Yeni filmi “The Irishman”in tanıtımı için Ekim ayında Londra’ya giden Martin Scorsese orada Empire’a bir söyleşi verdi ve sözleri o günden beri tartışılıyor. Marvel filmlerinin “sinema” olmadığını, daha çok bir eğlence parkını andırdığını söyledi. Dünyanın dört bir yanında milyarlarca dolar gişe yapan Marvel evreninin hayranları Scorsese’ye öfke kusuyor, ama birilerinin de hakikaten sinemanın onurunu koruması gerekiyor.
Scorsese sözlerini biraz daha açmak için dün New York Times’a bir makale yazdı. Kendisi için sinemanın bir keşif olduğunu söylüyor; en önemli beklentisi de beyaz perdede beklenmedikle yüzleşmek. Sinema bunu mümkün kılan bir sanat dalı, örnek olaraksa Bergman’dan “Persona” veya Kenneth Anger’ın tartışmalı “Scorpio Rising” filmlerini gösteriyor.
Marvel filmlerinin sinema sayılmama nedeni ise her biri farklı görünseler de aslında hepsinin aynı oluşu. Başlangıcı, ortası, sonu hep aynı ve önceden tahmin edilebilir; bu filmler doğası gereği böyle olmak zorunda olduğundan şaşırtıcı değil. Scorsese’ye göre serinin devam filmleri aslında birer yeniden yapım. Hiçbirinde Hitchcock filmlerindekine benzer bir gizem, keşif ya da duygusal bir tehlike yok. Bu filmler sadece belli bir kitleyi tatmin etmek için yapılıyor ve her biri de sınırlı sayıdaki temanın farklı çeşitleri.

ARZ TALEP YALANI

Bu filmlerde eğlenmek mümkün elbette; Scorsese de buna itiraz etmiyor. Ama bu “arz-talep” yalanı uydurularak sinema salonlarının sadece bu filmlerin egemenliğine geçmesine isyan ediyor haklı olarak. Altını çizdiği nokta tüketiciye sadece tek bir seçenek sunulduğunda, sürekli aynı şey pompalandığında doğal olarak sadece bunu talep edeceği.
Üzerinden yıllar geçtikten sonra bile tekrar tekrar izlenen ve her seferinde aynı tadı bırakan o klasik filmler Hollywood stüdyo sisteminin ve sinema salonlarının kolay gişe garantili Marvel’a teslim olmasından dolayı artık yapılmıyor.
Hala sinema sanatını şaşırtmak için kullanan, hiçbir formüle dayanmayan ve Scorsese’nin tabiriyle izleyeni “adı konamayan tecrübelere” sürükleyen Paul Thomas Anderson, Claire Denis, Spike Lee, Ari Aster, Kathryn Bigelow, Wes Anderson gibi sinema sanatının usta isimleri de var hala. Marvel filmleriyse onların tam aksi.
“Son 20 yılda film sektörü her yönden değişti, ama en kötüsü risk almaktan çekinilmesi oldu,” diye yazıyor. “Günümüzde yapılan çoğu film anında tüketim için üretiliyor. Çoğu yetenekli bireylerden oluşan ekipler tarafından yapılıyor, ama sinema için çok önemli olan bir şey eksik: tek bir sanatçının birleştirici vizyonu.”

TÜRK SİNEMASININ HALİ

Türk sinemasında Marvel filmi yok, ama Scorsese’nin bahsettiği anlamda bir sinema sanatının ölmek üzere olduğu ortada. Süper kahramanların yerini avamın eğlencesi, lümpen kültürünün egemenliği aldı ve sinema sanatı icra etmek isteyenlere yaşam alanı kalmadı. Sinema salonlarının tekelleşmesi zaten başlı başına bir sorun. Bu salonların seyirciye sadece Cem Yılmaz ve Şahan filmleri göstermeleri de Türkiye’nin kendine özgü bir sinema dili yaratmasının önündeki en büyük engel.
Aynen Scorsese’nin dediği gibi Cem Yılmaz ve Şahan filmlerinin şaşırtıcı bir tarafı yok, belli bir formüle dayanıyor ve hepsi farklı görünse de birbirinin yeniden çevrimi gibi. Bir ara tam sinema salonuyla didişirlerken belki hiçbir zaman vizyona film sokmazlar diye umut ediyordum, sonunda herkes anlaştı ve yine beyaz perde bu vasatlığa teslim oldu. Tıpkı Marvel gibi kendilerini sinema sanıyorlarsa çok yanılıyorlar; TRT skeçleri bile daha yaratıcıydı, en azından yeni bir şey yapma çabaları vardı o dönem insanların.
Sırf çoğunluğun hoşuna gidiyor ve maddi karşılığı olduğu için bu vasatı kitlelere dayamakta daha ne kadar ısrar edilebilir? Toplumlarda kültür çıtasını yükseltmek elitlerin görevidir. Bu filmlere burun kıvırmak, yayılmasını engellemek de bizimki gibi ülkelerde entelektüel sorumluluktur. “Halkın tercihini küçümsemek” gibi ezberler ucuz ajitasyon, çünkü çoğunluk her zaman neyin doğru ya da yanlış olduğunu bilemeyebilir. Scorsese’nin de dediği gibi bir süre sonra halk ne verirseniz onu istemeye başlar.
O yine dünyadan sinema sanatına layık isimler bulabiliyor. Bizde aradan sıyrılmak, bu vasatlığın arasında kendini belli etmek iyice zorlaştı artık. İşte, yeniden canlanan Antalya Film Festivali’ndeki hiçbir film hakkında bilgimiz yok, belki de hiçbir zaman izleyemeyeceğiz.
Bütün bu kalabalığın arasında bir-iki Claire Denis’miz falan olsaydı belki Şahan falan da hoş görülebilirdi. Ama çoktandır o noktayı aştık, tek seçenek bu vasatlıkla mücadele etmek artık.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!