Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Cem, bu sözü ilk duyduğu o günü hatırladı. Serra yine çok heyecanlıydı... Hayata dair bazı tezleri vardı ve ne zaman o tezlere uygun bir söz ya da olayla karşılaşsa böyle heyecanlanırdı. Son yıllarda Adorno okumayı ne kadar da ihmal etmişti!

        Serra, kafasındaki "doğru hayat" anlatırken Cem, iki şey düşünüyordu: 1- Adorno da kimdi? 2- Kendi hayatı ne kadar doğruydu?

        O an da içi sıkılmıştı, hatırladı.

        Cem hayatı, içinde minik gümüş toplar ile aynı sayıda deliğin olduğu şu minik oyuncaklara benzetirdi bazen.

        O, oyuncağı sallayıp minik gümüş bilyeleri deliklere sokmaya çalışıyordu sürekli... Ama ne zaman bir bilyeyi deliğine sokmayı basarsa, bir diğeri açıkta kalıyor, onu yerine oturtmaya çalışırken de bir diğeri yerinden oynuyordu. Zaten tüm bilyeler otursa da yuvalarına; bir fiske tüm dengeleri yerinden oynatmaya yeterdi; çünkü Serra'yla bir araya geldiğinde hissediyordu ki Cem, aslında göründüğü kadar huzurlu değildi; "eksikti".

        Cem yanlış bir adam değildi, bundan emindi... Emindi de ona biçilen hayat, onun üzerine ne kadar oturmuştu?

        Oysa Serra öyle miydi? O, hayatın ayağına getirdiği her şeyi sorguluyor, verileni alsa da onu kendine göre yontuyor, uzatıp kısaltıyor, renklendirip aksesuvarlarla süslüyordu.

        Onu uzaktan izlediği dönemi (Serra sadece güzelliği ve neşesiyle değil, enerjisi ve merakıyla bile herkesin dikkatini çekerdi); ilk tanıştığı günü çok iyi hatırlıyordu. 9 ay kadar önceydi; hiç boş masa yoktu ve pek çok gün başka bir masada oturur, bir şeyler okur ya da dinlerken gördüğü Serra, elindeki tepsi ile "Oturabilir miyim?" demişti.

        O gün ne kadar da önemli hissetmişti Cem, bir de neşeli... İşini, hayatını hiç bu kadar anlattığı olmamıştı, belki de Serra kadar meraklı dinleyen olmadığından...

        Sonrasında pek çok gün karşılaştılar ve çok ama çok konuştular. Cem artık öğle aralarını iple çekiyor, bir şey yaşadığında onu ertesi gün Ser-ra'ya anlatmak için can atıyordu.

        Ve asıl ilginci sırf ona anlatmak, biraz da ona yetişmek için daha çok şey yaşıyor, daha çok şey okuyordu.

        Serra gezmişti, daha da gezecekti. Serra okumuştu, daha çok okuyacaktı. Serra sevmişti, daha da sevecekti. Canı da çok yanmıştı Serra'nın, daha da yanacaktı ama "Varsın yansındı, denemeye değerdi".

        "Uf, Serra, hayatın ne kadar da güzel, ne kadar da ilginç"ti; ama öyle değildi. Oysa "fazla heyecan fazla da risk demekti ki, bu herkese göre değildi ve bu yolda yüzde yüz inanç, samimiyet gerekirdi. Yarım inandığın bir emelde, korkuyla sadece kaza gelirdi."

        Cem de söz dinlerdi; dalgalansa da duruldu, yerine oturdu. Serra içinse hayat hareket etmekti. O, farklı bir iş ve hayat için başka bir ülkeye taşındığında Cem 4 yıldır birlikte olduğu sevgilisiyle düğün hazırlıkları yapıyordu. Dilek'le her zamankinden daha uzak, her zamankinden daha yabancı ve kavgalı olduğu, artık evlenmeyi isteyip istemediğini bilmediği halde... Yapacaktı, söz vermişti. O "doğru" adamdı, birinin beklentilerini "yanlış" çıkaramazdı.

        Düğüne bir ay kala Cem, mutfaktaki kahve makinesine dayanmış bir mektup buldu; hayatındaki iki kadın da aynı adamı dinlemek zorunda mıydı?! Dilek uzun mektubunun sonunda "Yanlış hayat doğru yaşanmaz, ben gidiyorum" diyordu...

        Diğer Yazılar