Ey köle: Ya sev, ya terk et!
Onca yüzyılı, zincirli köle ile özgür ücretli arasındaki mesafe yakın kalsın diye bitirdik sanki.
Yönetenler, buyuranlar, kendi başına iş görenler neyse de…
Ücretlilerin çoğu da, “sendika, sınıf, mücadele” gibi kavramlardan nefret etti. Ediyor da.
Oysa, devirler geçer devran dönerken, çalışanı kölelikten çıkarmış ne varsa, bu kavramlar ve eylemler sayesindeydi.
Hiçbir işveren Dickens okuduğu için hislenip köle çocuklara “iyilik” yapmadı.
Her din, insan haysiyetinden, emek kutsallığından, haktan bahsettiği halde; sözde çok inançlı hiçbir güçlü, kalabalık ama güçsüz insanlara bu hakları bağışlamadı.
Ne olduysa…
Kanlı ya da kansız…
Devrimle ya da reformla…
Galibiyetle ya da yenilgiyle…
Barikatla ya da grevle…
Mecliste ya da meydanda…
Dik durarak ya da yere serilerek, onca ölü vererek…
Hep mücadeleyle oldu.
***
Çalışanlar (ve işsizleri) bu kimliklerini unutup başka kimliklerin; dini, mezhepsel, etnik, milli gibi “doğal” olanların, hatta takım renklerinin peşinde koştururken, kendini unuttu.
Yanındakini de unuttu. Unutmakla kalmadı; en çok, kendine en fazla benzeyene düşman oldu.
Kendine en çok benzeyenin kendine hiç benzemediğine ikna olmak (edilmek) için dine, mezhebe, etnik kökene, milliyete sarıldı!
Elbet sırf o değildi.
Her daim hazır işsiz ordusu, her daim işten atılmaya aday esnek, ürkek, titrek ruhlar; hayatın maddi zevklerinin baş döndürücü davetleri ile geçim zorluğunun birbirine karışması garip bir durum yarattı:
Sözde insan daha özgürdü; sözde demokrasi (ve serbest piyasa) gelişiyordu; sözde otoriter sistemler ya çökmüş ya gevşemişti…
Ama…
Çalışanın hayatı köleliğe daha çok benzemeye başlamıştı. Daha otoriter iş ortamları; daha despotik, dayatmacı yönetim sistemleri; daha acımasız işyerleri; fiilen daha uzun çalışma saatleri.
Dayatma, dayatma, dayatma… Katlanma, katlanma, katlanma!
Her işyerinin sloganı: Ya sev, ya terk et!
***
Ramazanda alışveriş merkezleri daha geç saate kadar açıkmış. Açılsın. Alışveriş, kazanç, piyasa olsun. Parası olan alsın, olmayan baksın. Bu sıcakta klimalı AVM’lerde serinlesin insanlar. Tamam.
Peki çalışanlar! Zaten 10-12 saate mahkûm olanlar, kaç saat daha? Fazla mesai ücreti var mı? Yok mu! İnsan gibi tatil var mı? Yok mu! Demokratik, sosyal bir hukuk devleti var mı? Yok mu!
***
Kendi günde 10-12 saat çalışan baba yakararak anlatıyor.
Kızı, büyük gıda firmalarının ortak olduğu ekmek zincirlerinden birinde çalışıyor: “Sabah 6 gidiyor Umur Bey; gece 10’da, 11’de geliyor. Sendika yok. Fazla mesai ücreti yok. Yavrum eve gelip düşüyor. Aldığı 1000 lira değil ama ona da köle.”
“Sayın Talu, kendim ve arkadaşlarım için rica edeceğim. Polis memuruyum. 12-24 sistemi bedenimizi allak bullak etti. Bir gün 12 saat çalış, bir gün dinlen sistemi. Ama o dinlenme günü de mutlaka çağrılıp başka işte görevlendiriliyoruz. İşe geliş saati belli, çıkış saatimiz amirin iki dudağı arasında. Fazla para istemiyoruz, insanca bir hayat istiyoruz.”
“Askeri doktoruz. Tam gün yasası ile özlük haklarımız kısmen düzelecekti ama tazminatlar verilmiyor. Mahkûm gibi çalışıyoruz. Pek çok doktor kendini ordudan attırmak için kilo alıyor, firar ediyor, ticaret yapıyor. Bu kan kaybıyla bin kadar doktor kaldı.”
***
Başkaları da var. Milyonlar.
Yüksek tepelerdekiler onlara sesleniyor:
Bir işin varsa şükret. Ya sev, ya terk et!
Bu lafı en çok, başka garibanlar, o işi bile olmayanlar, kendine benzeyeni esas düşman sayanlar alkışlıyor.
Yoksa işler böyle yürümezdi!