Krizi hayaletler değil, Erdoğan yönetiyor
Karşımızda dünyayı alt üst eden ve hızla dönüştüren bir çatışma var. Haklı olarak şu anda olup biteni anlamaya çalışıyoruz. Geleceğe dair tahminlerde bulunuyoruz.
Ancak biraz da olayların sıcaklığı geçmişe yeterince bakmamıza izin vermiyor.
Uzun soluklu tarih okumalarından söz etmiyorum. Ama hiç olmazsa Rusya-Ukrayna arasındaki gerginliğin yakın tarihine bakacak kadar bile sabrımız yok.
Bu alanda ömrünü çürüten değerli isimleri de kendimizi kandırmayalım, sıkıcı buluyoruz, dinlemiyoruz.
Güncel haberler doğası gereği anlık tüketiliyor. Bunlar toplum hafızasından uçup gidiyor. Bu konularda değerlendirme yapanlara, akıp giden haberler bir çerçeve sunmuyor.
Düşünce hayatımızın önemli temsilcileri, daha önce aldıkları siyasi, ideolojik ve tarafgir pozisyonlar üzerinden yorumlarını aktarıyor.
Krizin başından itibaren şunu söyledim. Genç kuşaklarda, Rusya-Ukrayna arasında görünen ve küresel ölçekte devam eden savaşı, gerçekten yeni bakış açılarıyla ele alan isimler var. Bu Türkiye için umut verici.
ZİHİN KONFORUNUN VAZGEÇİLMEZLİĞİ
Oysa zihinleri ya Soğuk Savaş döneminde şekillenmiş ya da SSCB dağıldıktan sonra ABD’nin “mutlak güç” olarak ortaya çıktığına adeta iman etmiş kuşaklar için aynısını söylemek kolay değil.
Zihin konforlarını bozmuyorlar. Türkiye’de gerçekten bu alanlarda muazzam çalışmalar yapmış az sayıdaki tarihçiye de itibar etmiyorlar.
O yüzden Türkiye’de işgal sonrasında ortaya çıkan manzara kabaca şöyle:
“ABD öncülüğündeki Batı (bileşenleri de öyle çok ki!) mutlaka bu savaştan galip çıkacak. Kayıtsız şartsız burada yer tutalım” diyenler. Bunun okur yazarlar arasında zaman zaman kendisini kaybedecek kadar fanatik örnekleri bile var.
Her meseleyi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a muhalefet aracı sayan muhalefetin, böyle bir kriz üzerinden Ankara’da iktidarı değiştirme arayışları da parlayıp söndü. Şimdilik tabii.
Bir de uzun yıllardır ABD’nin sabahtan akşama çökeceğini öngörüp, dünyanın merkezi Avrasya ve Pasifik hattında oluşuyor diyenlerin, “Rusya’yı haklı, meşru ve galip kılma” çabaları var.
Avrasyacı tercihin, siyasette geniş bir karşılığı yok. Ancak okur yazarlar arasında hatırı sayılır bir yer tutuyor. Güvenlik bürokrasisinin daha çok emekli tarafında da itibarlı bir tercih.
SAHİ, KRİZİ KİM YÖNETİYOR?
Türkiye, bunu ifade etmek kimilerinin hoşuna gitmese de, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümetle bu kıskacın dışına çıktı. Dünyada her düzeyde önemsenen bir politika izledi.
Burada Cumhurbaşkanı ve hükümeti yok sayarak, “Türkiye geleneksel dış politikasına döndü, AK Parti korkunç hatalar yapıyordu, beğenmedikleri filanca kesimler bunu başardı” diyenlere tebessümle birlikte şu söylenebilir.
Ortada kararlı bir liderlik var. Çekinmeden söyleyin. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan tüm dünyada böyle tanımlanıyor. Bunu görmekle kaybetmezsiniz, Türkiye’yle birlikte kazanırsınız.
Ayrıca bir hükümet var, dışişleri ve savunma başta olmak üzere bakanlar var. Onların değerli ekipleri var. Muazzam bir istihbarat çabası ve başarısı var. Bu politikaları hayaletler üretmiyor.
Hep söyledim, temennimiz bu politikaların devamı, daha da zenginleştirilmesi ve Türkiye lehine sonuçlar üretmesi.
HÜKÜMET VE AK PARTİ HERKESE ANLATMALI
Burada AK Parti’yi ve elbette hükümeti de ilgilendiren önemli bir nokta var.
Soru şu: Neden bu başarılı politika, dünyada gördüğü takdire rağmen iç kamuoyunda yeterince karşılık bulmuyor?
Bunu sadece “Muhalefet ne yapsak görmüyor” başlığına sığdırmak mümkün mü gerçekten? Hiç sanmıyorum.
Başka sorunlar var.
Türkiye’nin, özellikle Cumhurbaşkanının, ne yaptığını anlatma gayretinde olanların, hatırı sayılır bir kesiminin yorumları toplumda karşılık bulmuyor, hatta tersine etkiler üretiyor. Bu önemli.
Dahası, hatta bundan daha önemlisi var.
Kuruluşu itibarıyla Türkiye’de entelektüel hayatın çok farklı isimleriyle dinamik ve üretken temaslar kuran AK Parti, acaba bu konuda aynı yerde duruyor mu? O dönem kendisinden fersah fersah uzak bir zihin dünyasına sahip isim ve kesimlerle yaptığı alışveriş bugün neden aynı düzeyde değil?
Bana göre burada ciddi bir sorun var. Düşünce hayatımızdaki kuraklığı eleştiriyorsak, bunu da söylemeliyiz.
Türkiye’nin yaşadığı muazzam saldırılar, kuşatmalar ve badireler bu alanda bir daralma ortaya çıkarmış olabilir. Siyasi mücadelenin sertliği de bunu besliyor.
Peki burada durmak mı gerekiyor, elbette hayır.
Bu kritik dönemde böyle bir soruna eğilmek, her zamankinden daha fazla anlamlı.
Doğru yapmakla doğru anlatmak arasındaki bağı bilerek ve doğru araçları kullanarak bugünlere geldi Cumhurbaşkanı Erdoğan.
Üstelik bugün yakın tarihteki olumsuzlukları aşmasına yardımcı olacak bir avantajı var.
Dünyayı sarsan krizde, iktidar-muhalefet denkleminin çok ötesinde ve üzerinde önem taşıyan bir Türkiye politikası var.
Herkese, her kesime bunu anlatmanın ve “ortak kader” algısını güçlendirmenin zemini var.
Öyle bir dünya geliyor ki, mevcutları aşan bir bakış açısıyla yola devam etmek zorundayız.
Nerede durduğuna, ne dediğine ve tarafının ne olduğuna bakılmaksızın, düşünce hayatımızın temsilcileriyle, kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşlarıyla “Türkiye ne yapıyor ve sizce ne yapmalı” sorusuna cevap aranmalı.
Krizdeki başarının taçlandırılması böyle mümkün.