Bir süre önce Londra’dayken pazardan dönen arkadaşım yanında çeşit çeşit yumurtalarla geldi. Tavuk, bıldırcın ve sarısı daha büyük olan ördek yumurtaları. Bu kadar çok yumurtayı ne yapacağını merak ederken “Yumurta çok önemli,” deyiverdi ve o gün bugündür her alışverişe çıktığımda aynı cümle kafamdan geçiyor. Gıdayla biraz ilgileniyorsanız pek çok yiyecek gibi yumurtanın da plastiğe dönüşmeye başladığını takip ediyorsunuzdur.
ABD’deki market raflarında çeşit çeşit yumurta satılıyor, ama içinden çıkmak giderek zorlaşıyor. Serbest gezen, organik, hem serbest gezen hem organik, vejetaryen beslenen tavuklar, GDO’suz, GDO’suz ve organik derken her bir kategoride fiyat da artıyor. Sadece organik ya da serbest gezen tavuk da yetmiyor, bugünlerde “pasture raised” modası var. “Saldım çayıra” diye tercüme edeceğim bu çeşit en üst kategori yumurta, fiyatı da ona göre. Tavukların gerçekten serbestçe dolaştığı, kendi doğal gıdalarıyla beslendikleri bir ortamda verdikleri yumurtanın lezzeti de bariz biçimde üstün. Ben bir düzinesinin bizim paramızla 50-60 TL’ye çıktığını gördüğüm oluyor. Satın alma paritesine göre bile pahalı.

ROLEX DEĞİL GIDA

Epeydir dünyada sınıfsal ayrımcılık böyle hiç tahmin etmediğimiz kategorilerle belirleniyor. Statü simgeleri de değişiyor. Rolex’le sınıf atlama devri epeydir kapandı çoktandır; daha fazla parası olan daha iyi besleniyor ve daha iyi uyuyor.
Daha iyi beslenmek epey bir araştırma gerektiriyor, doğal olarak bunu yapacak ve farklı tohumları, hatta çiftliklerin adını öğrenecek kadar bol vakti olması gerekiyor insanın. Kendi vaktine hakim olmak zenginliklerin en üst noktası olduğundan gıdayı sorgulamaya, araştırmaya başlayanların gündelik koşuşturma gibi bir dertleri olmadığını varsayabiliriz.
Endüstriyel gıdaya alternatif az sayıdaki üreticiler piyasanın daha üstünde fiyata satıyor ürünlerini, ama yine aynı az sayıdaki bilinçli tüketici de pahalı bile bulsa sorgulamıyor. Eski dünyada da durum benzerdi; Louis Vuitton sadece bir çanta değil sonuçta, Rolex de sadece zamanı göstermiyor.
Şu anda belli bir elite hitap eden iyi beslenme kitlelere yayılacak mı?
Ambargodan dolayı tarım ilaçlarının, GDO’lu gıdaların, hibrit tohumların girmediği Küba’da bütün tavuklar doğal olarak “pasture raised” mesela ve sokakta çok ucuz bir lokantada bile yediğiniz yiyeceğin tadı fark ediliyor.
Ancak gıda devlerinin hakim olduğu birinci dünya ülkelerinde iyi yiyeceğin eşit olarak dağıtılması imkansız. Önceki gün markette 99 cent’e altı tane yumurta da gördüm, hemen yan raftaki aşırı pahalı yumurtalara bakarken. Ucuzun ne kadar ağır bir bedeli olduğunu ben biliyorum, ama kitleler sadece fiyat etiketine göre karar veriyor haklı olarak.
Bu yeni sınıf ayrımını kaçınılmaz kılıyor.

HANİ LÜKS DEMOKRATİKLEŞİYORDU

Aslında bir süredir lüksün demokratikleşmesi ve paylaşım ekonomisinin dünyayı değiştireceği konuşuluyordu. Steve Jobs sayesinde dünyanın en zengin insanıyla aynı telefonu kullanabiliyoruz mesela. O akıllı telefonlar sayesinde birçoğumuz saat bile takmıyoruz hatta ve erkeğin kendi üstünlüğünü gösterebildiği nadir objeler giderek yok oluyor.
Belli ki bir kesim bu demokratikleşmeden hoşnut değil, yüzeyde ve gösteriş düzeyinde olmasa da kendini ayırmanın yolunu buluyor.
Günümüz dünyasında şurası kesin: Zenginler daha iyi besleniyor ve daha iyi uyuyor. Arianna Huffington epeydir gazeteciliği bırakıp tamamen iyi yaşama odaklandı ve uyku üzerine seminerler veriyor. Yıllardır kafayı bu konuya bir aktivist gibi taktı ve insanlara iyi uyuma öğütleri verirken yeni bir ekonomi yaratıyor, buradan da zengin oluyor.
Oyuncu Gwyneth Paltrow da biraz karikatüre dönüşen iyi yaşam guru’larından biri. Ne olduğunu anlamadığım ürünleri ne olduğunu çözemediğim abartılı vaatler sunuyor; içince hayatımızın değişeceği sular, sürünce aniden gençleşeceğimiz kremler, ama onun ötesinde fiyatı arttıkça vaatleri de çoğalan tecrübeler var Paltrow’un Goop’unda. Üst sınırı da yok fiyatın.
Moda, araba falan değil; uyku, gıda, iyi vücut, daha kuvvetli beyin hücreleri. Yarın öbür gün su büyük ihtimalle.


***

 

Aslında bugün Ekrem İmamoğlu hakkında yazmayacaktım


Birkaç gündür kafayı uzun yıllar ABD’de televizyonda yemek pişirme teknikleri öğreten Jacques Pepin’in efsaneleşen omlet video’suna taktım. Ya da “omelette” diyeyim, Fransız aşçıya gönderme olsun.
Pepin ne yaparsa mükemmel yapan o nadir yetenekli insanlardan. Bıçak tutuşu, tavayı kavrayışı, konuşması, aktarımı her alanda ustalık kokuyor. Ölümlü değil belli ki, üstün bir varlık. Bizde yıllarca televizyonda aşçılık yapanlar, hala bu işe devam edenler Pepin’in yanında bulaşıkçı olamaz. (Evet, arada Aydın Doğan’ın yeğeni Sahrap Soysal’a da laf çakıyorum.)
Yıllarca Julia Child’la da program yapan Pepin’in beş dakikanın biraz üzerindeki omlet videosunda iki ayrı tarif var: Köy omleti ve Fransız omleti. Günlerdir arka arkaya bu video’yu izleyip büyüleniyorum. Aslında ilk izlendiğinde “Aman ne var ki” diye geçiyor insanın aklından. Alt tarafı yumurtayı çırpıp tavaya koyuyor. Ama öyle değil. Pepin öylesine usta ki çok kolaymış gibi geliyor, ama günlerdir deniyorum ve onun seviyesine ulaşamıyorum.
Zaten Pepin de iyi bir aşçının ilk sınavını omletle vereceğini söylüyor. Belli ki daha yıllarca çalışmam gerek bu kusursuzlukta omlet yapmak için.
Video’ya kafayı tek takan ben değilim. İnternet’te hakkında yazılmış onlarca yazı var. Hatta Pepin’in omletini aynen deneyip başarısız olanların kendi video’ları, Pepin’in onlara yanıtı, başkalarının ondan esinlenen omlet tarifleri de var. YouTube dehlizine dalınca çıkmak mümkün olmuyor tabii; Pepin’in asgari bıçak darbesiyle tavuğu kemiğinden sıyırdığı video’ları da hayranlıkla izliyorum tekrar tekrar.
Bir insan nasıl bu kadar mükemmel olabilir, nasıl bu kadar kusursuz mertebeye ulaşır diye de aklımdan geçiyor.
Önceki gün bir arkadaşım kendisini Pepin’in köy omleti tarifini aynen yaptığını söyledi. “Hadi canım” deyince de yanıtı verdi: “Benim yaptığım gayet güzel oluyor, tabii kendimi Pepin’le kıyaslamadığım için.”
Benim yaptığım ise hiç güzel olmuyor çünkü haddimi bilmeden Pepin’e özeniyorum ve tabakta onun mükemmelliğini görmek istiyorum. Aslında hayatın her alanında aradığım neredeyse imkansız bir kusursuzluk. Serdar Turgut’un dediği gibi bir idealin peşindeyim çünkü. Bu yüzden de durmaksızın Pepin’e bakıyorum, bir yerlerde böyle bir kusursuzluğun var olduğunu görüp umutlanıyorum.
Konuyu Ekrem İmamoğlu’na bağlamak istiyordum aslında, ama pas geçiyorum.

 

 

***

Ekran tartışması sorusu

Rumeli Hisarı’nda eskiden konserlerin düzenlendiği sahnenin ortasına yapılan o korkunç mescidi yıkmayı düşünüyor mu bir belediye başkan adayı? Ya da… Belediye başkanının böyle bir yetkisi var mı?

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • ankara061001 11 gün önce Değerli yazarımız, Ekrem beye bağlamadan söyleyeyim, Pepin usta kanserojen omlet yapıyor. Metal, teflon tava metal çatalla karıştırılmaz. Uzun vadede kanser olmasan bile "Tavayı" çizersin. Saygılar.
    CEVAPLA
  • yedibeyza38@gmail.com 12 gün önce harika bir yazı olmuş ama ben sizden güncel politika yazısı bekliyordum :)
    CEVAPLA