de “Gönül Dağı” çıkacak yoluma. Sıcak, çok sıcak, kim tırmanacak şimdi o dağa?

“Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez.”

Ne çok “gizli, gizli” lafı geçer bu türküde!

İzin aldılar mı caminin bahçesinde moda çekimi yapan ekip? Bir manken, tülden, rengarenk kıyafetler içinde… Uçuşuyor yelden libası. Deniz ölümüne güzel. Caminin duvarında bir sürü hareket yaptırıyorlar kıza. Her açıdan çekiyorlar. “Gizli” yapıyorlar sanki işlerini. Aceleleri var.

Nedense aklıma, yanılmıyorsam eğer Muzaffer Buyrukçu’nun bir hikayesi geliyor.

Çoluk çocuk, bütün aile cenaze arabasıyla pikniğe gidiyorlar. Belli ki cenaze arabasını şoför gece evine götürmüş arabayı. Ertesi gün Pazar, doldurmuş aileyi cenaze arabasına doğru seyrana…

Vitrininde bir sürü beyaz gelinlik duran dükkan cami avlusundaki musalla taşlarına bakıyor.

Camekana sırtımı verdim, tam karşımda eşit mesafelerde yan yana duran iki musalla taşına uzun uzun baktım. O taşlara sadece tabut konur. Başka hiçbir şey konmaz onların üzerine, çiçek dolu bir vazo bile tuhaf durur.

Cami duvarının dibinde yapılan moda çekimi, tül kıyafetler içinde manken kız beni tekrar Sultanların akıbetine götürdü, hazır görüş açıma musalla taşı da girmişken, alıp dilimden Abdal’ın türküsünü attım denize.

*

Ahali, İkinci Meşrutiyeti Sultan Abdülhamit’in seve seve ilan etti sanıyordu. İttihatçıların ensesinde boza pişirdiklerinin farkında değildi çoğu kişi. O yüzden “Padişahım çok yaşa” diye sokaklara döküldü halk o gün ama kısa süre zarfında hünkar eski gücünü kaybetti. İttihatçılar ayaklarının dibindeki saltanat halısını ufak ufak çekiyorlardı çünkü.

Fırsattan istifade Bursa’ya sürgüne gönderdiği eski damadı Kemalettin Paşa İstanbul’a döndü. Hatice Sultan’ı çok özlemişti, vardı yalısına, kapandı ayaklarına, yalıdan eli boş döndü, Sultan’dan ret cevabını aldı.

Kısa bir süre sonra İttihatçılar Sultan Abdülhamit’i düşürdüler, padişaha Selanik yolları göründü. Amcası sürgüne gidince Hatice Sultan’ın yalıdaki hapis hayatı sona erdi, çıktı piyasaya, bir süre sonra Rauf Hayreddin Bey adında bir diplomatla nikahlandı; bir oğulla bir kız verdi Rauf Bey’e.

*

Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa’ya gelince. “Burası benim” deyip Naime Sultan Yalısı’na yerleşti. Unvanlarını geri almak için hükümete başvurdu, eski eşi Naima Sultan aleyhine de tazminat davası açtı.

Murat Bardakçı’nın yazdığına göre hükümet 24 Mart 1910’da Paşa’nın rütbelerini ve madalyalarını iade etti ama komşu yalıya bir kalp yolu inşa etmeye çalıştığı yalısına devlet el koydu 1914 yılında. Polis yalıyı bastı, Paşa yaka paça zorla dışarı atıldı.

*

On sene sonra, 1924 yılının 3 Mart günü, yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti halifeliği lağvetti. Bütün hanedan mensuplarına sürgün yolları göründü. Ha denizde vurgun yemişsin, ha karada sürgün cezasına çarptırılmışsın, ikisi de eşit derecede felaket!

Ve o büyük felaketten en büyük pay, işte şu anda uzakta baktığım o yalılarda yaşayan kederli, hüzünlü, mutsuz kadınlara düştü.

Hikayenin devamını, iki kadının torunlarından uzun uzun serencamlarını dinlemiş olan Murat Bardakçı etraflı anlatır yazılarında.

Hatice Sultan’ın ikinci kocası Rauf Hayrettin Bey sürgüne gitmek istemedi, boşandı ondan. Hatice Sultan oğlu Hayri ve kızı Selma’yı alarak Lübnan’a gitti. Kızını orada Hintli Kotwara Prensi Seyyid Sacit Hüseyin’le evlendirdi, onu Hindistan’a gönderdi. Oğluyla yalnız kaldı. Açtılar, açıktaydılar. Oğlu daha fazla dayanamadı, intihar etti. O da fazla yaşamadı, 1938 yılının 13 Mart’ında yapayalnız, kimsesiz, sefalet içinde öldü.

Yazar Kenize Murad, Hatice Sultan’ın Hindistan’a giden kızından olma torunudur.

*

Naime Sultan ise Batı’ya gitti. İkinci kocası ve çocuklarıyla birlikte Fransa’nın Akdeniz sahillindeki Nice şehrine yerleşti. Mücevherlerini sattı, bahçeli bir ev aldı. Paralar suyunu çekince bahçeli evi satıp bir apartman dairesine taşındı. Kocası burada öldü. O da yalnız kaldı. Geçim sıkıntısı baş gösterince 1930’ların sonunda ölen kocasının memleketi Arnavutluk’a göç etti.

Ölüm onu da orada buldu. 1944 yılında Arnavutluk ayaklandı, devrim oluyordu, komünistler başa geliyordu. Memleket kısa sürede karıştı, her yerde arbede… Naime Sultan komünist devrimin girdaplarına kapıldı, kopan fırtına onu alıp nereye götürdü meçhuldür; o gün bugün akıbetini bilene rastlanmadı.

*

Abdal Neşet’in türküsü denizden çıktı, gelip tekrar dilime yapıştı.

“Gönül dağı yağmur, boran olunca, akar can özünden sel gizli gizli. Bir tenhada can cananı bulunca, sinemi yaralar gizli gizli.”

Cami duvarının dibinde "gizli gizli" moda çekimi yapanlar bitirdi işini, beni ise “yazı dağına” çıkan dik bir yokuş bekliyordu.

Tırmanmaya başladım.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • Nihal 2 ay önce Ne kadar güzel yazıyorsunuz, her yazınızı dört gözle bekliyorum.
    CEVAPLA
  • Harun Reşit 2 ay önce yine 10 numara yazı kalemine sağlık
    CEVAPLA