En etkili muhalefet lideri kim?
Muhalefetin de muhalif seçmenin de anlamadığı şu: Siyasi etkinlik sadece sandıktan alınan oyla sınırlı değil. Öyle olsaydı CHP bunca yıldır Meclis’teki sandalye sayısıyla bir şeyleri değiştirirdi.
Oysa Türkiye’de yıllardır varlığını sürdüren, hiçbir zaman iktidar alternatifi olmayacağını bilmesine rağmen siyasi mücadelesinde hiç pes etmeyen Doğu Perinçek örneği var.
Yıllar önce İşçi Partisi’nden bir yönetici, çalıştığım gazeteye geldiğinde gösterdiği uyduruk ankette kendilerinin ikinci parti olduğunu iddia etmişti de gülmüştüm.
Bugün Vatan Partisi’nin başındaki Doğu Perinçek hâlâ kimilerinin hayalci bulduğu aşırı iddialı öneriler atıyor ortaya. Referandumdan sonra içinde Vatan Partisi’nin de olduğu bir milli hükümet kurulmasını önerdi mesela. İlk anda “Boyun posun ne, kendini nasıl iktidar ortağı olarak dahil edebiliyorsun?” deyip üzerinde bile durulmayacak bir öneri olabilir. Zaten böyle bir milli hükümet ihtimali de yok...
KENDİNDEN KONUŞTURMAK
Ama birkaç haftadır öyle ya da böyle medyada bunun tartışılması, gündeme gelmesi bile dikkat çekici aslında. İster eşcinselliğin ABD tarafından Türkiye’ye gönderildiğini iddia etsin, ister kendisini hükümet ortağı gibi sunsun, öyle ya da böyle Perinçek’e kayıtsız kalınamıyor.
Rakamsal olarak hiçbir karşılığı olmayabilir, ama siyasi tartışmalarda Perinçek ve arkadaşları epey zamandır yön belirliyor. Özellikle FETÖ’yle mücadele konusunda Türkiye’de tahmin edilemeyecek bir koalisyon oluştu ve Doğu Perinçek ve Vatan Partisi’nde toplanan emekli askerler bu ortaklığın önemli bir ayağı.
Kimi solcular Perinçek’i Erdoğan’la işbirliği yapmakla suçluyor, o da “Onlar bizim çizgimize geldiyse biz ne yapalım?” diyor.
Tek bir örnek vereceğim...
Tuncer Kılınç Paşa, bundan 10 yıl önce Perinçekler’in izinden giderek Türkiye’nin ABD-AB’yle ittifaka mecbur olmadığını, Rusya ve Çin’in yeni süper güçler olarak müttefikimiz olabileceğini ortaya atıyordu. Ergenekon soruşturmasının tetikleyicilerinden biri de CIA’nın ve FETÖ’nün işine gelmeyen bu yeni yön arayışıydı. Yeni arayışları savunanlar yıllarca hapis yattı, ama bugün ABD bile Rusya ve Çin’in ne dediğine bakıyor. Türkiye en çok Putin’le ilişkilerini korumayı önemsiyor.
Şimdi bana şu 15 yılda CHP’nin Türkiye’nin fikir hayatına tek bir katkısını, öncüsü olduğu tek bir tartışmayı hatırlatın.
Yüzde 49’un adayı
Türkiye'de seçmen birbiri arasında pek fark görmediği partilerdense liderlerin peşinden gitmeyi tercih ediyor. ABD’de Demokrat Parti ile Cumhuriyetçilerin temel konularda ayrıldığı bir sürü mesele var; bizde ise partilerin söylemleri eğilip bükülmeye müsait olduğundan kamuoyunu sadece liderler sürüklüyor.
Bu yüzden de dün Ecevit’e oy verenlerin bugün Erdoğan’ı desteklemeleri bizim siyasi kültürümüzde kimseye şaşırtıcı gelmiyor.
Öte yandan liderin içerikli bir siyaset yapması da şart. Erdoğan’ı 2002’de Türkiye’nin siyasi haritasına sokan, bu sihirli formülün bileşimiydi. Doğuştan karizmatik bir liderdi zaten, ama somut bir söylem de tutturdu. Türkiye’yi krizden krize sürükleyen çürümüş siyasi partiler düzenine son verme amacıyla meydan okudu, mahkûm olduğumuzu düşündüğümüz parti ve liderleri tarihe gömdü. Ayrıca sağlık ve ulaştırma konusunda yaptığı hamleler, büyük ve güçlü Türkiye iddiası hep karşılığını buldu. Hiçbir zaman “Seçmen zaten beni seviyor” deyip sadece şahsi karizmasına güvenmedi.
Türkler tek adam seviyor. Ama içeriğe de bakıyor.
Ekmeleddin İhsanoğlu gibi yerleştirilmiş bir figürün içi bomboş olduğundan, söyleyecek tek bir sözü olmadığından Erdoğan karşıtları bile sandığa gitmedi. 2019’da da Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığı aynı sonucu doğurur.
Hem karizmatik hem de söyleminin bir içeriği olacak...
Şimdilik Erdoğan’a karşı sadece içi boş bir dolu alternatif var yüzde 49’un elinde.
100 bin imza yetiyorsa...
Bir zamanlar kendi kurduğu televizyon kanalında kendisini sürekli öven iki gazeteciyle program yapan Besim Tibuk’u hatırlayan var mı? Bir tür “reality show”du Tibuk. İtiraf edelim, hepimiz dalga geçmek için ekran başına oturuyorduk. Rakamsal olarak hiçbir iddiası olmayan birinin özgüveni ve egosu hayal edilemeyecek kadar kabarıktı.
Tibuk, darbe yapmasın diye Genelkurmay’ı Ankara’nın dışına taşımaktan, kimi kurumları lağvetmekten tutun da trafik sorununu çözmek için Anadolu yakasından Avrupa’ya beyaz yakalı kesime hizmet edecek, kahve servisi de olan lüks otobüs önerilerinde bulunuyordu. Ucu bucağı yoktu önerilerinin, gerçekten hayata geçip geçmemesi de hiç önemli değildi. Benim en çok şaşırdığımsa hiç ama hiç rencide olmamasıydı. Hiçbir şey hevesini kırmıyordu.
Zaman içinde eğlence diye onu dinlemeye başlayanların “Ya bu adam aslında çok mantıklı sözler söylüyormuş” dediklerine bizzat tanığım. Bir iletişim stratejisi bu: Önce şoke eder ilgi çekersiniz, sonra mesajı yavaş yavaş küçük dozlarda verip ikna etmeye başlarsınız.
Tibuk erken havlu attı. O program bugün hâlâ sürse siyasi tartışmalara bir etkisi olur muydu? Eskiden yaptığı kimi açıklamalar bugün iktidar yanlılarınca bile “Olacakları dünden görmüş” diye sosyal medyada zaman zaman paylaşılıyor.
Sonuçta o dönem partisinin, sahibi olduğu küçük kanalın etkisine kıyasla Besim Tibuk’un şöhreti katbekat fazlaydı. Seçim barajı hiç sorun olmasaydı bir zamanların Türkiye İşçi Partisi gibi belki Meclis’e bile girebilirdi. İktidar olmadı belki ama kısa Meclis macerasıyla tarihe damgasını vurmayı başardı.
ALTERNATİFE AÇLIK VAR
Yeni Anayasa’da yer alan 100 bin imzayla başkan adayı olunabilme ihtimalini tartışmamız gerekiyor. Dünyadaki siyasi eğilimler (ABD ve Fransa seçimi) seçmenlerin “dışarıdan” adaylara sempatisini gösteriyor, Türkiye’de er geç bu yönde bir arayış olması kaçınılmazdır. Eski sistemde bile Cem Uzan seçim barajına rağmen oyların yüzde 7’sini toplamayı başarmıştı; demek ki Türkiye’de de alternatife bir açlık var.
Besim Tibuk ve Doğu Perinçek değil belki ama 100 bin imzayı toplayan marjinal bir figürün bir anda ilgi odağı olduğunu, kamuoyunda bir rüzgâr yarattığını, insanları peşinden sürüklediğini düşünün.