Zamanın intikamı!
En acımasız intikam, insanın insandan değil, zamanın insandan aldığı intikamdır. Zaman insandan daha zalimdir çünkü.
İnsan, kendisine yapılan fenalıkların intikamını görmek istiyorsa, Refik Halit Karay’ın deyimiyle “sıhhatine dikkat” edecek. Kendisini harcamayacak, yapılan fenalıklar karşısında yılgınlığa kapılıp kendini koy vermeyecek, teslim olup midesinde ura, beyninde tümöre, ciğerinde kansere yol vermeyecek, yani uzun yaşamak için çokça çaba sarf edecek ki, kendisini yormaya gerek duymadan zamanın zırhla kuşanmış bir dost gibi nasıl yanında belirdiğini görecek, “hasımlarından” nasıl intikam aldığına şahit olup huzurlu, mesut ölecek...
Her dönemde devletin ve dava arkadaşlarının gadrine uğramış yazarlardan birisi olan Çetin Altan’a; hem İttihatçıların hem de Cumhuriyeti kuranların zulmünü görmüş Refik Halit Karay, bir büyüğü, ustası olarak “kötülük gördüğü insanların günün birinde nasıl dize geldiklerini” görebilmesi için uzun yaşamayı tavsiye eder karşılıklı oturdukları bir sohbette.
Çetin Altan yazılarında bugün kendini “dev görenlerin” zamanla, hem de birkaç yıl içinde (en çok on yıl) hangi cüce boylara ineceklerini merak edip bu meraka dair birbirinden muhteşem yazılar yazmış bir yazardı. Sosyalist olup, düzene bodoslamadan dalıp yazıları “para eden” hemen hemen tek yazardı Çetin Altan Babıali’de. Her dönemde iktidara muhalif oldu; muhalefeti, muhalif partilerle hareket etmek olarak görmedi, onun derdi “iktidarlaydı” ve daha çok da Babıali patronlarıyla. Çünkü ona göre Türkiye’de iktidara yön verenler onlardı. Bu yüzden Babıali patronları iktidarın yanında konuşlandıklarında o hep muhalefetin yanına geçti. Sadece Turgut Özal döneminde bu durum değişti, Babıali patronları Özal’a karşı cephe aldı, Çetin Altan da Turgut Bey’in yanında yer aldı. Bu kez de “solcu” arkadaşları ateş etmeye başladılar ona ama o “sıhhatine dikkat” etti, zamanın onun gözünü kör eden sağcılardan ve ona “dönek” diyen en yakın dava arkadaşları bazı solculardan nasıl intikam aldığına şahit olarak mesut öldü.
*
Siyasi tarih, devlerin cüce haline gelmelerini görmenin tarihidir biraz da. Siyasetçilerin içinde, bırakın yaşarken, öldükten sonra da dev kalanların sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır.
Saltanat devirlerinde devlik ne ki, kendini Ebülhevl zannedenleri görmeyenimiz çok azdır. Alın size Enver Paşa, Talat, Cemal Paşalar… Alın size Kel Ali, Sakallı Nurettin, General Muğlalı… sonra Kenan Evren… listeyi istediğimiz kadar uzatmak mümkün. Hepsinin sonunu düşünün şimdi.
*
Refik Halit Karay, en çok onunla muhatap olduğu için Cemal Paşa’dan bahseder anılarında.
Refik Halit; dostu Çerkez Hasan’ın neşredilmemiş “Birinci Dünya Harbinde Dördüncü Ordu Karargahı ve Ermeni Tehciri” başlıklı eserinden şu anekdotu aktarır hatıratında:
“Ordu karargahını Halep’te, Otel Baron’da buldum. Cemal Paşa beni küçük bir yazı odasında kabul etti. Odada Paşadan başka bir paşa daha vardı; onunla son sözünü konuşuyordu; ayakta idiler. Cemal Paşa lafını bitirdi ve sordu:
‘Paşa! Kaç mükerrer firari var?”
‘…..’
‘Yarısını asınız!’
Sonradan Halep Mevki Kumandanı Hüsnü Paşa olduğunu öğrendiğim generalin sanki sarsıldığını hissettim.
‘Emredersiniz’ dedi ve çıktı. Öteki yanındaki koltuğu göstererek masanın arkasındaki mevkiini aldı, gülerek bana:
‘Ee, hoş geldin!’ dedi.”
*
Dehşet bir sahne… O sırada, belki de bir düzine insanı tek lafıyla idama gönderen adamın neşesinden zerre kadar azalma yok. Hiçbir yargılama yok, “yarısını asınız” deyip sohbete devam ediyor paşa… Suriye’de onun yaverliğini yapmış olan Falih Rıfkı Atay, “Zeytindağı” adlı kitabında ona dair şunları söyler:
“Suriye’de derler ki, eğer Cemal Paşa birisiyle görüştüğü zaman burnunu kaşırsa sürgün düşünüyor, sakalını karıştırırsa affedip etmemeyi düşünüyor demektir. Yalnız bıyık burmasından korkunuz, o zaman bu görüşmenin ölüme kadar yolu vardır.”
*
Cemal Paşa’nın da içinde bulunduğu İttihatçılar “sırf yazdıklarından” dolayı beş yıl sürecek bir sürgüne göndermişlerdi Refik Halit’i.
Birinci Cihan Harbi’nin bitmesine çok az kalmıştı. “Yalancı bir sabaha” (fecr-i kazib) uyanmak üzereydi memleket. Talat Paşa o “fecr-i kazib”i karşılamak üzere Brest-Litovsk’e gitmişti. Cemal Paşa onun yerine Dahiliye Nezareti’ne vekalet ediyordu. Refik Halit kalan sürgün cezasını Bilecik’te tamamlıyordu. Talat Paşa yüzünü bile görmek istemiyordu yazarın. “Ekânim-i Selâse” yani “Üç Esas” unvanını almış (Enver-Talat-Cemal) olan üçlü içinde sanata ve sanatçıya en yakın duran Cemal Paşa’ydı. Bir ara özel kaleminde çalışmış Falih Rıfkı Atay’ın “Kendisinin imlasını bizim düzelteceğimiz kadar Türkçesi vardı”; Refik Halit’in “benden hiç hazzetmeyen cahil Sadrazam” dediği Talat Paşa’nın yokluğundan istifade Refik Halit’e tam dört yıldan beri hasretini çektiği İstanbul’u görme izni vermişti yerine bakan Cemal Paşa. On günden beri İstanbul’daydı yazar. Ziya Gökalp onu seviyordu. Bu süre içinde bir hikayesini “Yeni Mecmua”da yayınlamış, böyle yaparak onu “himayesine” aldığını ilan etmiş, Bilecik’e dönmesinin önüne geçmek istemişti.
(Ah Bilecik… Bu hadiseden yirmi sene sonra, 1938’de bu kez Dersimli bir Kürt aileyi bir yük vagonuna bindirip gösterdiler Bilecik yolunu. Ailenin erkek çocuğu yedi yaşında falandı. Sonra şair oldu, mektep okudu, mülkiye müfettişi oldu, o anı şöyle anlattı Cemal Süreya:
“Ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi.
Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli iki erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocuk izlenimleriyle besleniyor belki. Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.”
Cemal Süreya’nın amcaları İstanbul’daydı. Onlar da “devlete sezdirmeden” Bilecik’ten İstanbul’a, amcalarının yanına geldiler gizlice. Devlet kül yutar mı, farkına vardılar tabi, bir gece yarısı kapıya dayandılar, Cemal Süreya’yı, kız kardeşini, annesini, babasını bir kamyona yükleyip sürgün yerleri Bilecik’e tekrar geri götürdüler.)
*
Cemal Paşa sakal koy vermişti o sırada. Enver ile Talat Alman stili bıyıklarıyla kumar oynuyorlardı İmparatorluğun cesedi üzerinde.
“Enver Paşa kupa beyi, Talat Paşa karo papazı idi; Cemal Paşa merhum da bir ara maça birlisi vazifesini görüyordu. Oyunun sinek papazı belki cemiyetin merkez-i umumisi idi; lakin hepsinin yerini tutan esrarlı ve mutlak nüfuzlu bir kağıt, bir kart, bir joker mevcuttu ki o da hâlâ hürmet ve muhabbetle andığım Ziya Gökalp idi,” diyor Refik Halit.
İstanbul sokaklarında avare avare dolaşan Refik Halit’i polis yakaladı, içeri attı, tam Bilecik’e götüreceklerken Ziya Gökalp Cemal Paşa’yı “Şişli’de Sürenyan Apartmanı’nda, meşhur şair Nazım Hikmet’in babası, zamanın matbuat müdürü Hikmet Bey’in dairesinde, şairin kültürlü, sohbet ehli anası Celile Hanım’la derin bir muhabbette” buldu ve onu serbest bıraktırdı.
*
Nazım Hikmet’in matbuat müdürü olan babası Hikmet Bey, sürgünden İstanbul’a izinli dönen Refik Halit’i Dahiliye Nezaretinde Cemal Paşa ile görüştürdü. Yazar o zamana kadar paşayı hiç görmemişti. Ama “Tasviri Efkar”da gördüğü Sina cephesinde mi, Medine yolunda mı ne, Enver Paşa’yla birlikte bir otomobilin içinde çekilmiş bir fotoğrafı hep aklındaydı. Sanki heybetli sakalıyla otomobilde sadece o vardı gibi duruyordu. Enver, imparatorun yanında gezmeye çıkmış veliaht gibi duruyordu yanında. Odasına girerken zihninde Cemal Paşa’nın bu görüntüsü vardı.
Cemal Paşa hiç de fotoğraftaki gibi korkunç ve sert görünmüyordu. Adı etrafında dönen dehşet hikayelerin kahramanı bu adam değildi sanki, tam tersine medeni birisine benziyordu.
Hep muhalifi olduğu o dehşetli paşa tam karşısındaydı. Babıali Baskını ve Mahmut Şevket Paşa suikastından sonra İstanbul’un tozunu attıran o sert polis müdürü… Muhalefet kuşunu gagasıyla paramparça eden o yırtıcı kuş… Cemal Paşa denince muhalifleri anında sinerdi, bir yılgınlık kaplardı her yanlarını. Çünkü o vakitler zulümde ölçüsü, eziyette terazisi yoktu, eli ağırdı, Allah tarafından muhalifleri yok etmekle görevlendirilmişti sanki. O da kendinden geçmiş, bir cezbe haliyle eline geçirdiğini imha ediyordu. Muhalefet cephesinde asılmış, öldürülmüş, haksızlığa uğramış, yaralanmış, delirtilmiş, dövülmüş, hapsedilmiş, sürülmüş, işinden atılmışların haddi hesabı yoktu.
Amansız düşmanı yazarın karşısında duruyordu. Karşısında bir sandalyeye çöktü yazar. Tutuk bir iki kelimeyle teşekkür etti ona. Sözü Cemal Paşa aldı:
“Refik Halit Bey! Siz bize çok fenalık ettiniz. Kaleminiz bizi çok hırpaladı ve haysiyetimizle çok oynadı. Binaenaleyh, aramızda hâlâ bunu unutmamış mühim, pek mühim zevat vardır (Talat Paşa ile Doktor Nazım). Onun için edebiyattaki kudretinizin…”
“Estağfurullah…”
“Edebiyattaki müstesna kudretinizin takdirkârı olmakla beraber size kati bir vaidde bulunamam. Şimdilik iznini uzatacağım, meydanlarda pek gezmeyiniz, yani göze çarpmamaya, batmamaya çalışınız.”
Ayağa kalktı, elini uzattı paşaya yazar. Bu el en çok idama imza atmış, en çok darağacı kurmuş eldi. O el o sırada yazara bir “cankurtaran simidi” gibi geldi, sarıldı ona. Hafiflemişti.
Kendini dışarı attığında, sürgünlüğünün ilk aylarında bu adamdan ne çok intikam almak istediğini hatırladı.
*
Birkaç yıl ara girdikten, ittihatçılar gidip yerine İtilafçılar geçince Refik Halit de önemli mevkilere geldi. Toplandılar, iktidardan düşmüş olan İttihatçılara sürgün yeri aradılar hep birlikte. Her kafadan bir ses çıktı. Aralarından Kütahya Mebusu Ferit Bey’in aklına “parlak” bir fikir geldi.
“Konya çölünde bir tuz gölü var ve o gölde ıssız bir ada var, bütün ittihatçıları oraya sürelim,” dedi.
Bu fikir herkesin o kadar hoşuna gitti ki sevinçlerinden neredeyse hep birlikte Ferit Bey’in ağzını öpeceklerdi.
Refik Halit bu mevzuyu anılarında şöyle bağlar:
“Ha, unutuyordum, o gün göl ve ada muhafızlarını seçmiştik ama meydanda hâlâ bu işlerin üstesinden gelebilecek bir Cemal Paşamız yoktu ve bu, çok şükür ki ömrü billah da olmadı.”
*
Refik Halit Karay, uzun sayılabilecek hayatı boyunca “sıhhatine iyi” baktı, düşmanları İttihatçıların sonunu teker teker gördü. Aynı şekilde Cumhuriyet döneminde de onu on dört yıl sürgünde tutan, Atatürk’ün af önerisine bile karşı çıkan, ona ölümüne düşmanlık yapmış “hasımlarının” da akıbetine şahitlik yaptı.