Kahraman!
Taksim’in “kanı kurumayan” bir meydan olduğunu hatırlatan kahpe bombadan sonra aynı şeyi yaptık:
“Kahraman” bulduk!
Daha büyük faciayı önleyen, arkadaşlarını kurtaran polisler.
Tabii, öyle bir anda, herkesin yapamayacağını yapmak, pekâlâ ıskalayacağın bir düşünce ve eylemi hayata geçirmek, kendini daha fazla tehlikeye atmak çok önemli.
Ama…
***
Bir gün bir meydanda kendi ölümüne ve katliama fünye edilmiş canlı bomba çıkana kadar “kahramanlar” birer “insan” olarak kimin umurundaydı!
Kaç kişi sordu: O polisler günde kaç saat ayakta bekletiliyor, diye.
Kaç devlet yetkilisinin derdiydi: Günde kaç saat (fazla) mesai yapıyorlar, diye.
Kaç hali vakti yerinde bay, bayan merak etti: Köle gibi görülmek bu insanlarda nasıl yaralar açıyor, diye.
Kaç kişinin cumhuriyet, demokrasi, insan hakları hassasiyeti azıcık uzadı: En temel insani haklardan mahrum, özgüvenleri sürekli baskı altında hırpalanan insanlarla, “insan, hak veya güvenlik” nedir, diye.
***
O yüzden işte, çok derin ikiyüzlülük!
O yüzden ikiyüzlülükleriniz çok derin!
O yüzden bu kuyu dipsiz işte!
Alttaki asker, polis, cezaevi görevlisi, on binlerce sivil memur… Bu “köleler”den bir “üniformalı ve sivil devlet ordusu” en temel insani, hayati, mesleki haklarının gasp edildiği bir “düzen”de, o düzenin yeniden üretilmesinin yükünü taşıyor.
Şehit düşene, “kahramanlık” edene kadar, sadece o an bir “kıymet” verilenler; kendilerini de ezen, hırpalayan, hor gören bir sistemin idamesinin hamalları.
Hakkını arayana sallanan copu tutan elin de temel insani hakları yok aslında!
Hak talep edene çevrili silahın arpacığındaki gözün de büyük adamların gözünde kıymeti yok!
Bir kahramanlığa kadar çoktan yıpranmış bedenlerin, aşırı mesaiyle bitkin dizlerin, çoluk çocuğu için her saniye endişeli zihinlerin, aşağılanmaktan lime lime ruhların bir kıymeti yok!
Kendileri farkında olsa da olmasa da!
Yaş daha 30 be Dante!
Cahit Sıtkı “Yaş 35, yolun yarısı eder… Dante gibi ortasındayız ömrün… Delikanlı çağımızdaki cevher… Gözünün yaşına bakmadan gider” demişti ya…
Geçen gün “Yaş 30, yolun sonu mu?” başlıklı yazı, yeni fak ettiğim büyük bir yara deşti.
Bir kısım devlet kadrosu başta, 30-35 yaş “gençler”in gençliğinin nasıl bitirildiğine, iş kapısının nasıl kapandığına dair.
29 yaşında bir genç, arkadaşlarını anlatsın:
1. Ben: Devlet üniversitesinde, en düşük maaşla, her an feshedilecek sözleşmeliyim. Şükür. Ne de olsa akademisyenim.
2. O 30: Azınlık mensubu. İki mühendis diploması, yüksek lisansı, üstün zekası var. Askerde önyargıdan korkuyor. Kamuda istihdam edilmeyeceğini biliyor. İş görüşmesine gittiğinde aşırı kalifiye bulunup alınmıyor. Sürekli ABD’ye göçmenlik başvurusu yapıyor. Hedefsiz, beklentisiz.
3. O 36: Gemi işletme mezunu. Kadınlara bu alanda iş verilmediğini sonra fark etti. İkinci diploma aldı. Yıllardır işsiz. Bu yıl Ziraat mühendisliği kazandı. 40’ından sonra yeni hayat umuyor.
4. O 30: Endüstri tasarımcısı. Üniversite sınavı 200’üncüsü. BMW ve Mercedes’e projeler yollayıp teşekkür aldı. 30’unda ya, iş bulamıyor. Balık temizliyor.
5. O 30: Su ürünleri mühendisi. Yıllardır işsiz. Geçen sene de KPSS kazanamayınca şansı kalmadı. Şimdi garson.
6. O 35: Sözleşmeli öğretmenlik için yıllarca sınava girdi, 5’incide atandı. Kadrolu olabilmek için yine sınavlara girdi. 10’uncuda pes etti. Bir köyde sözleşmeli. Haline şükrediyor.
7. O 29: Sınıf öğretmenliği mezunu. Hiç KPSS kazanamadı. Düşük ücretle özel sektörde.
8. O 30: İlk yılında ‘Parasız üniversite” sloganı atınca, atıldı. Afla döndü. Endüstri mühendisi olacak. Hele bir askere gideyim, diyor.
Bu kadar okumuş da kolayca harcanmış, hepsi bir arada belki tuhaf geldi size. Az bakın. Çok yakınınızda biri vardır mutlaka. Belki tam içinizde!