Şoför direksiyon hâkimiyetini kaybedince…
Bak, hayat bir de şudur.
Unutuyoruz ya hep.
Misal İstanbul’dan koyarsın evladını bir otobüse.
O sırada kim bilir neye kızgın, neye öfkeli, neden endişeli, nasıl sevinçli, kafan hangi ayrıntılarla meşguldür.
Gece göz kapakların düşer, iki yerli dizi arasında.
Başını yastığa koyarsın ki…
Bir vakit; gecenin karanlığı, karın beyazı, hayatın kıyısı, ölümün tam orta yerinden haber gelir.
Bir otobüs, en az 20 ölü birden.
Hayat işte orada öylece durur.
Bir otobüse sıkışmışsa yüreğin, her yana koşar havaya açılmış ellerin, ki bir yaralı isminde hiç olmazsa fark edip onun adını, bir teselli bulasın.
Hayat bir de budur işte.
Üç saniye önce dünyalar üzerine konuşurken veya didişirken yan koltukta oturanla; birlikte paylaştığın yolculuğu saatlerle sınırlı güzergâhından ibaret sanırken, sonsuz bir yolculuğu da paylaştıracak bir şarampoldür.
Nihayetinde, hepimiz allame-i cihanız; hayat üzerine neler neler biliyoruz.
Lakin, ölüm üzerine bi .ok bildiğimiz yok!
***
Şoför direksiyon hâkimiyetini kaybedince…
Önemsediğin, adeta sonsuz sandığın kendi hayatının hâkimiyetinden dahi ne kadar uzak olduğunu düşünecek bir saniye de kalıyor, kalmıyor…
Ama iki saniye önce bunun farkında bile değilsin işte!
Daha büyük ağır vasıta şoförlerine gelirsek…
Devlet, hükümet, servet, kudret büyüklerinin ölüm üzerine hangi arada tefekkürde bulunduklarını bilemem.
Ama belli ki biraz da ölümsüz filan sayıyorlar, kendilerinin büyüklüğüne pek kani olan faniler!
Yanılgısız, hatasız, şaşmaz.
***
Oysa, son günlerin iki büyük meselesi, 11 yıllık kudretli, güçlü bir iktidarın nasıl yanıldığının iki büyük örneği.
Nasıl bir direksiyon hâkimiyeti ise!
İçeride Cemaat çetelesi.
Dışarıda Suriye cehennemi.
Her ikisinde de, iktidar, Başbakan, hükümet, AKP ve tavanı, tabanı; nereden nereye sürüklendiklerini bir düşünseler; ama yok, o gün de şaşmaz, bugün de yanılmaz.
Hemen özetleyeyim:
Esad, yani Esed de…
Cemaat, yani Cemaet de, en çok iktidarın dostuydu.
Bazen ailecek, bazen devletçek, Esad ile sarmaş dolaş olan da bu iktidardı…
Şimdi altüst ettiği polisi, yargıyı kendi tabiriyle “ne istedilerse verdik” diye Cemaat’e ayıran da.
Bu iki hısım, şimdi iki en büyük hasmı.
O yüzden yurtta savaş, cihanda savaş düzeninde hükümet.
Ortadoğu kankası Esed ile kanlı…
Fiş bankası Cemaet ile bıçaklı.
Yani, Esad diktatörse, bir günde Esed olmadı; caniyse, ki öyle, anide bu yola sapmadı. İşkenceciyse, yeni keşfetmedi. Halkının bir kısmını eziyorsa, ani bir ilham gelmedi.
Orada bir sistem, bir mekanizma, katledici bir devlet vardı ve siz, sonradan konjonktür değişene kadar ona sarılıyordunuz.
Sonraki kan gölünde bizim TIR’lar, fırfırlar, cırcırlar zaten ayrı mesele.
Aynı şekilde, yargıda, Emniyet’te, medyada Cemaat “çete”yse, onları oraya babam koymadı.
O zaman, nasıl büyük bir yanılgıdır, nasıl bir akıldır bunlar.
***
Bilhassa Nasreddin Hoca ile birlikte şöyle düşünün, hele AKP’liyseniz:
Madem öyle, biz bu şeyi neden yedik!
İktidarın asker aşkı bambaşka
Disiplin Kanunu ardından yan ödemeler ve diğer hususlarla, iktidar resmen “büyük askerler”i yanında tutup “küçük askerler”i ezme politikasına adandı.
Alttakileri kovmak, ezmek, sindirmek daha da kolaylaşırken, vakıf kaynaklarıyla savunulan “büyük rütbeliler”e oradan avukat ücret tarifesinin 20 katı kadar ödeme yapılıyordu ki, daha iyi avukatlar tutulsun. Şimdi devlet yani hükümet diyor ki, “beraat edersen, bir de benden ücret”!
Belki bir milletvekili merak eder, astlardan da para toplan askeri vakıflardan kime ne kadar avukatlık nakdi verildi?