Maaşlı mahkûm: Gardiyanlar!
En sevimsiz kelimelerden biridir “gardiyan”. Kelime zaten Türkçe değil, Fransızca’dan geçmiş dilimize. Çokça mesleğin “fıtratından”, biraz edebiyat, biraz Yeşilçam, son yıllarda da biraz televizyon dizileri sayesinde öylesine kötü çağrışımlar yüklenmiş ki bu kelimeye devlet bile o sıfatı kullanmaktan vazgeçip bu işi yapmakta olan memurlarına “infaz koruma memuru” demeye başladı. Artık kimsenin ağzından Fransızca’da “bekçi” anlamına gelen “gardiyan” kelimesi kolay kolay çıkmıyor, onun yerine “bekçiye” “özel güvenlik elemanı” demek gibi, ona da “infaz koruma memuru” diyoruz. Sanırım önce gardiyanlar bu isim değişikliğine çok sevindiler. Öyle ya, bir kelime bu kadar ağır bir yükü ancak buraya kadar taşıyabilirdi.
GARDİYAN DA MAHKÛMDUR
Şarkılarda, türkülerde hep gardiyana sitem var. Zeki Müren’in terennüm ettiği “Hapishane, dert yatar her köşesinde” diye başlayan “Gardiyan” şarkısında da Abdullah Papur’un bir zamanlar dağda taşta yankılanan “Zalımsın gardiyan oyy” diye başlayan türküsünde de aynı sitem ayyuka çıkar. Sadece şarkı ve türkülerde mi? Eski Yeşilçam filmlerinde, adam kesip mahpus damına düşenler, kız kaçırıp içeri girenler, ırza tecavüzden hapishaneye düşenler bir süre sonra mum gibi bir adam olur çıkarlar ama başında eli sopalı, çam yarması bir insan azmanı gardiyan, hep kötü kalbi, kör vicdanı ve acımasızlığıyla durur bir kenarda. Gardiyan hiç iyi olmaz. Gardiyan hiç yumuşamaz, gardiyan hiç imana gelmez. Gardiyanın iradesi çelik, yüzü görev yaptığı hapishanenin betondan duvarı kadar soğuktur. Aslında gardiyan, o korkunç adamlardan daha korkunçtur, aslında gardiyan da bir mahkûmdur, aralarındaki tek fark onun maaşlı olmasıdır.
Türk sinemasında karşımıza çıkmış en korkunç gardiyan tiplemesi Yılmaz Güney’in “Duvar” filminde, 12 Eylül’de Hakkâri’den Fransa’ya kaçmış, orada oyuncu olmuş çocukluk arkadaşım Ahmet Zirek’in canlandırdığı “Gardiyan Cafer” tiplemesidir bence. Çocukları “Anası......mişler” diye uykudan uyandıran zalim gardiyanın karşısında, Tuncel Kurtiz’in oynadığı iyi gardiyan “Ali Emmi” vardır ki pamuk gibi... Onlarca kötü gardiyana karşı tek iyi gardiyan, o iyinin de akıbeti bellidir zaten...
Bir dönem Türk edebiyatında da aynı durum vardı. Kemal Tahir’in romanlarında, Orhan Kemal’in eserlerinde iyi gardiyana pek rastlanmaz. Belki de sinema gardiyana karşı olan bu tutumunu, edebiyattan almıştır kim bilir.
HEPSİNİN YÜZÜ AYNI RENGİ TAŞIR
Peki, neden böyle? Sinema filmlerinde, şarkıların güftesinde, roman sayfalarında, televizyon dizilerinde, hatta hayatın bizzat içinde, gardiyanlar neden iyi insanlar olarak karşımıza çıkmaz? Oysa bekçilik yaptıkları insanlar, çoğunlukla toplumun dışladığı, büyük suçlar işleyip içeri düşmüş, kimisi psikopat, kimisi deli, kimisi katil, kimisi tecavüzcüdür. Galiba gardiyanlar haftanın 7 günü, günün 24 saati bütün bu insanlarla hemhal olduklarından onların davranış özellikleri karşısında var olabilmek için onlar gibi olmak gerektiğini düşünüyorlar. Bu yüzden de normal insanlarla ilişki kurmakta zorlanıyorlar. Bu durum da dışlanmalarına sebep oluyor.
Hemen hemen hepsinin görünümü mahkûmlara benzer. Hepsi uykusuz, hepsi sinirli, hepsi uyumsuz, hepsi bıkkındır. Şimdiki üniformaları polislerinkine benziyor. Kadın erkek fark etmez, hemen hemen hepsinin yüzü aynı rengi taşır.
SİLİVRİ GARDİYANLARI
Gençliğimde, Hakkâri’de, o ilin en modern binası olan hapishanede içeri düşmüş akrabalarımı, arkadaşlarımı ziyarete giderken gördüğüm yerli gardiyanları –ki onlar da akrabalarımızdısaymazsam, çok uzun bir süreden beri onlarla haşır neşir olmamıştım. Ta ki, yakın bir geçmişte, geçen hafta hapishaneden çıkan Hanefi Avcı’yla Silivri’de röportaj yapmaya gidene kadar...
Birçok açıdan öğreticiydi benim için Silivri ziyareti. Ziyaretçi kabul nizamiyesinde ilk defa kadın gardiyanları gördüm mesela. Hayata küskünlük orada kendini ele veriyordu. Belirlenmiş bir saat vardı, ben ters bir zamanda gitmiştim, Adalet Bakanlığı’ndan özel izinli olduğum halde terslendim. Ne de olsa karşımda gardiyan vardı, ne dese onlar haklıydı. Saatim geldi aldılar içeri ama beni Hanefi Avcı’nın yattığı 4 Nolu hapishaneye götürecek servis aracı biraz önce yola çıkmıştı ve yarım saat beklemeliydim. Oysa bekleyecek zamanım yoktu, “Yürüyebilirim” dedim. Yürüttüler.
Uzun bir yol düşünün. Sol tarafı bir duvar; yüksek, çok yüksek bir duvar... Beton, gri ve soğuk... Ne güzel resimler çizilir buraya. Çizdirseler ya, rengârenk bir dünyaya boyasalar ya bu duvarı, buradan geçecek ve birazdan üzerine demir kapıların kapanacağı mahkûmlar son bir defa o rengârenk dünyanın içinden geçerek betonun içine girseler ya... 12 Eylül’de, hayatında hiç resim yapmasını bilmeyen Kürt köylülerine böylesi duvarlara “100 Türk Büyüğü”nün resimlerini çizdirmişlerdi. Demek ki mahpushane duvarları istenirse boyanabiliyor.
Yol beni bir başka nizamiyeye götürdü. Göz tarama aletlerinin, bilgisayarların bulunduğu bir salon... Gardiyanlar öğlen yemeğini yiyor bir odada. Bir tanesi karşıladı beni, dilim damağıma yapışmış, su istedim verdi ve hemen ardından “Üzerimize zimmetli, parasını alabilir miyim” dedi, çıkarıp verdim. Parayı verirken tanıdı beni. Adıyamanlı bir Kürt’tü, para istediği için mahcup olmuştu. Yanına bir başkası geldi. O da Habertürk TV’de bir gece önce katıldığım “Enine Boyuna” programında seyretmiş beni. Hatta bayrak indirme hadisesiyle ilgili söylediklerimi ertesi gün buraya gelince kendi fikirleriymiş gibi arkadaşlarına “satmış.” “Önemli değil, söylediklerim miri malı zaten” dedim, bir şey anlamadılar ve hep bir ağızdan dertlerini anlatmaya başladılar.
ZOR, HUZURSUZ BİR MESLEK
Gardiyanlar devlet memurudur ama memurların sahip oldukları hakların önemli bir kısmına sahip değiller. 7 gün, 24 saat çalışıyorlar. Fazla mesai hakları yok. Yılda sadece 20 gün izinleri var. Bayramlarda ve özel günlerde “açık görüş” olduğu için tatil yapamıyorlar. Çalıştıkları ortam gereği can güvenlikleri yok. Çok zor bir mesleği icra ediyorlar. En çok da “gardiyan” diye parmakla gösterilmeleri zorlarına gidiyor. Ücretleri, en düşük devlet memurunun aldığı ücretten de daha düşük. Cezaevlerinde iç güvenliği sağladıkları halde güvenlik tazminatı ve yıpranma payından yararlanamıyorlar. Yaz kış ayaklarında asker postalı var, yönetmelik öyle diyor.
İşteki gerilimi evelerine de götürüyorlar. Kendi deyimleriyle “karı dırdırı ve çocuk zırlaması” istemiyorlar. O yüzden evde de huzur yok onlara, işyerindeki huzursuzluğu eve taşıyorlar. Hepsine lojman yok, mahpushane civarında, yakın bir yerde ev bulup kiralamak zor; bazıları lojmanda kalıyor, bazıları da uzun yollarda sürünüyor.
Dert yanan gardiyanların dertleri kulaklarımda gittikçe kaybolurken, gözüm duvarlara muntazam bir şekilde asılmış manzara resimlerindeydi. Yemyeşil ormanlar, sepya gün batımları, serin gölgelikler yaratmış ağaçlar...
Adıyamanlı rehberim beni bir başka yere teslim etti. Buradan mahpushanenin içine gireceğim artık. Yine bir bekleme yeri. Bu kez tam karşıki duvarda Van Gogh’un günebakan tablosunun röprodüksiyonu... Tam altında büyükçe bir vazonun içinde yapma sarı güller var. Tezat mı, uyum mu bilmem... Ama o yapma çiçekler her yere belirli bir düzen içinde dağıtılmış.
Dişli bir döner demir kapıdan geçtikten sonra kendimi uzun bir koridorun başında buldum. İşte o koku... Tanıdık, çok eski zamanlardan kalma bir koku. Galiba ilk defa beni köyden alıp yatılı bölge okuluna götürdüklerinde orada hissetmiştim bu kokuyu. Resmi hizmete mahsus bir koku... Soğuk, sevimsiz bütün resmi devlet binalarının içi böyle kokar. Beynime işlemiş.
Hanefi Avcı’yla konuştuktan sonra yanıma o kokuyu ve çokça gardiyanların dertlerini alarak çıktım o tuhaf binadan.
Ne mahkûm, ne gardiyan Allah kimseyi düşürmesin oraya!