Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Abdurrahman Yıldırım Sanayide sorun faiz mi, eskiyen üretim modeli mi?
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        İSO'nun açıkladığı 2025 yılı Birinci 500 Büyük ve İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu sonuçları, yalnızca şirket bilançolarını değil, Türkiye sanayisinin yarım asırlık bir üretim modelinin sınırlarına ulaştığını ve bir yol ayrımına geldiğini haber veriyor Üretim artmıyor, kârlılık eriyor, özsermaye zayıflıyor, borçlar artıyor.

        İlk bakışta bütün oklar yüksek faizleri gösteriyor. Oysa faiz, görünen neden. Asıl sorun ise çok daha derinde yatıyor. Türkiye'nin yaklaşık yarım asırdır büyük ölçüde aynı üretim modeliyle yol almaya çalışmasının sınırları zorlanıyor.

        Fiyatlar büyüyor, üretim değil

        1980'lerde Türkiye ekonomisi önemli bir yön değişikliği yaptı. İthal ikameci sanayiden çıkılarak ihracata dayalı büyüme modeline geçildi. O dönemin şartlarında bu büyük bir dönüşümdü.

        Türk sanayisi dünya pazarlarına açıldı. Kaliteyi yükseltti, ihracat yaptı, ölçek büyüttü. 1980'de 3 milyar dolar olan ihracat bugün 300 milyar dolar eşiğine ulaştı.

        Ancak aynı model, geçen yaklaşık 45 yılda büyük ölçüde değişmeden devam etti.

        Oysa dünya yerinde durmadı.

        • Çin dünyanın üretim merkezi haline geldi.
        • Yapay zekâ fabrikalara girmeye başladı.
        • Yeşil dönüşüm yeni bir rekabet alanı oluşturdu.
        • Ticaret savaşları yeniden yükseldi.
        • Küresel tedarik zincirleri değişti.

        Türkiye ise savunma sanayi dışında hâlâ büyük ölçüde orta teknolojiye dayalı, maliyet avantajıyla rekabet etmeye çalışan üretim anlayışını sürdürüyor.

        İSO'nun açıkladığı veriler de artık bu modelin zorlandığını gösteriyor.

        İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu'nun üretimden satışları yüzde 25.7 arttı. Ancak ÜFE’nin geçen yıl yüzde 25.4 olduğu dikkate alınırsa bu artışın hemen tamamı enflasyondan kaynaklanıyor. Reel anlamda üretimde bir büyüme yok.

        Birinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu'nda olduğu gibi ikinci grupta da sanayi daha fazla üretmiyor, daha pahalı üretmek zorunda kalıyor.

        Faiz kârı aldı götürdü

        Şirketlerin faaliyet performansı aslında tamamen bozulmuş değil.

        • Faaliyet kârı yüzde 35 arttı.
        • Finansman öncesi kâr yüzde 42 yükseldi.

        Fakat yüksek faiz ortamı bütün dengeyi değiştiriyor.

        2025 yılında finansman giderleri yüzde 45 artarak 138 milyar liraya çıktı.

        Buna karşılık dönem kârı yalnızca 46 milyar lira oldu. Yani şirketlerin elde ettiği kârın yüzde 86'sı finansman giderlerine gitti.

        Birinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu'nda bu oran yüzde 84'tü.

        Ya finansman maliyetleri yüksek ya da şirket karları çok düşük. Belki de ikisi birden.

        Bu tablo doğal olarak dikkat çekiyor. Ancak burada durursak da eksik analiz yapmış oluruz.

        Sorun yalnızca faiz değil

        Faiz yüksek. Bunun tartışılacak tarafı yok. Ancak yüksek faiz tek başına sanayinin bugünkü tablosunu açıklamaya yetmiyor.

        Şirketlerin esas sorunu kâr marjlarının daralması. Yüksek enflasyon;

        • Ham madde maliyetlerini artırıyor.
        • İşçilik giderlerini yükseltiyor.
        • Finansman maliyetini büyütüyor.

        Buna karşılık satışlar aynı hızla artamıyor.

        • Çünkü içeride dezenflasyon programı nedeniyle talep kontrollü ilerliyor.
        • Dışarıda ise Çin başta olmak üzere Asya ülkeleri çok daha düşük maliyetlerle üretim yapıyor.
        • Üstelik TL'nin uzun süre reel olarak değerli kalması, Türk sanayisinin uluslararası pazarlardaki fiyat rekabetini de zayıflatıyor.

        Sonuçta şirket hem içeride hem dışarıda sıkışıyor. Maliyet artıyor, satış zorlaşıyor, kâr eriyor.

        500 şirket, sadece 1 milyar dolar kâr

        İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu'nun toplam dönem kârı 46 milyar lira. Nominal artış yüzde 34. Enflasyondan arındırıldığında ise reel olarak anlamlı bir artıştan söz etmek güç.

        Daha çarpıcı olan ise dolar karşılığı. 500 büyük sanayi kuruluşunun bir yılda elde ettiği toplam kâr yaklaşık 1.1 milyar dolar. Bugün küresel ölçekte tek bir teknoloji şirketinin birkaç haftada kazandığı kadar.

        Bu büyüklük, Türkiye sanayisinin yatırım kapasitesi açısından düşündürücü.

        Çünkü kâr düşükse yatırım da sınırlı kalıyor. Teknoloji yatırımı erteleniyor, verimlilik artmıyor, rekabet gücü aşınıyor.

        Şirketler cepten yemeye başladı

        Bilançoların en dikkat çekici tarafı ise özkaynaklarda yaşanan erime.

        2024 yılında şirket kaynaklarının yüzde 55.2'sini özkaynak oluşturuyordu. 2025 sonunda bu oran yüzde 48.2'ye geriledi. Yaklaşık 7 puanlık düşüş, aynı zamanda borçların bu ölçüde arttığını gösteriyor.

        Yani şirketler büyüyerek sermaye biriktiremiyor. Kazandığını işletmeye koyamıyor. Borçlanarak ayakta kalmaya çalışıyor.

        Sanayinin geleceği açısından belki de en kritik gösterge bu.

        Kaçırılan üç büyük fırsat

        Türkiye sanayisinin bugünkü sorunları aslında yeni değil. Son çeyrek yüzyılda üç önemli dönemeç yaşandı.

        • İlki, 2001 krizi sonrasındaydı. Bankacılık sistemi yeniden yapılandırıldı. Kamu maliyesi disipline edildi. Merkez Bankası'nın kurumsal yapısı güçlendirildi. Ancak aynı dönemde reel sektörün verimlilik, ölçek, kurumsallaşma ve teknoloji dönüşümü yeterince gerçekleştirilemedi.
        • İkinci fırsat 2012 yılında yenilenen Türk Ticaret Kanunu ile geldi. Şirketler uyum sağlasın diye altı aydan fazla zaman tanınmıştı. Uyum yerine uymamamın yolları arandı ve bulundu. Meclis’te bütün partilerin mutabakatı ile geçen yasa bu kez budanarak yürürlüğe girdi. Demek ki, kriz olmadan Türkiye’de reform yapılamıyor.
        • Reel sektörü dönüştürecek üçüncü fırsat ise 2017’de yeniden geldi. Bu kez de reform yerine sorunlar büyük ölçüde kredi genişlemesiyle ötelenmeye çalışıldı. KGF destekleri, kamu bankaları, yeniden yapılandırmalar, ucuz finansman şirketleri ayakta tuttu. Ama rekabet gücünü kalıcı olarak artırmadı.

        Artık yeni perde açılmalı

        Bugün enflasyonla mücadele büyük ölçüde para politikası üzerinden yürütülüyor. Bu gerekli ancak yeterli değil.

        Türkiye'nin artık üretim tarafına geçmesi gerekiyor. Çünkü rekabet gücü yalnızca kurla kazanılmıyor. Faizle de kaybedilmiyor. Asıl belirleyici olan verimlilik. Bunun için;

        • yüksek teknoloji üretimi,
        • dijitalleşme,
        • yapay zekâ uygulamaları,
        • yeşil dönüşüm,
        • ölçek ekonomisi,
        • nitelikli insan kaynağı,
        • hukuk güvenliği,
        • öngörülebilir yatırım ortamı aynı reform paketinin parçaları olmak zorunda.

        Aksi halde büyüme yeniden hızlansa bile bugünkü sorunlar birkaç yıl sonra tekrar önümüze gelecek.

        Sanayinin dört dönüm noktası

        • 1980’de ihracata dayalı sanayi modeline geçildi.
        • 2001’de kamu ve finans kesimi reform yaptı, reel sektör dönüşümü eksik kaldı.
        • 2017’de yapısal dönüşüm yerine krediyle ayakta kalma dönemi başladı.
        • 2024 ve 2025’te rekabet gücü, verimlilik ve teknoloji eksikliği artık bilançolara yansıyor.

        Şimdi yeni bir dönüm noktasının eşiğindeyiz. Ancak siyasi ve jeopolitik konjonktür buna şimdilik buna elverişli olmasa da içinde bulunduğumuz gerçek değişmiyor. Türkiye'nin önümüzdeki 10 yılının büyüme hızını, yeni bir sanayi dönüşümünü başlatıp başlatamayacağı belirleyecek.

        İkinci büyük dönüşüm neyi hedeflemeli?

        Türkiye 1970’lerde ekonomide çok yönlü yaşadığı tıkanıklığı 1980’lerde dışa açılarak ve ihracata yönelerek aştı.

        Şimdi yaşanan tıkanmayı da, tek başına daha fazla krediyle daha yüksek kurla daha düşük faizle aşamayız. Ama daha yüksek verimlilik, daha güçlü teknoloji ve daha yüksek katma değerle üretimin niteliğini değiştirerek pekala aşarız. Ama bugün ama yarın…

        Çünkü uzun vadede ülkelerin refahını belirleyen, finansman maliyeti değil üretkenlik kapasitesidir.

        Son söz: "Verimlilik her şey değildir ama uzun vadede neredeyse her şeydir." Paul Krugman