Övgüler doğruları artırmaz
Türkiye’nin, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden itibaren ortaya koyduğu tavır ve hamleler, kesinlikle daha fazla konuşulmayı ve tartışılmayı hak ediyor.
Bunu propaganda amaçlı övgülerin ya da yergilerin dışında ele almak zorundayız. Her doğru övgüyü hak eder. Ama övgüden ibaret yaklaşımlar, doğruların sayısını artırmaz.
İzlenen politikanın koordinatlarını doğru anlamak, dünyanın gidişatını okuyarak zenginleştirmek ve kalıcı hale getirmek gerekiyor.
Eleştiriye, analize ve dünyayı doğru okuyan öngörülere çok ihtiyacımız var. Hamasete, içi boş taraftarlıklara ve krizden kendisine pay çıkaran siyasete değil.
GELEN GELENE, PEKİ NE OLDU?
Türkiye, ilk andan itibaren Rusya ve Ukrayna’yla en üst düzeyde kesintisiz bir diplomasi yürüttü. Bu temasların dünyadaki benzerlerinden farkı, Antalya’daki üçlü zirveyle somutlaştı.
Savaşan iki taraf, rutin müzakere sürecinin dışında ve dışişleri bakanları düzeyinde masaya oturdu. Türkiye’nin aktif katılımıyla elbette.
Ankara, Rusya’yı hedef alan yaptırımlara katılmadı. En azından şu an için bunlara katılması yönünde ağır bir baskıyla karşı karşıya değil. Batı cephesinin de Türkiye’nin krizdeki rolüne eşdeğer bir alternatifi yok.
Yaptırımların kazanan tarafı belirlediğini ilan edenlere bir not. Bizzat planlayanları da vuracak sonuçlara şimdiden hazır olalım.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kırım’ın işgaline sessiz kalan, benzeri pek çok kriz ve çatışmada, Suriye başta olmak üzere mülteci akınında iki yüzlü davranan Batı’ya ve uluslararası örgütlere eleştirilerini dile getirdi.
Zaman sırasına uymadan hatırlayalım Türkiye’deki trafiği.
Yunanistan’la hayli sürpriz sayılan bir sıcak zirve gerçekleşti.
ABD’nin enerji kartı üzerinden duvara dayadığı Almanya, planladığından çok daha önce Ankara’nın yolunu tutmak zorunda kaldı.
Polonya gibi krizin en önemli aktörlerinden birini ağırlandı.
İsrail’le ilişkiler güncellendi. Daha öncesinde Birleşik Arap Emirlikleri’yle benzer bir yenilenme sağlandı.
Azerbaycan gibi enerji savaşının en kilit aktörüyle, Karabağ zaferinin muazzam rüzgarıyla bir kez daha birlik görüntüsü verildi.
Elbette bu parçalardan bir bütüne gidiliyor.
İngiltere, İsrail, BAE ve Azerbaycan hattına bütün olarak bakmak yeni dönemde daha anlamlı hale gelecek. Kesinlikle Türkiye’yle birlikte.
Altını kalınca çizelim, Çin dahil hiç kimse bu dizilişe duyarsız kalamayacak.
ABD’nin bu krizde Türkiye’ye fatura keseceğini düşünerek el ovuşturanlar da içeride ve dışarıda hayal kırıklığına uğrayacak. Çünkü Amerika dünyadaki yeni dizilişlerde Türkiye’nin bu rolüne itiraz edecek durumda değil. Son Erdoğan-Biden görüşmesi, bu resmi dünyaya yansıttı zaten.
Doğu Akdeniz’deki varlığımızı, Macron’un tuhaf çıkışlarıyla hırpalamak isteyenlerin hesabı, Ukrayna’nın işgaliyle darmadağın oldu. Biden “Libya konusunda Rusya’yla çalışmalıyız” diyebilecek mi tekrar, ne dersiniz.
ELİMİZ GÜÇLÜ FAKAT
Bu diplomatik trafiği hatırlatmamın nedeni, her birinin büyük resimde hızla bir anlam kazandığını göstermek.
Bunların devamında Cumhurbaşkanı Erdoğan, 24 Mart’ta Brüksel’de NATO liderler zirvesine katılacak. Ankara’nın bu kadar dikkatle ve beklentiyle izlendiği bir dönemde verilecek mesajlar çok önemli.
Elimiz güçlü, izlediğimiz politika doğru.
İki endişem var. İlki, iyi başladığımız işleri kötü tamamlama konusundaki hatırlamak istemediğim alışkanlığımız. Bunu aşıyoruz umudundayım.
Diğeri, doğru politikaları zenginleştirme ve kalıcı hale getirme konusunda özellikle düşünce hayatımızın çoraklığı. İşte bunu aşmak gerçekten çok büyük ve uzun soluklu çaba istiyor.
Düşünce hayatımızı, hele de böyle kritik zamanlarda hamasetin ve tarafgirlerin elinden kurtaramazsak, devlet aklını besleyen kanalların kuruması tehdidiyle karşı karşıya kalırız.
SORALIM, DAHA ÇOK SORALIM
Rus işgali ve Ukrayna’da ortaya çıkan manzaralar karşısında vicdani tepkiler göstermekle, Türkiye’nin yol haritasına katkı sağlayacak fikri zemin oluşturmak aynı yere konulamaz.
Rusya’nın ne yaptığını anlama gayreti kimseyi Rusçu filan yapmaz.
“Türkiye’nin yeri Avrasya coğrafyasıdır” hamasetinin de bundan farkı olduğunu söyleyemeyiz.
Bu savaş, bir tarafın kazanacağı, ötekinin kaybedeceği bir sonuca ayarlanmamış. O yüzden ezberler iyiden iyiye anlamsız hale geliyor.
Rusya yeni düzende pay istiyorum diyerek Ukrayna’ya saldırırken, ortaya çıkacak “Yeni Ukrayna”nın sahiden kendisinin olacağını mı düşünüyor mesela.
NATO’nun sınırlarını genişletip Rusya’nın burnunun dibine kadar getirenlerin, apar topar üye yaptığı ülkelerin (özellikle eski Varşova Paktı üyeleri) güvenliğini merkeze aldığına sahiden inanmalı mıyız?
Sorular sormalıyız, daha fazla, çok daha fazla.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından, ABD’nin dünyanın tek hakimi olduğunu iddia edenler, bakın bugün neler yazıyor.
SSCB’nin dağılmasıyla Batı’nın Rusya’yı “evcilleştirdiği”ne inanmak isteyenler, Putin’le ete kemiğe bürünen emperyal hırs ve arayışlar karşısında şaşkın ve iki şey yapıyor.
Birincisi, nereye ilerleyeceği belli olmayan, dünya nüfusunun muazzam bir bölümünü temsil eden ülkeler tarafından kabullenilmeyen yaptırımlar. Çin, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika nerede duruyor, bakıyor muyuz? Suudi Arabistan’ın, Çin’e petrol satmak için Yuan tercihini değerlendirdiğini duyan var mı?
İkincisi, Rusya'yı edebiyattan sanata, spordan diğer alanlara kadar devam eden bir “şeytanlaştırma” çabası.
Bu toz bulutunda sakin bir ada gibi duruyor Türkiye. Böyle devam etmesi hepimizin en büyük temennisi.