Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        “Başbakan’ın mal varlığıyla ilgili bilinmeyen gerçeklerin öğrenilmesine, adalet önünde değerlendirilip soruşturmanın sonuçlandırılmasına ihtiyaç vardır.

        Başbakan olduktan sonra, ailesinin mal varlığı kamuoyunu sürekli meşgul etmiştir.

        Bu ailenin çok kısa zamanda ortaya çıkan serveti, birçok zeminde değerlendirmeye tabi tutulmuştur.

        Kamuoyunda derin şüphelere düşüldüğü iddiaları yer almıştır.

        Türkiye gündemine oturmuştur.

        Gerekli araştırma yapılmadığından, mal varlığı üzerindeki şüphe ve şaibeler aydınlatılamadı.

        Kendisinin açıklamaları yeterli olmadığından hem devletimiz hem milletimiz hem de Meclisimizin olayı sonuçlandırması gerekmektedir.

        Birkaç yıl içinde ciddi boyutta bir servetin olduğu her zeminde ifade edilmektedir.

        Bu servet ve muazzam mal varlığını nasıl ve nereden kazandığı paralarla, hangi yolla edindiğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

        Bu husus açıklığa kavuşturulup kamuoyu tatmin edilmemiştir.

        Mutlaka şu suallerin cevabının verilmesi gerekmektedir:

        Başbakanlık nüfuzunun kötüye kullanılması bu servetin kaynağında var mıdır?

        İstanbul’la ilgili iddialar bu servetle ne derece ilgilidir?

        Aileye ait şirketlerin bu servete katkısı nedir?

        Edindikleri mallarla ilgili ödemeleri hangi kanuni yollardan yapmışlardır?

        Soruşturmanın amacı öncelikle kamu menfaatlerinin kollanması, suçlananın aklanmasına yardımcı olunmasıdır.

        Milletvekilleri olarak bütün toplumun özlemi temiz siyaset ve temiz yönetim idealinin gerçekleşmesi için göstereceğimiz çaba ve gayretler, bizlerin en asli görevi ve sorumluluğu olacaktır.

        Kimsenin peşinen suçluluğunu kabul etmediğimiz gibi, milletin fakir fukarasının bir tek kuruşuna, bir tek lirasına tenezzül eden birileri varsa, onların da yakasına yapışmanın sorumluluk ve görev olduğuna inanıyoruz.”

        ***

        Yukarıdaki konuşmayı, son günlerde “ortaya karışık mübahale” ile de gündeme gelen AKP Milletvekili, Genel Başkan Yardımcısı Salih Kapusuz Meclis’te yaptı.

        İster inanın ister inanmayın.

        Tapesi bile var, Meclis zabıtlarında.

        Konuşma yasal, dinleme yasal, kayıt yasal!

        Başbakanın “kanuna ve genel ahlaka aykırı şekilde mal edinmek suretiyle görevini kötüye kullandığı, bu eylemin TCK ile Rüşvetle Mücadele Kanunu maddelerine uyduğu gerekçesiyle” yaptı bu konuşmayı.

        ***

        Tarih 5 Haziran 1996.

        Kapusuz Refah Partisi Milletvekili.

        Gül ve bugün AKP’deki niceleri gibi. Erdoğan aynı partiden İstanbul Belediye Başkanı.

        Önerge sahibi Lütfü Esengün ve 62 arkadaşı.

        Esengün, ahlak ve fazilet uğruna Numan Kurtulmuş ile epeyce “AKP karşıtı” olduktan sonra, onun AKP’ye ilticasıyla Başbakanlık Kamu Görevlileri Etik Kurulu üyeliğine getirilen “Ahlak ve Etik” insanı, “deontoloji” uzmanı bir Dadaş!

        O “Başbakan” ise Tansu Çiller.

        ***

        O mal varlığını, 1994’te, yönetmeni olduğum Milliyet, günlerce koşturup her ihtimali, her belgeyi, her izi değerlendirmesini rica ettiğim rahmetli Turan Yavuz’un haberiyle tam sayfa manşetlere taşımış; devrin havuzcuları Hürriyet ve Sabah ise, çıkmış haberi bile sansürlemişti.

        “Başbakan’ın beyan etmediği ABD’deki serveti” manşetleri üzerine, eşi Özer Çiller “Çocuklarımızın geleceği için” açıklamasını yapmıştı.

        Koalisyon ortağı SHP de “kısa dönemli ahlaki tavır” alınca, “Başbakan’ın gizli serveti” yüzünden iktidarın düşmesi gündeme gelmiş, ancak bir gece yarısı SHP lideri Karayalçın’ın cayması, “gelmiş geçmiş her başbakanın serveti araştırılsın” sulandırmasıyla koalisyon az daha dayanıp sonradan çökmüştü. (O geceyi şimdi CHP’de olan Nihat Matkap iyi bilir. O vakit “Matkap Operasyonu” başlığı atmıştım.)

        Sonra Baykal’ın harici desteğiyle Çiller kaldı seçime kadar. Seçimde Doğan Grubu ANAP, Sabah Grubu DYP diye bağırdı.

        Birinci Refah çıktığı halde, Genelkurmay, beyaz sermaye, o gün kurulan kartel medyası, şimdilerde dürüstlük taslayan kuryeleriyle, 2. ve 3. partiden Anayol Koalisyonu çıkarttı.

        Kapusuz’un konuşması o dönem.

        Bir daha okuyun, nasıl da temiz siyaset ve temiz yönetime iştahlı; nasıl da hakikate aç, nasıl da şaibelere karşı hassas.

        Bugün bakıyorum da, hiç olmazsa Çillerler “Montaj” demedi, inkâr etmedi; “çocuklarımız, gelecek, gidecek” filan dedi.

        ***

        Sonra ne oldu?

        Refah Çiller’in servetini hedef alırken, DYP de Erbakan’ın serveti için önerge verdi. İkisi de kabul edildi.

        Bazıları bugün dıngıl yazılar yazıyor: “28 Şubatçılar Çiller’in de servetini konu etmişti” diye.

        Yahu o sıra 28 Şubat doğmamış daha.

        Yahu o haberi çıkaranlardan biri, peşine düşülmesini isteyen, haberi kendi odasında satır satır yeniden yazan, sayfayı Sevgili Muzaffer Tan’la kendi masasında oluşturan, kuşlar içeriden haber uçurmasın diye başlık ve spotları bizzat kendisi, özel bir bilgisayar sırasında yazan, öğle yemeğinde yanında “Çillerler’in kankası” oturan ve “Yarına önemli bir haberiniz var mı” diye soran gazete sahibine “Pek bir şey yok” diyen ve ancak sayfalar baskıya hazır olunca çıkıp gösteren benim.

        28 Şubatçı mubatçı değil, paşaların hedefi oldum.

        Dahası, o serveti aha Meclis’te hedef alan Refah Partisi. Yani Erbakan, Kapusuz, Gül, Erdoğan.

        Ne zaman ki beyaz medyanın suni döllemesi Anayol çöktü; o vakit daha patlamamış müstakbel Susurluk ve servet telaşıyla da Çiller, Erbakan ile koalisyon yaptı.

        1997’de de iki parti, birbirlerinin liderini akladı.

        Kapusuz da o önemli konuşmasını yutmak zorunda kaldı.

        28 Şubat darbesi de o sıra, beyaz sermaye-kartel medyası-Genelkurmay ve dış mihrak kimyasıyla kotarıldı.

        “28 Şubat mağduru” Erbakan’ı terk edenler de hep birlikte AKP oldu.

        ***

        Kapusuz o konuşma için de “montaj-dublaj” der mi, artık o ahlaki çizgi sıfırlandı mı, konuşmayı “mübahale” sayar mı, bilmiyorum. Tekrar yapsa o konuşmayı, mit değilse bile hit olur!

        Esengün de tam kitabın orta yerinden “etik” şey etse, bis olur!

        Fakat neden bahsediyoruz ki:

        İlke, etik, ahlak, tutarlılık, fazilet vesaire.

        Sıfıra sıfır elde var sıfır!

        Not: Bir de şahsi bir şey paylaşayım, kayda geçsin. Konunun özüyle alakasız ama yukarıdaki arşivle ilgili. Ve içime oturmuş bir şey.

        Milliyet 60’ıncı yılında mı ne, güzel bir kitap çıkartmıştı. Düşünen ve yapanların eline sağlık. O vakit daha Doğan Grubu’nda gazete.

        Kitapta yıl yıl önemli manşet ve haberler var. Haberin içindekiler onu, o güne, perde arkasını anlatıyor. Çok güzel. Bakıyorum zevkle.

        Geldim “Çiller’in serveti” manşetine. Haliyle yılın değil kaç yılın haberi.

        O da ne? Haberin muhabiri Turan Yavuz maalesef öldüğü için haberi o anlatamıyor.

        Kim anlatabilir o vakit? Ben. Hatta sadece ben.

        Ama patron korkusundan, bırakın bana anlattırmayı, bizatihi aklımın, yüreğimin, emeğimin, elimin değdiği nice haberden adım bile silinmiş. Yuh dedim tabii.

        Kitabı hazırlayan arkadaşa bir nikahta rastladım sonra; Ezilerek büzülerek, “Vallahi korkudan adını koyamadık” dedi. Ben de “Çok iyi yapmışsınız” dedim.

        Benim sansürlendiğim, yok sayıldığım o büyük haberi de, sağ olsun, o vakitler Milliyet Ankara Temsilcisi olan, o gün Ankara’da bulunan, sayfayı herhalde gazete basılınca görebilen Derya Sazak güzel güzel ilk elden anlatmış. Bana sorulamayan, benim sansürlendiğim bir vakayı böyle anlatmayı nasıl kabul etmiş, hiç anlayamadım.

        Oysa hepsi bilir ki, stajyer muhabirinden en ünlüsüne, hepsinin imzasını, emeğini korumak hep namusum olmuştu. Bazen, dosya mosya bana geldiği için kendi yazdığım haberlere bile asla imza koymamış, kimsenin önüne geçmemeye çalışmıştım. O yüzden haftada bir gün medya yazısı dışında, köşe bile yazmazdım.

        Geçenlerde baktım, Sazak’ın yeni çıkan, önemli bir zabıt olan “Batsın böyle gazetecilik” kitabına Altan Öymen önsöz yazmış. İyi yapmış. Koskoca Altan Ağabey.

        Öymen önsözde “Çiller’in serveti” haberini de anlatıyor, sağ olsun rahmetli Turan’ı da sitayişle anıyor.

        Fakat herhalde bir refleks var ki, ben yine sansürlenmişim! Yuh diyemedim, bir büyüğe saygımdan.

        Çünkü anladım ki, ben ölene kadar, patron belki kızar diye anamayacaklar adımı!

        Öyle için için nüfuz etmiş bir şey bu.

        Tabii ki bu olay kimse için önemli değil; sadece benim içimi acıttı biraz.

        Fakat ister küçücük resim, ister büyük fotoğraf, hikayenin özü hep aynıdır.

        O yüzden hep diyorum ki…

        Oto sansür yoksa, sansür de olmaz!

        En azından kaskatı kalamaz.

        Sansür esaretinin en büyük teminatı, oto sansür teslimiyetidir.

        Yani, korku, tilki, biat senin içinde; sansürcünün en büyük güvencesi, senin otomatik sansür refleksindir!

        İstersen bin defa sansüre karşı olduğunu anlat dur…

        Vaziyet budur!

        Diğer Yazılar