Cam, Cem ve Nâzım
Gösteri öncesi kalabalık bir grup yemekteyiz; herkeste bir soru işareti: Acaba Cem Yılmaz eskisi gibi iyi mi?
Anlamsız buluyorum bunu; garip burun kıvırmaları...
Biri “Jerry Seinfeld‘in iPhone esprisini taklit ediyormuş” diyor; bir diğeri “Hadi canım, Youtube’da hepimizin izlediği şey de çalınmaz artık” yanıtını veriyor. Kimi “Yaş aldı” diyor, kimi “Herkese laf geçiremez artık bir dolu yakınlığı var” diye eleştiriyor!
Gözlerim fal taşı gibi, dinliyorum; yahu bırakın gösteriyi ben bu adamın röportajlarını okurken bile gülmekten gözlerimden yaş getiriyorum!
Ve gösteride görüyoruz ki, Cem Yılmaz her daim Cem Yılmaz; her daim iyi; bir de “Sonradan görme/gurme!” gibi “tatlı” kelime esprisi olmasa!
BELKİ DE O DEĞİL, BİZ DEĞİŞTİK
En son gösterisine gittiğim günü hatırlıyorum Cem Yılmaz’ın; bir üniversite kampusunda “Adam sussun” diye dua ediyordum: “N’olur adam 5 dakika sussun. Yoksa öleceğim; gülmekten kasılan yanaklarım daha fazla dayanamayacak, karnımdaki kramplar hiç geçmeyecek!”
Eğer 8 ya da 4 yıl öncesiyle karşılaştırırsam; gerçekten aynı değil her şey...
Ama farklılaşan Cem Yılmaz mı? Emin değilim işte orada ben...
Belki ben yaş aldım, belki internet çok yol aldı, Twitter diye bir şey var; her şeyi görmeye, sıradan insanların da muhteşem espriler yapabildiğine şahit olmaya başladık artık...
Evet bilenler için gösterisinin eski etkisi olmuyor ama Cem Yılmaz, imaj ve mesaj kaygısı olmadan her daim kahkaha garantisi veriyor.
CAM’I ARALADIK, RÜZGÂRI BEKLİYORUZ
Bir tiyatro oyununda dizi oyuncusu oynamaya görsün, tanıtım da izleyicinin algılaması ve birbirine aktarması da onun üzerinden oluyor: “Hey bu oyunda Ferhunde yani Deniz Çakır oynuyor!”
Ancak senaryosunu Levent Kazak‘ın yazdığı, yönetmenliğini Laçin Ceylan‘ın yaptığı tiyatro oyunu “Cam”, popüler oyuncuları bir araya getirmekten daha fazlasını vaat ediyor.
Bir kere günümüz “karakterleri” çok başarılı aktarılmış oyuna; kadın-erkek ilişkileri de öyle... İstanbul’un Cihangir-Bağcılar eşrafı arasındaki görünmez uçuruma bile derin, tatlı, esprili ve iğneleyici dokundurmalar yapan senaryo da etkileyici. Yine en çok biri küfrettiğinde gülünüyor ama bu oyun gerçekten güldürüyor.
Dolunay Soysert, Mete Horozoğlu, Deniz Çakır, Bülent Alkış ve Selen Uçer‘in oyunculukları gerçekten etkileyici. Belki Frida Kahlo hayranlığımdan, Barış Dinçel’in dekoru da çekici...
“Cam’ı araladık rüzgârı bekliyoruz” diyordu HT Pazar’daki röportajında oyuncu Selen Uçer, bence bir yerlerden rüzgâr almışlar zaten...
SAHİBİNİN SESİNDEN...
Her zaman değil ama bazen yazınına hayran olduğunuz birini kendi sesiyle, özellikle de “kendi vurgularıyla” dinlemek dünyanın en keyif veren şeylerinden biri olabilir.
Geçtiğimiz aylarda haberini yaptık; New Yorker Dergisi edebiyatseverlere internette enfes bir hazine sunmaya başladı. Derginin aylık edebiyat podcast’larıyla zaman zaman arşivlerde bulunup temizlenen tozlu ses kayıtları gün ışığına çıkarıldı. Mesela James Joyce ‘Finnegans Wake’ten, T.S. Eliot ‘Çorak Ülke’den, William Faulkner ‘Döşeğimde Ölürken’den, Aldous Huxley ‘Cesur Yeni Dünya’dan, Truman Capote ‘Tiffany’de Kahvaltı’dan bölümler okudu.
Orhan Pamuk, ‘Lolita’ romanıyla tanınan Vladimir Nabokov’un ‘Speak, Memory’ (Konuş, Ey Bellek) adlı otobiyografisinin bir bölümünü okuyordu...
BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM
Ve esas şimdi, daha yakınımızda, daha bizden, daha dilimizden, yüreğimizden bir ses, Nâzım Hikmet CD’de...
Yapı Kredi ve İş Bankası Kültür Yayınları, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun arşivinde özenle 50 yıl boyunca korunmuş bir makara bant kaydını kitap-CD haline getirdi.
Nâzım’ın 57 şiirini okuyor-dinliyorsunuz; hem de o güzel, büyüleyici sesinden... Tabii tek sakıncası herkesin bir “kendi Nâzım şiiri olması” durumu; “Ben Senden Önce... Ölmek İsterim”i dinlemek isterdim ben de mesela, onun sesinden, sıcak sıcak... Ama bu da kâfi, bu da âlâ...