Yolculuk
Esasında…
Tam sırrını bilmediğin bir evrende…
Bir kum tanesi bile sayılamayacağın zamanın bir anında…
Büyük kısmından bihaber olduğun bir dünyada…
Milyarlar milyarlarca hayata tanık olmuş koca bir tarihin kuytu bir deliğinde…
Renklerini asla tam bilemediğin bir ülkenin içinde…
Kendin sandığın ama içinde olan bitene dair bilgin neredeyse sıfır olan bir bedende…
Elinde tutamadığın, seni sürükleyen ve sen daha kendini bilmezken şekillenmiş bir ruhun aleminde…
Her şeye vakıf olduğunu sanarak kasılıyorsun!
Hadi öncekileri bir kalem geçelim.
Çok büyük geliyor.
Lakin…
Kendin zannettiğin sen; şekil olarak bir bedenden müteşekkil iken…
Saçınla, yüzünle, gözünle, tıraşınla, boyanla, giysinle, takınla, filancanla (o da genellikle ancak bir ayna sayesinde) görebildiğin sen, maalesef sen değilsin tamamen.
Bedeninin senden bağımsız hayatı, sen zannettiğin seni de kendine bağımlı kılıyor.
Dünyayı kavradığını sanan sen; kendi bedeninin içinde neler oluyor, bilmiyor yahut bazen çok geç öğreniyorsun.
Yani şöyle diyelim:
Herhangi bir engelin yoksa dahi; hareketlerini, kalkışını, yürüyüşünü, edasını, sesini, cakasını yönettiğini sandığın o bedenin içinde, üç, beş organın yerini dahi doğru dürüst gösteremiyorsun.
Değil ki, onların için için yaşadığı hayatı veya ölmeye yatışını zamanında bilebilmek!
Nasıl kesif bir cehalet!
Ve nasıl bir cüret…
Daha kendi matematiğini, mekaniğini, kendi elektroniğini, organiğini bilemeden, hatta zerre kadar bile bilmeden; böyle bilgiçlik, bilmişlikler taslamak.
İçini için için kemirebilen nice mikroorganizma karşısında bu kadar küçük ve güçsüzken; küçük dağları yarattığını sanmak; bu kibir, bu mağrurluk, bu afra tafra!
Dur daha bitmedi; sen sandığın sana dair koyu cehaletin.
Sadece bedenini, hani sadece dışına elinin değebildiği o su, kan, kas, damar, kemik, deri sentezini bilmemek değil acizliğin.
Kendin sandığın senin daha bebekken edindiği korkularla, yaşadığı travmalarla oluşmuş ruh hali karşısında da ruh gibisin zaten.
İlk korkuların, ilk endişelerin, yediğin ilk darbeler; yani henüz kendini ifade dahi edemediğin, bedenini özgürce hareket dahi ettiremediğin o minicik halinin küçücük zaman diliminde yediğin büyük ama unutulmuş silleler seni sen yaptı…
Hiçbirini hatırlamıyor, bilmiyor, düşünmüyor ve bugün sen zannettiğin sana vurduğu fırça darbelerini de, çekiç darbelerini de sen olarak yaşıyorsun.
Yolculuğun bir özeti şu öyleyse:
Her şeyi bildiğini zannederek, ama kendini bilmeden gidiyorsun.
Şöyle de düşünebilirsin o zaman:
Daha kendini, bedenini, ruhunu bile bilmekten acizsen…
En yakınındakilerin dahi dünyasının içini ve iç dünyasını nasıl tam anlamış olacaksın…
Ve esas…
Evrenin, dünyanın, tarihin, ülkenin, insanın, insanlığın her bilgisine, her hakikatine vakıf olduğunu da nereden çıkarıyorsun.
Sen seni bil sen seni…
Diyeceğim…
Sadece okşayarak, enseni!
Ham haber!
Yukarıdaki “içimden öyle gelen” yazı bitmişti ki, telefon.
“Büyükler”den ziyade “alttakiler”e açık hattan.
“Umur Ağabey; sabah Şırnak’ta iki uzman erbaş arkadaşımız kaçırıldı. Hem de Emniyet yakınından. Lojman verilmediği için tuttukları evden, güvenlik için sivil kıyafetle çıkmışlardı. Yeterli servis olmadığı için birliğe gitmek üzere. Şu saat daha kimsenin haberi yok. Biri 2008, biri 2009 çıkışlı.”
“Vatanı korusun” diye yıllarca ölümün kucağında koşturulan insanları devlet (hükümet ve Genelkurmay) koruyamıyor:
Hakkını vermiyor, lojman vermiyor, orduevine sokmuyor.
Lojman verilmediği için öldürülen, kaçırılan olursa tedbir şu: Aileni memlekete yolla; sen kışlada kal.
Ya hasret, ya ölüm!
Ya da ikisi birden!
Cesaret isteyip esaret veriyorlar!
(Haber hamdı; öyle bıraktım. Doğru olsa n’olur, yanlış çıksa n’olur! Bir şey değişir mi?.. Sonra, akşam yine telefon: Ağabey, kaçırılanlardan birinin Gaziantepli Kemal Erik olduğu söyleniyor; 2009’lu. Diğeri meçhul. İki kişi mi, o da meçhul!)