Daha görülecek çok yeri var
Huzurlu uyumuşum... Temiz bir hava... Mis gibi bir kahvaltının kokusu çağırıyor beni. Aklımda aşk var... İşte uzakta olmanın en vuran yanı... Özlemek... Pencereyi açıyorum, huzurlu uykumun etkisi henüz geçmedi. Gözlerimi kapatıyorum kendimi rüzgara doğru bırakıyorum. Yağmur yeni dinmiş, mis gibi bir toprak kokusu var... Odama süzülen toprak kokusuyla yeni bir gün daha başlıyor Antakya'da... Özlüyorum her şeyi... Çocukluğumu, annemi, babamı ve en sevdiğimi... Sabahları daha bir sessiz burası, dingin... Toprak kokusuyla bezenmiş hava keyif veriyor... Uyanma zamanı geldi artık... Üzerimi giyinip çıkıyorum dışarı... Kimse yok yolda, biraz yürüyorum otelin çevresinde mis gibi havayı soluyarak. Buralar bozulmamış... Ne güzel kirlenmemiş bir yerde dolaşmak sessiz sedasız. Otelin önüne geliyorum ve kendime bir kahve söylüyorum. Kulağıma "Burada içeceksen çifte kavrulmuş kahve içeceksin" diyorlar. Onaylıyorum başımla... Beklemeye koyuluyorum. Önüme bir fincan geliyor ama her zamankinden farklı. Gümüş bir kabın içinde geliyor, tabağı da gümüş. Üstü kapalı. İçinde belli ki büyük bir sürpriz var. "Dikkat edin eliniz yanmasın" diyorlar ve gidiyorlar. Heyecanımdan bir an önce elliyorum gümüş fincanı, elim yanması umrumda değil. Kapağı açıyorum ve kahvenin o yakıcı kokusunu alıyorum. Tadıyorum... İçtiklerim gerçek kahve değilmiş dostlar. Bu çok farklı. Antakyalı arkadaşlarım her İzmir'e ya da İstanbul'a gelişlerinde getiriyorlardı, evde yapıyordum ama onlardan da farklı... Közde pişen, çifte kavrulmuş kahve uyandırıyor beni, dilimdeki o tadın tarifi imkansız. Yerinde denemeniz daha doğru sanırım...
Kafilemiz yavaş yavaş toplanıyor. Jeep'lerimize atlıyoruz ve Antakya merkezine doğru yola çıkıyoruz yine. Keyifli bir yolculuktan sonra ilk durağımız St. Pierre Kilisesi olacak. Ama buraya gitmeden önce rehberimiz bize biraz Antakya'yı anlatıyor...
FOTO GALERİ İÇİN TIKLAYIN
DAPHNE'NİN ÖYKÜSÜ
Anlatılanlardan sonra Antakya'nın adını "Defne" koymak istedim. Harbiye'ye gitmedim ama öyle güzel bir öykü anlattılar ki sokakların neden defne koktuğunu anladım...
Hikaye ise şöyleydi: "Bir gün Apollon Thessalia'da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında güzel genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Daphne idi ve Apollon görür gürmez ona aşık olmuştu. Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmayı seviyordu. Geceleri ise
yabani hayvanları avlamaktan keyif alıyordu ve yalnızdı. Daphne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyordu, evlenmeyi ise istemiyordu.
Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş peşini bırakmıyordu. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi ancak Daphne ondan korkarak koşmaya başladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti Daphne korkmuştu bir kere. Yorgun düşene kadar koştu koştu daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı. "Ey toprak ana beni ört beni sakla kurtar" Toprak ana onun yakarışını duymuştu az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi.
Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra Defne ağacı Apollonun en sevdiği ağaç oldu ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu."
Antakya'da üretilen defne sabunları gerçekten de saçlar için çok faydalı. Bunu öğrendik. Ayrıca üretilen defne yağı romatizmal hastalıklara, cilt yaralarına iyi geliyor. Çarşıda gezerken mutlaka almamız gerektiğini söylediler...
KÜLTÜRLERİN BİRLEŞMESİ
Antakya'da pek çok kültür birlikte yaşıyor. Öyle ki rehberimiz anlatırken şaşkınlıktan ağzımı kapatamadım. Alevi, Arap, Müslüman, Ermeni, Hristiyan, Musevi herkes birlikte, bir yürekte...
Antakya dünyanın en eski yerleşim birimlerinden biri. Milattan Önce 300 yılında Büyük İskender tarafından kurulan Antakya, 300 bin nüfusuyla Roma İmparatorluğu'nun üçüncü dünyanında dördüncü büyük kentiydi. Hatay'ın merkez ilçesi Antakya'da öylesine bir tarih var ki evlerin bahçelerinde sütunlara rastlamanız mümkün...
ST. PIERRE KİLİSESİ
Bunları dinlerken St. Pierre Kilise'sine geldik bile. Hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri. Stauris Dağı'nın batısında kayalara oyulmuş 13 metre derinliğinde, 9.5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağaradan oluşuyor. İncil'in Resullerin İşleri bölümünde bölümünde Barnabas'ın Tarsus'a giderek Pavlos'u Antakya'ya getirdiği, Antakya'da bir yıl birlikte çalışarak Hıristiyanlığı yaydıkları ve bu dine inananlara 'Hıristiyan' adının verilmesinin Antakya'da gerçekleştiği söyleniyor. Buraya tüm dünyadan pek çok Hristiyan geliyor, özel izinle ayin yapabiliyorlar. Bu arada kilisenin tabanında mozaikler bulunuyor...
MOZAİK MÜZESİ
St. Pierre'den çıkıyoruz bu kez de Hatay Müzesi'ne geçiyoruz. Hatay Müzesi beni çok heyecanlandırıyor açıkçası. Müze Kart'larımızı gösteriyoruz ve çok farklı bir dünyaya adımımızı atıyoruz. Gerçekten muhteşem, burada ne kadar yazsak anlatılmaz gidip görmeniz gerekiyor. Ama özet olarak şunları söyleyebiliriz: Mozaik Müzesi, sergilenen mozaiklerin büyüklüğü, sayısı ve kalitesi açısından dünyanın en zengin ikinci mozaik müzesi sayılıyor.
Mozaikler Grek, Roma ve Bizans dönemine ait. Samandağı, Harbiye ve Antakya’da bulunan hamam, kilise ve evlerin tabanlarını süslemiş mozaiklerin çoğunda mitolojik konular işlenmiş. Bu mozaikler paneller halinde sergileniyor, Antakya Müzesi’nde. Müzede ayrıca heykeller de bulunmaktadır ki, bunların en önemlisi 3 m boyundaki Apollon heykelidir. 8 salonu bulunan müzede kazılardan çıkan diğer arkeolojik buluntular, sikkeler, süs eşyaları da görülebilir.
Mozaikleri incelediğinizde mitolojiden bilindik sahneler ve hikayeleri anımsayacaksınız. Benim aklımda Sarhoş Dionysos kaldı mesela. Dionysos, Romalıların Baküs dedikleri şarap tanrısıdır. Mitolojide, güzel renkli şarabın mucidi olarak bilinir. Burada başında yapraklardan yapılmış bir çelenk taşıyan şarap ilahı Dionysos ayakta duramayacak kadar sarhoş olduğundan, yanındaki küçük Satyros'a dayanıyor. Elindeki kadehten dökülen içkiyi mukaddes hayvanı panter içiyor...
Ve bir de Narkisos mozaiği. Narşizmi bilirsiniz, insanın kendi kendisini sevmesi. Bu mozaikte Narkisos'un sudaki yansımasına aşık olması konu ediliyor. Renk ahengi bakımından bilhassa güzel bir bordürle çevrilmiş, esas sahnenin solunda Ekho bir kaya üzerinde, ayakta durmakta, sol elindeki mızrağına dayanarak Narkisos'a bakıyor...
YEMEK ZAMANI
Bu kadar geziden sonra acıkmamak elde değil... Anadolu Restoran'a geçiyoruz. Yine mezeler... Humus, patlıcan salatası, kekik salatası, muhammara geliyor. Fırından yeni çıkan pideler eşliğinde mezelerimizi tüketiyoruz. Tepsi kebabı geliyor ve Hatay döneri. Bakın yediğiniz döner döner değil kesinlikle. Döneri burada yemelisiniz, tadına doyulmuyor...
HABİB-İ NECCAR'IN TÜYLERİ DİKEN DİKEN EDEN ÖYKÜSÜ
Yemek faslını geçiyoruz... Yürüyerek Habib-i Neccar Camisi'ne ulaşıyoruz... Anadolu'nun ilk camisi... Rehberimiz öyküsünü anlatıyor, gözlerimiz doluyor; tüylerimiz diken diken oluyor.
Habib-i Neccar Antakya'da yaşıyordu... Roma döneminde putperestlerin olduğu dönemde Allah Hz. İsa'ya Antakya için birini göndermesini buyurur. Hz. İsa antakya halkı için 2 resul, daha sonrada bir resul daha gönderir. Resulların halkı İrşada devam etmesine ilk inanan Habib-i Neccar olur. Antakya lılar bu olaya inanmayarak, resulleri taşlayarak öldürmeye karar verirler. Habib-i Neccar uzaklardan koşup gelerek, resullerin doğru söylediklerini ve onlara inanmaları gerektiğini söyler. Burada bulunan putperestler Habib-i Neccar 'a bunlar seni kandırmışlar, ya eski dinine dönersin yada ölürsün şeklinde tehdide başlarlar. Ve gerçekten de Habib-i Neccar öldürülür. Ölümüne ilişkin ilginç rivayetler var... Biri Habib-i Neccar'ın kafasını keserler, Habib-i Neccar kesik kafasını koltuğunun altına alarak bir hafta o şekilde dolanır. Ve öldüğü yerde bu cami ve türbe yapılır. İkincisi ise Habib-i Neccar ın başı Silpiyus dağında ayrılır. Vücuttan ayrılan baş, yuvarlanarak bugün cami ve türbesi bulunan yere gelir...
GELSİN KÜNEFELER
Ve bunları dinledikten sonra künefe zamanının geldiğini anlıyoruz. Şekerimiz düştü, yükseltmek gerek! Antakya'da Uzun Çarşı'da dolaşırken oturduk bir künefeciye. Dondurmalı künefelerimizi söyledik. Otelde yediğimizden daha lezzetlisi geldi. İstanbul'da yediğim künefelerin de künefe olmadığını, künefeyi Antakya'dan başka yerde yememek gerektiğini anlayabilirsiniz...
UZUN ÇARŞI
Şimdi de serbest zamandayız! Yanıma üniversite yıllarımdan Antakyalı arkadaşım Seda katılıyor... Ve Uzun Çarşı'ya akıyoruz. Defne sabunu alıyoruz, defne yağı alıyoruz, bıttım sabunu alıyoruz ve nar ekşisi tabii ki. Bunları almadan Antakya'dan dönmeyin! Ayrıca biber salçasını da poşetlerinize eklemelisiniz... Öksüzler'e gidiyoruz çifte kavrulmuş kahvelerden almak için... Bu arada bir çay bahçesine geçiyoruz ve kahvemizi söylüyoruz. Seda bana "1.5 günde hiçbir yeri gezemezsiniz. Burası öyle ilginç hikayelerle dolu ki. Mesela Musa Ağacı, mesela Samandağ, mesela Vakıflar Köyü, Harbiye... Ben Antakyalıyım ama ben bile her gün yeni bir yerler görüyorum ve öyle ilginç hikayeler çıkıyor ki buradan. Yıllık iznini buraya ayır da birlikte gezelim"... Hak veriyorum, hikayeleri dinledikçe şaşkınlıktan ağzım açık kalıyor... Sözleşiyoruz, yıllık iznimi Antakya'da kullanmak üzere... Ve ayrılıyoruz... Antakya'dan ayrılma zamanı geldi... Üzülüyorum, hep böyle oluyor. Tam bir yere alışkanlık kazanıyorsunuz o sırada ayrılma zamanı geliyor... Antakya bir sonraki sefere bekle beni... Bu kez daha farklı yerleri görmem gerekiyor. Ayrıca çok merak ettiğim reerkarnasyon öykülerini dinlemem gerek...
- Afrodizyak etkili zihin açıcı içecek: Deneyin!12 yıl önce
- Bamtur iflas mı etti?13 yıl önce
- Bu turlar cezbediyor13 yıl önce
- Neden Türkler Türkiye'de pahalıya tatil yapıyor?13 yıl önce
- Dönmek istemeyebilirsiniz13 yıl önce
- Bu lezzet üzerine şarkı bile yazılır!13 yıl önce
- Duyun Seferihisar'ın sesini13 yıl önce
- Ukrayna'da Türk şehitliği13 yıl önce
- Burada nüfusun yüzde 85'i kadın13 yıl önce
- İşte Hürrem Sultan'ın köylüleri13 yıl önce