Engelli insan, özürlü vicdan!
Burada “doğuştan engelli” olma ihtimalin zaten yüksek.
Yanlış tedavi, doğum anomalisi, akraba evliliği, izlenemeyen hamilelik, yetersiz beslenme, genetik bilgisizlik vesaire…
Ama “sağlam vücut”la doğup “sağlam kafasızlık ve sağlam vicdansızlık” sonucu, nasıl derseniz artık, “gazi, görev malulü, sakat, özürlü, engelli” olmanız, yakınlarınızı öyle bulmanız mümkün.
Başkasının başına gelen duyarlılığınıza yetmiyorsa, başınıza gelebilecek olan için endişeniz ayakta kalsın!
Çatışma, bomba, gaz, mayın, patlayıcılar; minik Elif Zeynep’leri bazen öksüz, ama bazen engelli bırakan trafik kazaları; kazazedelere yardımcı erleri de ezip geçen araçlar; iş kazası diyen piyasa cinayetleri; çılgın, öfkeli komşuların bıçakları, silahları; işyerinde makineler, kimyasallar, infilakler; sokakta, caddede çukurlar; çöken binalar; doğal felaketler, doğal olmayan yapıların enkazları…
***
“Adım Yasin. 23 yaşında, doğuştan engelliyim. İşsizim. Bir yere görüşmeye gittim. Diyor ki, sana ihtiyaç yok, yasa gereği çalıştırmak zorundayım. Diyor ki, çalıştığımız kurumlar engelli istemiyor. Devlet şöyle iş verdim diye kasılıyor ama özel sektörde yüzde 54 raporlu ardamdan yük kaldırıp indirmesi, ayakta iş yapması isteniyor. Hem engelli olduğum tespit edilmiş hem de sağlam adam işi talep ediliyor. Diyalize yatan, hayatı tekerlekli sandalyeye mahkum insanlar. Devlet bunlara bakmanın yolunu bulmalı. Sana özürlü değil, engelli diyeceğiz, diyorlar. Ne fark ediyor? Parası yok diye yüzde 90 engelli vatandaşa ambulans vermiyorlar iki saat.”
***
“Kızım 13 yaşında, görme, zihinsel, fiziksel engelli. Kızıma eğitim için İstanbul’a geldik. Görme engelli ama görme engelli programından yararlanamıyor, çünkü zihinsel engelli. Zihinsel engelli ama zihinsel engelli programına alınmıyor, çünkü görme engelli.
Tıp gelişince, prematüre bebeklerin yaşama şansı arttı. Ama birçoğu görmeyen çocuk olarak yaşama devam ediyor. Fakat eğitim ve kanunlar yetersiz. Çok ülkede böyle çocuklar 8 aylıkken aileleriyle eğitime alınıyor.”
***
“Ağır engelli, 13 ve 14 yaşında iki kızın babasıyım. Onlar için bez kullanıyoruz. Ayda her birine 200’er adet. Ancak SGK 120 adet karşılıyor. Yatalak ve ağır engellide telefon, elektrik, doğalgaz, internet kolaylığı olabilmeli. Ağır engellilerin evde aldığı hizmetlerin devlet ve yerel yönetimlerce yapıldığı söyleniyor ama biz göremiyoruz. Biz ölünce ne olacak bu çocuklar? Yaşam merkezleri olabilmeli. Daha hastanede bir rapor için kuyruklarda bekliyoruz.”
***
“İşitme engelliyim. Şu an emekliliğim yürürlükte. Cihazla yaşıyorum. Ama tedavisi mümkün olmayan bu hastalığı her 2.5 yılda bir ispat etmem gerekiyor. Toplum içinde kimsede bize dair farkındalık yok.”
***
En güçsüz olanının üstüne, titremekten ziyade olanca ağırlıkla çökülüyorsa…
En zayıf halkalar bile, bırak öyle etnik, dini, mezhepsel ezber, dogma, nefret ve ayrımcılıkları, birer kırılgan insan iken kolayca kopartılabiliyorsa…
Devlet ve belediye, engellinin tek şansı olan kaldırımları bile arsız araçlara terk etmişse; engelli okulları imar hücumunda yıkılabilir görülüyorsa…
Merhamet, iyilik, vicdan, dayanışma, sosyal devlet, yardım, sorumluluk, duyarlılık, kardeşlik, birlik, beraberlik, bütünlük üzerine her lâf, lâftır!
Not: Mektuplar milletvekili Şafak Pavey’e gelmişti. “Şafak, Melik’i affeder misin!” yazım üstüne bana mektubuna ise, izniyle, ancak bu yazının Habertürk internet sitesi yayınında yer verebiliyorum. AKP bir “engelli kadın”a tam oradan, CHP de “başörtülü kadınlar”a tam o noktadan hakaret eden iki genç üyeyi ihraç etti. Bunlar etik gibi görünüyor ama parti taban ve tavanları, medya yüzeyleri; tehdit, hakaret, küfür ve aşağılamayı muhafazakârlık, cumhuriyetçilik, demokratlık, liberallik, milliyetçilik sananlarla dolu. İki üye genç budandı, tamam; ama ötekiler, güçlüler eskisinden gür! Yine de belki bir misal olur.
Şafak Pavey’in mektubu
Sevgili Umur Talu,
Bu mektubu bir gazeteciye değil, zor zamanlarımı paylaşmış bir ağabeye yazıyorum.
Tweet atan genci bağışlamamı öneriyorsunuz. Gençlere kin sürdürerek ruhumu kirletecek intikam zehri, siz de bilirsiniz ki, hayatımda hiç karşılık bulmamıştır.
Birgin’le bir derdim yok. Derin kültürün saldırgan bir kurbanı olduğundan da kuşkum yok.
Ama olayın perde arkasını size yazmadan geçemeyeceğim:
Evet, Sn. Yalçın Akdoğan, Sn. Hüseyin Çelik derhal özür dileyip üzüntülerini ilettiler. Her ikisinin de samimi olduklarını biliyorum. Ortalama ahlak sahibi hepimiz elbette ortak değerlerde buluşacağız.
Ama olayların arka yüzü kesinlikle öyle değil. Sırayla yazayım:
Melik Birgin tweetini sadece bana yollamadı. Şimdi apar topar kaldırdılar ama web sitesinde de iki hafta boyunca yayınladı.
Başbakana mektup yazmadan önce AKP yönetiminde ilgili yerlere başvurdum. Cevap gelmedi. Ankara’da nefret suçları ile ilgili bir toplantıda söyledim. Soran olmadı.
Başbakan’a mktup yazınca herkes ayağa kalktı.
Buna siz oportünizm diyorsunuz , ben iki yüzlülük.
Melik Birgin, tweetini başbakanlığa ulaştırdığım 21 Aralık 2012 saat 16.00’ya kadar AKP Malatya Gençlik Kolları MYK Üyesiydi. 21 Aralık gecesinden itibaren sıradan bir üye oldu. Buna da aldırmıyorum. Çünkü görevle değil, sosyal bakışın ne olduğuyla ilgileniyorum.
Mehveş Evin’in 22 Aralık 2012 günlü yazısı Milliyet'te yazarlar internet arşivinden kaldırıldı. (Ulaşmak mücadele gerektiriyor. Umarım benim teknik beceriksizliğimdir!)
Hükümet cephesinden özür ve ilgi sürerken, derin arka bahçeden tehdit ve hakaret yağıyor. Aslında tam da endişelendiğim tabloyla karşılaştım.
Bu fanatizm günü geldiğinde, bunca dehşetengiz icraata rağmen fanatikleşmesini yeterli görmediği AKP’yi teslim alacaktır.
Hemen ardından, derdi toplumsal bir sorunu çözmek için katkıda bulunmak değil, sorunu dile getireni, olabilecek en kaba yöntemle infaz etmek olan malum yayınlar bilgi kirliliği için kolları sıvadı.
Birgin’e tweet göndermiş olmamdan, provoke etmemden, engelliliğimi kulllanmama, rahat
durmayıp kaşınmama ulaşan biçim değiştirmiş hakaretler ve tehditler olanca canlılığıyla sürüyor.
Karşıma da, haklarını daima desteklediğim başörtülüler çıkarılıyor. Yuh demekten başka bir sözcük bulamıyorum.
Oysa engelliler başörtüsünün muadili değildir. Birisi hayat mecburiyeti, diğeri inanç tercihidir.
Engellilere karşı derin aşağılama kültürü ile ortak mücadele edelim, demek yerine cevap başörtüsü oluyor.
Ben her türlü nefret söylemine nasıl baktığımı, geçmiş ve bugünkü duruşumla kanıtlıyorum. Zaten engellilere karşı önyargı yüzleşmesinden çıkmayalım diye medyaya bile çıkmadım. (Nasıl yoğun talep geldiğini tahmin edersiniz).
Tek amacım, engellilerin yaşadıkları hiç telaffuz edilmeyen korkunç perişanlığa dikkat çekip her gün uğradıkları hakaretlerle karşılaşıp bir an için başımızı öne eğip düşünmemizi sağlamaktı.
Bunda çok geç kaldığımızı düşünüyorum. Size neden söz ettiğimi daha iyi anlatabilmek
için bugün aldığım mailleri ekliyorum. Tabloyu yüreğinizin orta yerinde hissedeceğinizi biliyorum.
Sevgi ve saygılarımla,
Şafak