Edebiyatta hâlâ şansı var!
Yılmaz Erdoğan'ın "Vizontele"lerde anlattığı Hakkari'deki Lale Sineması'nda tanıdım onu; daha çocuktum. Cüneyt Arkın'ı gördükten sonra Yılmaz Güney'in pabucunu dama attım.
Sinemanın girişinde filmi beklerken, arkadaş kavgalarının bir sebebi de Yılmaz Güney-Cüneyt Arkın rekabetiydi.
İki gruba ayrılmıştık, bir grup "Yılocu" öteki "Cınocu"ydu. "Cınocular" sert çocuklar, vurdu mu iz bırakıyorlar. "Yılocular" daha mahzun bakışlı, kederleri daha derin. Şehirli, daha avantür, daha atak, daha uyanık çocuklar "Cınocu" olur. Biz köyden gelmiş nispeten daha kavruk, daha esmer, daha ezik olanlarsa, bize benzediği için mecburi "Yılocu"yuz. Meğer Yılmaz Güney ile Cüneyt Arkın ise iki sıkı dostmuş.
Şimdi itiraf zamanı... Aslında ben koşulların zorlamasıyla "sahte" bir "Yılocu"ydum. O sırada seyrettiğim "Umut" bana yeni bir şey anlatmamış, benim hayatımı bana göstermişti o kadar. Oysa "Cıno"nun filmleri öyle mi? Bilmediğim dünyalara götürüyor, 1 yaya 10 ok takıp 40 gavuru aynı anda vuruyordu. Yılmaz Güney'in "Baba"da, "Acı"da, "Ağıt"taki hali çok acıklı, hayatımız zaten filmlerden daha acıklı; acıyla kavrulmuş ruhuma Cüneyt Arkın'ın gerçeküstücü dünyası daha iyi geliyordu.
Ama o da "devrimci" değildi be keko!
İşte çocukluğumun kahramanı Cüneyt Arkın'ın en zayıf yanı buydu...
Oysa şimdi öğreniyorum; yeni çıkan, hatıratından bir demet koklattığı "Fakir Gencin Hikayesi" kitabında anlatıyor. Meğerse kendi deyimiyle "faşistler", onların istediği bir filmi yapsın diye önceleri iyilikle, sonra da zorla çalmışlar kapısını. Bu yüzden ailesini bir seferinde bir süreliğine Avrupa'ya bile göndermişliği var. Yavuz Özkan'ın "Maden"inde karşımıza, maden ocağındaki feci koşullarla çalışan işçi sınıfına "bilinç" götüren yiğit devrimci İlyas olarak çıktı. Sonra Taksim meydanına grev çadırını kuran "Vatandaş Rıza" oldu. Ama artık bizim için çok geçti...
GÜNEŞ NE ZAMAN DOĞACAK?
1978'in karlı bir kış gününde, Maraş'ta, yarası hâlâ sızlayan o büyük Alevi katliamı yaşandı. Olayların başlangıcına, şehre yeni gelmiş, o dönemin neredeyse biricik "milliyetçi" filmi olan Cüneyt Arkın'ın "Güneş Ne Zaman Doğacak" filmi sebep oldu derler. Çiçek Sineması'nda, gece seansında bir bomba patladı ve yüzlerce Alevi yurttaşımız bir hafta süren olaylar sonucu canından, evinden, malından oldu. Memleketin bağrına o gün, bugün bile hâlâ iyileşmemiş kara bir şivan düştü!
Bu olay her şeyin üstüne tuz biber ekti, Cüneyt Arkın'a olan sevgimi bitirdi. Oysa bunda onun hiç günahı yoktu. O zamanki derin devlet kararını vermiş, memleketin tepesine askerler gelip çöreklenecek, darbe hazırlıkları yapılıyor; Cino'nun filmi de şahane bir bahane...
Bir süre sonra darbe oldu, Lale Sineması kapandı, video çağı geldi, sahnesine perde çekildi sinemanın... Perdenin önüne bir televizyon kondu, salon kahvehane haline getirildi, sabahtan akşama kadar Kemal Sunal, Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses, Orhan Gencebay filmleri dönmeye başladı. Yine de, dağa taşa adını yazdırmış olan o büyük arabesk krallarının içinde Cüneyt Arkın kendine bir yer buldu, artık yeni dönem filmlerinde genellikle "komiser"di.
Ben de onu orada, sigara dumanları arasında kararmış sinema perdesinin kıvrımları arasına sinmiş "nayır, nolamaz" replikleriyle baş başa bırakıp büyük şehre geldim. Böylece hayatımın merkezinden çıkarıp herkes gibi takip ettim bundan sonraki macerasını.
Hepimizin gözü önünde yaşlandı o da. Televizyon dizilerini denedi, film yönetti ama yaşlanıyordu işte. Önce o filinta delikanlı gitti, saçları kırlaşmış, enine de genişlemiş bir adam geldi yerine. Çıktığı televizyon programlarında Selami Şahin tarzında şakalar yapmaya başladı. Soğuk fıkralar anlattı. Bir starın yaşlılık dönemlerine yordum ben de bütün bunları.
‘İŞTE O AN BOZKIR ZERDALİ KOKUYORDU'
Ta ki birkaç yıl önce arkadaşım Mustafa Alp Dağıstanlı, NTV Yayınları için hazırladığı "Sizin Kahramanınız Kim?" adlı kitaba kadar. Mustafa, 40 farklı isme kendi kahramanlarını yazdırmıştı. Ben babamı yazmıştım, ama kitap çıkar çıkmaz önce Cüneyt Arkın'ın yazısını okudum. Onun kahramanı "Anadolu toprağı"ydı. Yazısının başlığı, "İşte o an bozkır zerdali kokuyordu." Aman Allah'ım, meğerse Cüneyt Arkın oyuncu değil, muhteşem bir yazarmış. Şu cümleye bakın: "Babam sonsuzluğa usul usul yayılan aydınlığın tam ortasındaydı. (....) Sonra çöktü. Köylünün toprağa çöküşlerinde kederli bir şeyler vardır..." İlk aklıma gelen, bu müthiş yazarın kaç kitap yazdığı oldu? Baktım, pek bir kayıt yok. Çevirdiği film sayısıysa 300'ün üzerinde. İddia ediyorum, su gibi akan bu dille 5 kitap yazsa, şu anda belki de Türk edebiyatında parmakla gösterilen 5 önemli yazardan biriydi.
Bu portrenin de yazılmasına vesile olan yeni kitabı "Fakir Gencin Hikayesi"ni yeni gördüm bir kitapçının vitrininde. Hemen aldım ve büyük bir iştahla okumaya başladım. Yine aynı bal gibi dil... Ama gelin görün ki, sevincim 40-50 sayfa sürdü. Meğerse yazarlık çok başka bir şeymiş. Geniş soluk ister yazarlık, derin nefes... Çilehanede zamanın üzerine balta ile gitmektir, kıymaktır zamana yazarlık... Bu dirayet yoksa bir insanda çetrefil edebi metinler kolay kolay çıkmaz. Belli ki Cüneyt Arkın ruhunu yazıyla terbiye etmemiş ama keşke etseymiş.
Bu yüzden daha çok merak ettim, kişisel hikâyesini araştırmaya başladım.
Cemal Süreya ile dostmuş meğer. Kelimelerle arası bu kadar iyi olan biri mutlaka gider Cemal Süreya'yı bulur zaten. Süreya 1957'de Eskişehir'de vergi dairesini denetlemeye gitmiş, genç Fahrettin de edebiyat delisi birkaç arkadaşını alarak şehre gelip şairle buluşmuş; dostlukları daha sonraki yıllarda İstanbul'da da devam etmiş. Adının hikâyesini de anlatıyor Süreya, o da Halit Refiğ'den öğrenmiş. Meğerse Fahrettin Cüreklibatur olan gerçek adını gazeteci Vecdi Bendereli değiştirmiş; Cüneyt Gökçer'in "Cüneyt"i ile Ramazan Arkın'ın "Arkın"ını bir araya getirmiş...
Çocukluğu çiftlikte geçti
Tevellüt 7 Eylül 1937, Eskişehir... Çocukluğu çiftlikte geçti. Eskişehir Necatibey İlkokulu'na gitti. Çocukluğunda en sevdiği şey menkıbelerdi. Battal Gazi ile Köroğlu ile büyüdü. Eskişehir Lisesi'nde okurken hikâyeler yazdı, dergilere gönderdi. İstanbul'a giderek tıp fakültesi sınavlarına girdi ve kazandı.
1963'te "Artist" dergisinin yarışmasında birinci oldu. Ertesi yıl filmlerde küçük roller almaya başladı.
O yaz Halit Refiğ ile "Şafak Bekçileri" adlı filmin çekimleri sırasında tanıştı. "Gurbet Kuşları" filmindeki kavga sahnesiyle sivrildi.
Önce romantik filmlerde boy gösterdi. İstanbul'a gelen yabancı sirk çalışanlardan akrobatik hareketler öğrendi. Burada kazandığı becerilerini "Malkoçoğlu", "Kara Murat" gibi "kült" filmlerin atlı, kılıçlı sahnelerde kullandı.
1968'de birçok genç kızın hayallerini yıkma pahasına, eşi Betül Hanım'la evlendi.
70'li yıllara gelindiğinde Türkiye'nin en meşhur oyuncularından biriydi... Asıl kimliğini "Malkoçoğlu" serisi verdi. 1982'de başrolünü oynadığı "Dünyayı Kurtaran Adam" filmiyle dünya sinema tarihinin "en kötü 100 filmi" arasına girmeyi başardı. 1992'de televizyonun yükselişiyle dizi oyunculuğu yapmaya başladı ama artık geçmiş geçmişti...
Ha bitirirken, niye her kelimenin sonuna "n" harfini getirdiğini sormuşlar, "nalnışlıkla" demiş! Rüstem Batum'un, "Bir tek gülen resmin yok. Hayata bu kadar mı dargınsın" sorusuna da, "Hayır, dargın değil, açtım" cevabını vermiş. Kendi cümlesidir: "Açlık onursuz bir şeydir. İnsanı insanlıktan çıkarır."
Açlık korkusu olmasa, "artist" olmak yerine, kesin yazar olurdu!