Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Bir gazetede köşe yazmanın zorlukları saymakla bitmeyebilir. Ama düşüncelerinizi özgürce yazabileceğiniz bir yerde olmanın hazzı, bu zorlukların hepsinden daha fazla. Habertürk ekranında olduğu gibi, çoğulcu ve herkesin görüşlerine açık bir zeminde ilk yazı. Hayırlara vesile olsun.

        Türkiye'nin neredeyse merkezinde olduğu devasa bir krizle yaşıyoruz günlerdir. Bilgi, haber, analiz ve bugüne kadar hiç rastlamadığımız bir iletişim sarmalında olup biteni anlamaya çalışıyoruz. Sosyal medya, sadece savaşın tarafları eliyle değil, kontrolsüz ve her türlü yönlendirmeye açık bir role sahip bu tabloda. Sadece bu durum bile mevcut savaşı öncekilerden farklı kılıyor. Bilginin herkes tarafından kolayca görsel hale getirildiği bir çağdayız. Bu akış, savaşların karakterini değiştirecek bir güce sahip.

        Bu ilk yazıda, güncel akıştan kopmadan, okuyucuya biraz sıkıcı gelecek bir çerçeve oluşturmak istiyorum. Çünkü olup bitenle ilgili kafa karışıklığını gidermek, ne olacak sorusuna cevap bulmak sanıldığından çok daha zor. Belki şunu söylemek biraz olsun karamsarlığı azaltabilir. Krizin başından itibaren pek çoğu genç yaşlarda olan çok sayıda akademisyen ve araştırmacının, Rusya-Ukrayna ana başlığı altında hayli önemli analizler yaptığını gördük. Bu önemli bir kazanım. Destek olmak ve onları dinlemek Türkiye için çok değerli.

        REKLAM

        Tarihsel tecrübesi yüksek olan her ülkenin bazı özellikleri vardır. Pek çok dinamikten beslenen "Devlet Aklı" bunlar arasında özel bir yere sahiptir. Bu akıl, sadece tarihsel tecrübeyle beslenmez. Karşınıza çıkan ya da çıkması muhtemel krizlerde, yeni katkılarla ve olabildiğince hızlı hareket eden reflekslere sahip olmak zorundadır. Öyle görünüyor ki savaş bir yerde dursa bile, uzun zaman burada ortaya çıkan sonuçları ve yeni krizleri konuşacağız. O nedenle "Devlet Aklı"nın ne olduğu, nasıl işlediği ya da işlemediği konusu, her ülkenin kaderini belirleyecek.

        Rusya'nın Donbas'taki iki ayrılıkçı bölgeyi tanımasının ardından, "Kriz burada kalır, savaş çıkmaz" diyenler yanıldı. Bu yanılgımızın esasen basit nedenleri var. Kafasını kaldırıp dünyaya bakmayan, hele yanı başındaki gelişmeleri gündemine almayan her ülkenin kaderi bu. Sadece Aralık 2021'den bu yılın Şubat ortasına kadar, dünya medyasında ciddiye alınacak birkaç yere baksaydık, işgalin adım adım geldiğini görebilirdik.

        PUTİN ÇILGIN MI SAHİDEN?

        Bir işgal ve devamında gelen savaşta en zor iş, olup bitenin duygusal yanından sıyrılıp değerlendirme yapabilmek. Daha şimdiden milyonu aşan sayıda insan evini yurdunu bırakıp gitti. Tarifi güç acılar yaşanıyor. Vicdanı olan hiç kimsenin böyle bir durumdan memnun olması, normal görmesi kabul edilemez. Ancak bu durum doğru öngörü ve analizlerin önüne geçerse, bu acılara seyirci kalmanın ötesine gidemeyiz.

        İşgalin başından itibaren servis edilen bir haber/iddia var. Rusya liderinin giderek akıl sağlığını yitirdiği ve aldığı kararların da bunun sonucunda şekillendiği öne sürülüyor. "Bizi yalnız gerçekler güçlü kılar" diyorsak, krizin ana aktörleri hakkında bu tür operasyonel yaklaşımlar dışında konuşmak zorundayız.

        Hayli uzun zamandır, dünyanın yeni bir düzen arayışında olduğu konuşuluyor. Pandemi, bu tartışmalara ayrı bir boyut kazandırdı. Ama Rusya'nın işgal hamlesi, dünyada hiçbir dengenin eskisi gibi olmayacağı bir dönemin kapısını araladı. Bunu soğukkanlı ve elbette Türkiye'nin geleceğini merkeze alan bir yaklaşımla okumak zorundayız.

        Rusya'nın kelimenin tam anlamıyla kalbinde olduğu Avrasya coğrafyasındaki gelişmeler, Putin'in "Rus emperyal mirası"nı merkeze alarak, özellikle 2014 itibarıyla "uluslararası sistem"in artık işlemez hale geldiğine yönelik sert mesajları, Ukrayna hamlesiyle somutlaştı. Dolayısıyla ortada anlık bir işgal düşüncesi ya da aklını kaçırmış bir liderlik olduğunu söylersek, sadece kendimizi kandırmış oluruz. Rusya'nın emperyal hırslarının dünyaya maliyeti daha şimdiden muazzam boyutlara ulaştı. Ancak bunu bir çılgınlık ya da delilik haliyle değil; dünyanın iki büyük gücü arasındaki yeni bir meydan okumanın sonuçları olarak okumak daha yerinde olur.

        REKLAM

        Her işgalci güç, kendisine gerekçeler oluşturur. Kendi iç kamuoyunuza gerekçeler üretirsiniz. Dünyaya gerekçeler sunarsınız. Bunların her biri aslında köklerinizden gelen arayışlarınızı ve hırslarınızı örtmek için kullanılır. Rusya, Putin'le uzun yıllara yaydığı bir stratejiyi adım adım uyguluyor. İşgalden önceki kapsamlı basın toplantısında SSCB geçmişini, özellikle de Lenin'i eleştiren Putin'in, bu hesaplaşmayı Rus devlet aklıyla yoğurmadan yaptığını düşünmek imkansız.

        Rusya için Suriye neyse, Ukrayna o esasen. Balkanlara ve Baltık ülkelerine bakışı da farklı değil. Bu alanlara bakarken, kendi güvenliğini merkeze almanın çok ötesinde, kurulmasını istediği yeni dünyada büyük pay almanın peşinde. Bu arayışın bedelinin, mevcut yaptırımların çok ötesinde olabileceğini hesaba katıyor mu? Dünyada siyasi sınırların bu kadar yıprandığı bir dönemde, işgalin tam tersine Rusya'da büyük bir istikrarsızlık, hatta bölünme yaratacağına ihtimal veriyor mu? Bunu görmek için epeyce zamana ihtiyacımız var.

        TÜRKİYE AKTİF DENGE UNSURU

        NATO'dan gelen son mesajlar (bunların satır satır ABD metni olduğunu da hesaba katarsak), Ukrayna'nın işgalinden çok, dünyanın yeni paylaşımındaki pazarlık alanlarına odaklandıklarını gösteriyor. Bu noktanın önemi şu. Türkiye'ye krizin başından itibaren eleştiri getirenler, buradaki pazarlığın nereye evrileceğini dikkate almayanlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Ne Rusya'dan, ne de Ukrayna'dan vazgeçebiliriz" mesajı, krizden kaçan bir tavrı değil, gidişatı doğru okuyan bir yaklaşımı işaret ediyor. Türkiye'nin Rusya'yla komşuluğu ve ilişkileri, özellikle Karadeniz'deki yeni pozisyonlar üzerinden farklı boyutlar kazanıyor. Karadeniz yokmuş gibi Türkiye'nin Rusya'ya adeta savaş açmasını isteyenlerin, bu dengeye dikkat etmesinde yarar var.

        Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkilerin ekonomik boyutlarından enerji başlığına kadar her biri, Suriye ve Doğu Akdeniz'i de hesaba katarsak çok hassas dengelere karşılık geliyor. Bu durum, sadece Türkiye'nin denge gözetmesi anlamına gelmiyor. Aksine, doğru diyalog ve mesajlarla Rusya'nın da Türkiye olmadan bazı dengeleri kuramayacağını ifade ediyor. Soğuk Savaş döneminden çok daha önemli ve deyim yerindeyse "aktif denge kurucu" bir rol bu. Zorlukları, riskleri var. Her adımı dikkat ve devlet aklını sürekli devrede tutan bir yaklaşımla atılmalı.

        Krizden ve işgalden en başta ekonomik boyutlarıyla ve en az her ülke kadar etkileneceğimiz ortada. Bunu ülke içinde politik gündemin sıradan bir parçası haline getirmek son derece yanlış ve faydasız. Dünyadaki bölünmeyi, mutlak ve değişmez olarak algılayıp Türkiye'ye "Treni kaçırma sakın" çağrısında bulunanlar, çok da uzak olmayan bir zamanda ortaya çıkacak yeni dengeler karşısında derin şaşkınlıklar yaşayabilir. Türkiye'nin elini güçlendirecek yaklaşım, savaşan taraflar arasında bir tercihten değil; bölgedeki yerimizi, elbette jeopolitik avantaj ve dezavantajlarımızı dikkate alan bir politikadan geçiyor. Sıcak çatışmanın ana aktörleriyle konuşabilmek, sıradan bir avantaj değil. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün akşam saatlerinde Putin'le kritik bir görüşme daha yaptı. Dünyada çok az gelişme, bu görüşmeler kadar dikkatle takip ediliyor.

        Bugün ağırlıklı olarak Rusya üzerinden konuştuk. Meselenin diğer büyük aktörleri üzerinden konuşmaya devam edeceğiz. En büyük pazarlıkların, yazık ki insanların hayatı pahasına devam ettiği gerçeğini unutmadan.

        Diğer Yazılar