Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi
HİÇBİR şey olmasa bile beni adıyla yakalamıştı bu film. Adana Altın Koza’da neler seyredeceğime karar verirken filmin üstad Onur Ünlü’ye (Bkz. Polis, Beş Şehir, Güneşin Oğlu ve Leyla ile Mecnun) ait olması bir yana bu şahane isim için bile izlemek isterdim. Önceki gün nihayet izledim filmi ve festivalde bir vaha gibi geldi. Politik mesajları çok yoğun, büyük dertleri ve öfkeleri olan filmlerin ardından bir nebze nefes aldırdı bana bu komik isimli bir film.
Tadınızı kaçırmamak için anlatmayacağım ve filmi ilk sahneyi anlatarak yazmaya başlayan sinema yazılarından da uzak durmanızı öneririm, ama insanı dumur eden ilk sahne sonrasında kara mizahla zekice harmanlanmış aşırı acıklı bir öykünün içinde buluyorsunuz kendinizi.
Cumhuriyet dönemi ailesinin “görmezden gelme” alışkanlığı üzerine yazılmış eğlenceli bir filmle karşı karşıyayız. Beğenmediğim yönleri var mı? Tabii ki var. Mesela o opera sanatçısı keşke olmasaymış veya bu kadar grotesk olmasaymış ya da Celal Tan’ın trafik lambasıyla konuştuğu sahneler olmasa ne harika olurmuş diye düşünüyorum. Ama bu detaylarla boğuşmayı değerli sinema yazarı dostlarıma bırakmayı tercih ediyorum.
Eğer şehrinize gelirse bu uzun ama eğlenceli isimli film, gidin izleyin derim. Ama gösterimden önce filmin yönetmeni Onur Ünlü ile yan yana denk gelmemeye çalışın derim. Ben şans eseri onun iki yan koltuğunda izledim filmi. Bir rahat vermedi, film boyunca hem konuştu hem de kıpraşmadan duramadı:)
ÇOK değil bir seneden bile az bir süre önce kıyasıya Muhteşem Yüzyıl ve ecdat tartışmaları yapıldı bu ülkede. Kanuni Sultan Süleyman karakterinin, hayatının aşkı Hürrem ile öpüşmesi köklerine ve tarihine sahip çıkan, ecdadını öpüşürken görmek istemeyen bir kitle tarafından günlerce protesto edildi.
Dizinin yapımcısı Timur Savcı ve senaristi Meral Okay çok zor günler geçirdi o dönemlerde. Yanlarında korumalarla dolaştılar. Sonra tarihçiler de ayağa kalktı. “Hayır efendim, padişah efendimiz asla o renk içlik giymedi, tarihimizle oynatmammm” diye televizyon televizyon gezdiler. Hassastılar çünkü tarihimize sahip çıkmak, onu gelecek nesillere en doğru şekilde aktarmaktı dertleri. Ama dün bizim gazetemizde okuduk ki ecdadımızın bizlere en güzel miraslarından biri olan Nuruosmaniye Camii’nin hemen yanındaki külliyeye bir kebapçı açılmış. Açılmakla da kalmamış, upuzun tenekeden bir bacayı da saplayıvermiş caminin böğrüne. Yarattığı görsel tahribat bir tarafa, kebapçının bacasından çıkan dumanlar siyaha boyuyormuş bu nadide eseri. 1755 yılında yapılmış olan cami İstanbul’un ilk barok camiiymiş. Üstelik son bir yıldır da beş milyon liralık bir bütçeyle restore ediliyormuş. Ne tuhaf değil mi, restorasyon görevlileri bir yandan taşları temizliyor, arkalarından baca karartıyor. Ve bir Allah’ın kulu olay çıkarmıyor. Kardeşim al kebapçını götür ecdadımızın camiinden demiyor. AHT’den arkadaşlarımız haber yapmasa Vakıflar‘ın haberi bile yok.
İşte bizde böyle bu işler. Ecdadımızı helaliyle öpüşürken görmek istemeyiz. Hemen basarız cümcüğü gerekli mercilere. Ama her gün önünden geçtiğimiz, Konstantiniyye’yi İstanbul yapan eserlerin akıbetiyle ilgilenmeyiz bile. Bu basbayağı ikiyüzlülük. Ecdat derken nelerden bahsettiğimizin farkında olmayışımızın suratımızda patlayan fotoğrafı o baca fotoğrafı. Neyse boşverin Nuruosmaniye Camii’ni. Nasılsa paramız çok. Bir yandan temizler, öte yandan kebapçının bacasının siyaha boyamasına ses çıkarmayız. Ama yeter ki padişahımız Hürrem’le öpüşmesin. Başımıza taş yağmasın!
BİR havayla çıktı yola emektar Piri Reis. Üç tarafı denizlerle kaplı ülkemizin denizde çok amaçlı araştırma yapabilecek tek araştırma gemisi. 1978 model ve son tamiratında motoru 200 bin liralık KDV borcu yüzünden gümrüğe takılan yenisiyle değiştirilememiş olan Piri Reis büyük bir göreve çıktı. Akdeniz’de petrol arayacak. Arkasına da bir milletin rüzgârını almış hevesle açılıyor denize. İnşallah motorları bozulup bizi dosta düşmana rezil etmez. İnşallah bu vesileyle varlığını hatırladığımız Piri Reis’e en kısa zamanda son model bir kardeş gelir. Hani arkasında kendi denizaltı olan, kendine ait minik bir helikopteri olan ve her yeri fay ağlarıyla örülü ülkemizin denizlerinde sismik araştırmalar için son teknolojiyle donatılmış olanlardan.
Adı da Piri Reis 2 olur ve böylece göreve çağrıldığında adını aldığı Piri Reis gibi gururla göreve koşan Türkiye’nin tek denizaltı sismik araştırma yapabilen gemisine hak ettiği onuru vermiş oluruz. 200 bin lira yüzünden motorunu değiştiremediğimiz Piri Reis’in yolu açık olsun...
- İstenmeyen SMS de tekno taciz sayılmalı12 yıl önce
- Tabii bizim şarkılarımız beleş, çalın çırpın!12 yıl önce
- Popstar'ın tanıtımını Ahmet Kaya'nın sırtına yüklemek çok ayıp!12 yıl önce
- Pardon laleler Hollanda değil Konya'danmış12 yıl önce
- Hırsızınkini ödüyoruz engellininkini niye ödemeyelim12 yıl önce
- Milli Takım'ın başarısına sevinen tek kadın yok mudur?12 yıl önce
- İstanbul'un sembolü lale midir?12 yıl önce
- Ülkedeki tüm 'akil'ler adam mı?12 yıl önce
- Beni tanımayan SMS istiyorum12 yıl önce
- Mutlu olmak için et mi gerekirmiş yahu?12 yıl önce