Ahmet Kaya'ya da Serdar Ortaç'a da yapılan linçtir!
İşte yine bu topraklara özgü o feci mekanizma tekrar devreye girdi. Serdar Ortaç’a, “Madem sen Ahmet Kaya’ya o kötülüğü yaptın, işte Allah da cezanı verdi, bu feci hastalığa yakalandın” demeye başladı
Linç, en kısa tanımıyla, bir kişiye bir sürü kişinin aynı anda saldırıp onu bertaraf etmesidir. Her linç girişimi kalleşçedir. Bire karşı, bir sürü... Mertliğe, yiğitliğe, delikanlılığa sığmaz. Ödlekliktir. Korkakların işidir linç, cesaretini yanındakilerden alır. Üstelik hukukta da cezası azdır.
Ahmet Kaya, bu ülkeden kaçtı, Paris’e gitti, orada “köpek yalnızlığı” içinde, memleket hasretinden öldü. Bir linç girişiminden kurtulmuştu. 11 Şubat 1999 günü, İstanbul’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül gecesinde, “Kürtçe bir şarkı yaptığını, şarkıya bir klip çektiğini, onu yayınlayacak yürekli televizyoncuların olduğunu, yayınlamazlarsa onları tarihe havale edeceğini” söyledi. Bunları söyler söylemez de kendisiyle beraber aynı amaç için aynı gecede bulunan, çoğu tanıdığı, selamlaştığı meslektaşları tarafından çatal bıçak yağmuruna tutuldu. Linç edilmek istendi. Canını zor kurtardı.
Ahmet Kaya salondan çıktı ama salon yatışmadı. Bir kere insanın içindeki en ilkel dürtülerden biri olan milliyetçilik şahlanmış “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan” an gelip çatmış, herkes öfkesini boşaltacak bir hasım bulma yarışına girişmişti. İşte tam bu sırada, çok değil bir yıl önce, Mehmetçik için “Vatan Borcu” adlı bir şarkı yaptığı halde “askerden yırtmak için katakulli düzenlemekten” içeri düşüp toplam 66 gün mahpus damında kalmış Serdar Ortaç adında bir popçu fırladı sahneye. Aslında Serdar Ortaç, sahneye fırlayalı neredeyse 10 yıl olmuştu.
‘KİTLELERİ COŞTURMAKTA MAHİRDİR’
Kocamustafapaşa’da büyümüş, bir torna-tesviyecinin oğlu, Tatar suratlı, ince sesli, dans ettiğinde sadece belden yukarısı oynayan, köseye benzer bir şarkıcı olarak girdi hayatımıza. İlk işi radyoculuktu. 1991 yılında İstanbul FM’de “Yeşil Ev” programıyla mikrofon başına geçmiş, yaptığı röportajlarla ünlenmiş, hatta o derece ki, o saatte “Boğaziçi Köprüsü’nün üzerinde bulunan bütün taksiciler korna çalsın” dediğinde herkes korna çalacak kadar bir hayran kitlesi edinmiş, daha sonra şarkıcılığa terfi etmiş, kendi söyledikleri bir yana kime şarkı verse onu hit yapmış, Mehmet Ali Erbil ve Okan Bayülgen’in diline düşmüş, alaylarına maruz kalmış, kimsenin yürekten sevmediği ama yaptığı her albümü 1 milyonun üzerinde satmış, 300’ün üzerinde şarkısı olan, yaptığı bütün besteler tek besteymiş gibi duran, ama yaptığı her şarkı dile dolanan, vur patlasın çal oynasın havasını hiç terk etmeyen, biraz arabesk, biraz Türk, biraz İspanyol karışımı bir müzikle 1990’ların başından beri her yaz bütün millete göbek attıran, aslında biraz da insanı müzikten soğutan, dansta Yıldız Tilbe’nin erkek versiyonu gibi duran Serdar Ortaç ki, sahnesi çok iyidir. Karşısındaki kitleyi coşturmada mahirdir.
Mikrofonu kaptı ve başladı 10. Yıl Marşı’nı söylemeye. Ahmet Kaya’yı linç etmek isteyen bütün o “topluma örnek olmakla övünen” güruh hep birlikte Serdar Ortaç’a katıldı. Kameralar burada kayıt dışına çıkar. Sonrasını çok bilmiyoruz. Film, daha sonra hayatta devam etti. Ahmet Kaya’nın adı bile uzun süre yasaklı kaldı.
Şarkıları radyolarda, televizyonlarda çalınmaz oldu. Hayatımızın yeraltı kısmında kaldı, unutturulmaya çalışıldı. Zaten kısa bir süre sonra da Paris’te hepimize “Hoşçakal gözüm” diyerek çekip gitti bu dünyadan. Serdar Ortaç ise yoluna devam etti. O zaten 1994 yılında yaptığı “Karabiberim” şarkısı ve aynı şarkıya çektiği klipte bir hatunun göbeğinde siyah zeytin yiyerek hayatımıza girmiş ve bir daha da çıkmamıştı.
Serdar Ortaç, sanki bütün kış ayları boyunca uykuya yatıp yaz mevsimi gelir gelmez yaptığı müthiş kıvrak, sözleri basit, müziği iptidai bir parçayla ortaya çıkıyor, zaten çoktan teşne olan milletimizi yaz sıcaklarında hoplata zıplata, kıvırta kıvırta oynatıyordu.
DEVLET RESMEN ÖZÜR DİLEDİ
Sonra Ahmet Kaya tekrar hayatımıza girdi. Artık Ahmet Kaya’nın şarkılarını dinlemek suç olmaktan çıktı. Kenarda kalmış şarkılarıyla yeni albümler yaptı eşi Gülten Kaya, Ahmet Kaya yavaş yavaş eski itibarını kazanır gibi oldu. Ve günün birinde Başbakan Tayyip Erdoğan, Meclis kürsüsünde onun bestelediği Nevzat Çelik’in “Beni burada arama anne” şiirinden bir bölüm okudu. Daha sonra da Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından gıyabında müzik alanındaki “Kültür ve Sanat Büyük Ödülü” ile ödüllendirildi ve böylece devlet, en üst makamın eliyle ondan resmen özür dilemiş oldu.
Ve ne olduysa işte o arada oldu. Ahmet Kaya’yı linç etmek üzere ayaklananlara o zaman sesini çıkaramayanlar bir anda günahlarından arınmak istercesine Serdar Ortaç’tan Ahmet Kaya’nın intikamını alma yollarını aramaya başladı.
Bir süre önce konserlerinde ufak tefek sataşmalarla başlayan olaylar bir süre sonra ciddi bir Serdar Ortaç düşmanlığına dönüştü. Ahmet Kaya ölüm yolculuğuna çıkarken sesini çıkarmayanlar, Ahmet Kaya’yı öldüren şeyin gazete manşetleri ve bağnaz bir ideoloji olduğunu unutarak en kolay hedefe saldırmaya başladı. Serdar Ortaç bir konserden canını zor kurtardı, bir iki dansçısı yaralandı. O da televizyonlara çıkarak birkaç kez “özür” diledi. Bu özür dileme seanslarını artırdı, her yerde o gün yaptığının ne kadar yanlış bir şey olduğunu söyledi durdu ama nafile. Bir kez günah keçisi olabilecek kolay lokma bulunmuştu, linçe linçle cevap vermeye kararlı bir kitle vardı.
LİNÇ, BU TOPRAKLARIN KÜLTÜRÜNDE VAR
Çünkü linç, bu toprakların kültüründe var bir kere. Sağcı solcu, inançlı inançsız ayrımı gözetmeden herkesin tabiatında bu kültürden bir parça var. Madem sen benim sevdiğimi linç etmeye kalkıştın, ben de seni aynı yöntemle öldüreceğim. Kısasa kısas...
Allah kimseye göstermesin. Serdar Ortaç yakın bir zamanda bir insanın başına gelebilecek en feci hastalıklardan biri olan MS hastalığına yakalandı. Ve işte yine bu topraklara özgü o feci mekanizma tekrar devreye gerdi. Serdar Ortaç’a, “Madem sen Ahmet Kaya’ya o kötülüğü yaptın, işte Allah da cezanı verdi, sana yaptığın kötülüğü ödetiyor, sen bunu yapmasaydın, başına bunlar gelmeyecek, bu feci hastalığa yakalanmayacaktın” demeye başladılar.
Oysa Serdar Ortaç’ın feci hastalığı ile Ahmet Kaya’nın feci ölümü arasında hiçbir ilişki yoktu. Eğer kısasa kısas kuralı geçerli olsaydı, Ahmet Kaya’ya yapılanlar için Serdar Ortaç yerine birtakım gazete yöneticilerinin, köşe yazarlarının çoktan kansere, kalp krizine, MS hastalığına yakalanmış, kalp krizi geçirmiş olmaları gerekirdi.
Hasta yatağında Serdar Ortaç, kendisine karşı başlatılmış olan bu linç girişimine, geçen hafta bir videoyla cevap verdi. Videoda, “Ahmet Kaya’ya çatal fırlattıysam ellerim kırılsın, en yakınım ölsün, babamı kaybettim, annem de vefat etsin, eğer elime çatal değdiyse” dedi.
Evet, Serdar Ortaç belki o gece çatal fırlatmadı. Ama daha feci bir eyleme öncülük yaptı. Herkesin içinde kıpırdanan milliyetçi damarı kabarttı. Gaz verdi. Daha sonra yaptığının ne kadar büyük bir hata olduğunu anladı, onun için özür diledi. Yetmedi yumurtalı saldırıya uğradı, hatta darp edildi. Şimdi hasta yatağında pis bir hastalıkla boğuşuyor. Ona geçmişte yaptıklarını hatırlatmak yerine, iyileşmesi için dua edelim artık. Kurtlukta kanundur, düşeni yerler. Düşene yardım etmekse insani bir erdemdir. Budur hayvandan farkımız.