Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Mehmet Açar Yüksek notlar alan bir ilk film
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Locarno Film Festivali’nde yapan “Mavi Balıkçıl” (Blue Heron), Kanadalı sinemacı Sophy Romvari’nin yazıp yönettiği ilk uzun konulu film… Toronto Film Festivali’nde Kanada sineması kapsamında En İyi Keşif ödülünü kazanan “Mavi Balıkçıl”, ülkesinde ve ABD’de eleştirmenlerden aldığı yüksek notlarla ses getirdi.

        Sophy Romvari, Kanada’ya 1989 yılında yerleşen Macar kökenli bir ailenin 1990 yılında dünyaya gelen kızı… “Mavi Balıkçıl”ın yarı otobiyografik nitelik taşıdığını açıkça söylüyor. 2020 tarihli kısa filmi “Still Processing”de de anlattığı bir hikâye bu…

        “Mavi Balıkçıl”, kadın anlatıcının geçmişe dair sözleriyle başlıyor ama anlatıcının ve sözünü ettiği kişinin kim olduğu hakkında bir şey öğrenmeden giriyoruz filme. İlk gördüğümüz, dört çocuklu Macar kökenli bir ailenin, Kanada’da Vancouver Ada’sında bahçe içinde bir eve yerleşmesi…

        Alışageldiğimiz tarzda bir hikâye anlatımı yok filmde. O yüzden filmin ilk sahnelerinde, ana karakterin anne mi, yoksa 8 yaşındaki Sasha mı olduğunu veya hikâyenin nereye doğru gideceğini kestiremiyoruz. Ama dakikalar geçtikçe, ailenin lise çağındaki en büyük oğlu Jeremy’nin (Edik Beddoes) hayli farklı biri olduğunu ve hikâyenin onun yarattığı sorunlar üzerinden şekilleneceğini anlamaya başlıyoruz.

        Yönetmen Sophy Romvari, filmin 1990’ların sonlarında geçen ilk yarısında, ailenin gündelik hayatını olay mahallinde dolaşan bir belgeselci gibi gözlemliyor. Hatta yer yer aile videolarını akla getiriyor. Ailenin elden ele dolaşan video kamerası ve babanın çektiği fotoğraflar uyandırıyor bu izlenimi. Kamera birçok sahnede zoom objektifle uzaktan izliyor karakterleri ve bizimle birlikte sanki bir hikâye arıyor

        Romvari, ilk yarıda anne (Iringó Réti) ile baba (Ádám Tompa) arasında geçen birkaç konuşma hariç Jeremy’nin geçmişi üzerine fazla bilgi vermiyor; merak ettiğimiz birçok sorunun yanıtını muğlak bırakıyor. Belli ki, önyargılardan uzak şekilde bakmamızı istiyor Jeremy’ye… Davranışlarının çoğu, bize çok katlanılmaz gelmiyor zaten. Sadece ilgi merkezi olmaya çalıştığını ve problemli bir ergenlik yaşadığını düşünüyoruz. İlk bakışta mutsuz, gergin, sorunlu bir aile gibi gelmiyorlar bize. Ayrıca, Jeremy’nin Sasha (Eylül Güven) ve diğer iki erkek kardeşiyle arasının gayet iyi olduğunu gözlemliyoruz. Ama anne ile babanın öğrenilmiş çaresizlik hissi veren sabırlı, sakin ve bıkkın halleri, bize buzdağının sadece su üstündeki kısmını gördüğümüzü sezdiriyor.

        Kaldı ki, ilerleyen sahnelerde, annenin ilk eşinden olma oğlu Jeremy’nin sorunlu davranışlarının yeni ortaya çıkmadığını, yıllardır sürdüğünü ve Jeremy’nin doktorlardan hâlâ net bir tanı alamadığını öğreniyoruz. Jeremy’nin tedavi olması veya psikoterapiyle iyileşmesi umutlarını çoktan kaybettiklerini de hissediyoruz. Jeremy’yle yeni çalışmaya başlayan psikiyatristin koyduğu teşhisi çok ciddiye almamaları ve aynı doktorun “Evde kimin patron olduğunu ona göstermeniz gerekiyor” demesine gülüp geçmeleri, sorunun onlar için ne kadar derin ve kalıcı olduğunun göstergelerinden sadece biri aslında...

        Sasha’nın akşam yemeğine arkadaşını çağırmak istemesi ama annesinin, Jeremy’nin eve polis eşliğinde gelmesinden söz ederek bunun çok uygun olmadığını söylemesi, ilk yarının en akılda kalıcı anlarından biri… En doğrusunun ne olacağı konusunda biz de kararsız kalıyoruz. Annenin amacı ne? Meraklı komşulardan uzak durmak mı? Sasha’yı korumak mı? Yoksa sadece utanç duygusu mu?

        Sasha, Jeremy’nin bazı farklı yanları olduğunu görse de o kadar ciddi bir sorunu olduğuna inanmıyor. Polisin yara bere içindeki Jeremy’yi eve getirmesinin ve mahkemeye çıkması gerektiğini söylemesinin, komşular üzerinde yapacağı etkiyi hesap edemiyor. Onca yıl boyunca neden evden eve sürekli taşınıp durduklarını da sorgulamıyor. Sonuçta Sasha, 8 yaşında bir kız çocuğu ve kendisine her zaman iyi davranan abisi Jeremy’yi seviyor. Çıkardığı tüm sorunlara karşın Jeremy, onun hayatının ayrılmaz bir parçası…

        Jeremy’nin onun için ne ifade ettiğini hissettiğimizde, özyaşamsal bir film olan “Mavi Balıkçıl”ın yapılmasına neden olan o temel duyguyu da keşfediyoruz. O zaman, filmin ilk yarısındaki yaklaşım, yerli yerine oturuyor. İlk yarı, belki tümüyle Sasha’nın bakış açısından anlatılmıyor. Kamera ev içindeki gözlemci konumundan pek çıkmıyor. Ama yavaş yavaş Jeremy’ye aslında hep Sasha’nın gözünden baktığımızı, annesi ve babasının konuşmalarını onunla birlikte dinlediğimizi fark ediyoruz. Tıpkı bizim gibi o da Jeremy’nin sorunlarının ne kadar ciddi olduğunu kişisel gözlemleriyle değil, ebeveynlerinin arasındaki konuşmalardan anlıyor.

        Şu ana kadar ısrarla “filmin ilk yarısı” vurgusu yapmamın nedeni, “Mavi Balıkçıl”ın ikinci yarısının 20 yıl sonra geçmesi ve farklı bir anlatıma, yapıya sahip olması… Geçişin kendisi de şaşırtıcı… 2000’li yıllarda olduğumuzun işaretleri çok bariz olmasa, neler olup bittiğini hemen anlamamız kolay değil. Birkaç plan hariç filmin fragmanlarında da saklanan ikinci yarıda olup bitenlerin detaylarına çok girmek istemiyorum. Çünkü geçişin şok etkisi ve geçişten sonra seyirci olarak yaptığımız keşifler hayli önemli… Bir anda hikâyeye farklı açıdan bakmaya başlıyoruz.

        1990’ları aile açısından bir kırılma veya dönüm noktasıyla bitirdiğimizi söylemekte bir sakınca yok. Anne ve babanın Jeremy konusunda aldığı veya almak zorunda kaldığı kritik kararın hemen ardından gidiyoruz 20 yıl sonrasına. Çocuk bakışından yetişkin bakış açısına geçiyoruz -ki bence bu, filmin en çarpıcı yanlarından biri…

        Bakış açımız derinleşiyor ve Jeremy’yle ilgili “büyük resmin” parçaları, çocukluğa kadar giden ayrıntılarla yerli yerine oturuyor. Biz de 1990’ların sonunda o yaz yaşananları yeni baştan düşünüyor; ebeveynlerin Jeremy ile ilgili yıllar boyunca yaşadığı zorlukları daha iyi anlıyoruz.

        Romvari, ikinci yarıda dikkatsiz ve dalgın seyircilerin kafasını çok karıştırabilecek, alışagelmişin dışında bir “zaman yolculuğu” sahnesine imza atıyor. Kuşkusuz, zaman makinesiyle yapılan bir yolculuktan söz etmiyorum. Romvari’nin alter egosu olarak niteleyebileceğimiz “yeni ana karakter”, kendi geçmişindeki bir ana dahil oluyor. Sinema tarihinde ilk kez görmüyoruz belki ama kullanıldığı sahnenin geçmişle geleceği birleştirmesi ve hikâyenin kırılma noktasını temsil etmesi, filmin duygusal derinliğini artırıyor.

        İkinci yarının, seyrettiğimiz filmin ön hazırlık dönemini dolaylı şekilde yansıttığını düşündüğümüzde, bir “film içinde film” veya üstkurmaca (metafiction) anlatısının içinde olduğumuzu da söyleyebiliriz. O yüzden, “Mavi Balıkçıl”ın yazar yönetmen Sophy Romvari için çocukluğuna gittiği bir çeşit zaman yolculuğu anlamına geldiğini not etmek gerek.

        Anlatı yapısını bir yana bırakırsak, Romvari ikinci yarıda “Başka türlü olabilir miydi?” sorusunu öne çıkarıyor. Amy Zimmer’ın canlandırdığı yönetmen karakterinin masa çevresine topladığı gerçek uzmanlarla Jeremy üzerine konuşması, bir belgesel sahnesi ve bizzat Romvari’nin “Sorun bugün yaşansaydı farklı olarak ne yapılabilirdi? Farklı bir tanı konulabilir miydi?” sorusuna yanıt arama çabasının ürünü…

        Filmin kırılma noktasında, Sasha’nın annesinin Jeremy’yle ilgili aldığı kararın aklımıza yatıp yatmaması bir yana, asıl olarak sürecin ne gibi sonuçlar doğurduğunu, aradaki yılların nasıl geçip gittiğini, kararın artılarını eksilerini merak ediyoruz. Ne var ki, film işin o kısmıyla ilgilenmiyor, kararın sadece Sasha’nın iç dünyasında yaptığı derin etkilere odaklanıyor. Takip eden yıllar içinde sürecin aileyi psikolojik anlamda nasıl etkilemiş olabileceği sorusunun olası yanıtlarını bulmak bize bırakılıyor.

        “Mavi Balıkçıl”ın seyirciye düşünme alanı açan eksiltmelerle dolu senaryosunu Amerikalı ve Kanadalı eleştirmenler kadar çok beğendiğimi söyleyemem açıkçası. Film bittiğinde, bir şeylerin eksik kaldığı fikri vardı bende… Ama ikinci yarıdaki üst kurmaca yapısını, sinemanın bir yönetmene verdiği en muhteşem imkanlardan biri olan “geçmişe dönme şansına” farklı bir yerden bakmasını beğendiğimi söyleyebilirim.

        İlk yarıdaki o sade ve abartısız nostalji duygusunu da sevdim. Son yıllarda yeni kuşak yönetmenler çocukluk yıllarını anlattıkları filmlerde anaakım klişelerinin dışında özgün yaklaşımlara imza atabiliyorlar. Böylece biz de nostalji duygusunun hep aynı normlarla anlatılması gerekmediğine tanık oluyoruz. Eleştirmenlerin ve yeniliğe açık seyircilerin bağrına bastığı yaklaşımlar bunlar… “Mavi Balıkçıl”ın ilk yarısı tam da bunun örneği…

        Filmin sonlarına geldiğimizde, ilk yarıdaki aile anılarını, evde çalan müzikleri, plaja gittikleri günü, özetle Vancouver’da geçen o yaz mevsimini, gün ışığının sıcak tonlarını nostaljiyle hatırlıyoruz. Sasha’nın gündüz vakti evde kardeşleriyle televizyonda mavi balıkçıl üzerine belgesel seyrettiği sahne de geliyor aklımıza. Abisinden aldığı balıkçıl şeklindeki anahtarlık da… Jeremy’nin yalnızlığını, çıkışsızlığını, bu dünyada bıraktığı izleri ve çizdiği haritaları düşünüyoruz. Çünkü film aynı zamanda o izler üzerine… Filmden çıktığınızda geriye güçlü bir hüzün duygusu kalıyor ve etkisi bir süre geçmiyor.

        7/10