Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

Marmaris’i geçtikten sonra tepeden inip Hisarönü Körfezine girince sesleri iyice artar, Çubucak’ta mahşeri bir hal alır, sonrasında Balıkaşıran’ı geçinceye kadar çam ormanı seyrek olduğundan burada sesler biraz azalır; Kurucabük koyuna iner inmez oradan başlayarak Emecik köyüne kadar artık bir Ağustos böceği senfonisi eşliğinde yol alırsınız.

Tam on yıldan beri Datça yolculuğunda hep aynı şarkıları dinleyerek gidip geliyoruz.

Bu yıl da öyle oldu.

Gecenin geç bir saatiydi, denize sanki gökten gümüş yağıyordu, Aktur’u geçerken arabanın motor gürültüsüne Ağustos böceğinin şarkıları baskın gelmişti.

*

Yolculuk boyunca aklım hep Sezai Karakoç’un “Ağustos Böceği Bir Meşaledir” şiirindeydi. Yolculuğa çıkmadan öce konuşmuştuk Mehdi Eker’le. Sezai Karakoç’u ve şiirinin künhüne varmış ender insanlardan birisidir Mehdi Eker. Sezai Karakoç’un şiirlerinden birisinin adını söyle gerisini sana ezberinden okusun! Kuş seslerine dair birkaç gün önce çıkan yazım üzerine konuşurken sözü Sezai Bey’in bu şiirine getirdi. Doğrusu şiir kulağıma çalınmıştı ama tamamından bihaberdim. Lüzumsuz hiçbir bilgi çıkmaz Mehdi Eker’in ağzından, hemen “Toplu Şiirleri”ne baktım şairin, kitabın son şiiridir bu şiir. 1988 yılında “Diriliş”te yayınlanmış ve bundan sonra Sezai Karakoç bir daha şiir yazmamış. Görkemli bir “veda” olsun diye mi, yoksa “bütün hayatım bu Ağustos böceğinin hayatı misali” mi demek istemiş bilmem ama şiirin son dizesini biraz değiştirerek söylersek, bu şiiri de yazdıktan sonra “ardında unutulmaz bir” külliyat bırakıp öyle gitti şair.

*

Beraber İkinci Yeni akımını başlattığı Cemal Süreya, Ece Ayhan, Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk ve Ülkü Tamer’in içinde “sola meyil” etmeyen tek şair Sezai Karakoç’tur. Şair olarak onların ayarında, hatta birçoğunun bir tık üstünde kaldı ama düşünüş biçimi belirgin bir biçimde onlardan farklıydı. O başka türlü bir “medeniyeti tasavvur” etmeye başlamıştı, saydığım diğer şairlerin “ütopyası” farklıydı. Bu şairlerin çoğu öyle olduğuna inanmasa da “pazuları güçlü işçi sınıfının” öncülüğündeki mücadeleye inandı, bu yüzden bir bakıma “çalışkan karıncaların” şiirini yazdı; Sezai Bey’in aklı ise “üzüm ballarından süzülmüş ağustosu, ağzından damla damla akıtan” ağustosböceğinde kaldı. Ağustosböceğinin sesi “durmayı unutmuş” bir sesti çünkü, daimiydi. Zamana bağlı değişmiyordu, “somut koşulların somut tahlilinin” peşinde değildi. “Çamlara kasideler söylüyor” ve en önemlisi “Tanrı’ya yakarıyor nesli tükenmesin diye”. Bu yüzden Sezai Karakoç’un bir veda şiiri olarak “Ağustosböceğini” seçmesi bence sebepsiz yere değildir. Bir duadır bu şiir Allah’a onun gibi şairlerin “nesli tükenmesin” diye belki de.

*

Peki “ağustosböceğinin” hikayesi nerelere kadar uzanır? Eskiye, çok eskiye… “Tarih öncesi köpeklerin havladığı” zamanlara belki de. Her şey Ezop denilen bir adamın başının altından çıktı. Tarihin bildiği en eski masalcıdır Ezop… Bu toprakların nüvesidir. Derler ki Trakya’da gelmiş dünyaya, başkaları da “hayır doğma büyüme bugünkü Emirdağ’lıdır” der. Samos adasında bir süre köle hayatı yaşamış, sonra azat edilmiş, Delfi’ye yaptığı bir yolculuk sırasında bir cinayete kurban gittiğini anlatır vakanüvisler.

Aradan yüzyıllar geçer. 17. asırda Jean de la Fontaine adında bir Fransız yazar işte bu masalcı dedenin bir yerlere kaydettiği masallarını alıp fabl haline getirdi. Bizde Sabahattin Eyuboğlu tarafından Türkçeye çevrilen “Bütün Masallar” kitabının girişinde La Fontaine şunları yazar:

“Ezop’tur babası benim kahramanlarımın

Tarihleri uydurma olsa da bunların

Ders olacak doğru şeyler vardır içinde

Her şey konuşur burada balıklar bile

Bütün söyledikleri bizleredir ama:

İnsandır eğittiğim hayvanlar yoluyla”

Fabl, insana mahsus bir hususiyeti, insan dışında bir varlığa, genellikle hayvanlara verme; onları konuşturma, düşündürme, insan gibi davranmalarını sağlama sanatıdır. Bununla insana bazı ahlaki dersler verilir. Edebiyatta “teşhis ve intak” sanatıdır bunun adı.

*

“Ağustos Böceği ile Karınca Masalı”, La Fontaine’nin dört yüz yıldan beri bütün dünyada, özellikle her çocuğun bildiği bir masaldır. Çalışkan bir karınca ile tembel bir ağustos böceğinin masalı yüzyıllardan beri o kadar çok anlatılmış ki, onu bilmeyen hemen hemen hiçbir insan yoktur yeryüzünde galiba. La Fontaine’nin fabl haline getirdiği masal şöyle:

Ağustos böceği bütün yaz

Saz çalmış, türkü söylemiş

Karakış birden bastırınca

Şafak atmış zavallıda;

Bir şey bulamaz olmuş yiyecek:

Koca ormanda ne bir kurtçuk ne bir sinek

Gitmiş komşusu karıncaya:

“Aman kardeş,” demiş “halim fena;

Bir şeycikler ver de kışı geçireyim,

Yaz gelince öderim,

Hem de faizi, maiziyle

Ağustosu geçirmez bile

Ödemezsem böcek demeyin bana”.

Karınca iyidir hoştur ama

Eli sıkıdır: Can verir, mal vermez.

“Sormak ayıp olmasın ama” demiş

“Bütün yaz ne yaptınız?”

“Ne mi yaptım?” demiş Ağustosböceği,

“Gece gündüz türkü söyledim,

Fena mı ettim sizce?”

“Yo” demiş karınca, “ne mutlu size.

Ama hep türkü söylemek olmaz;

Kışın da oyna biraz.”

*

Pek çok itiraz gelmiş bu masala yazıldığı günden beri. Sezai Bey’in itirazı şöyle başlar:

“Ey masalcı adam iftira ettin sen

Bu harikalar harikası böceğe

Onu suçladın tembellikle

En çalışkan onu görüyorum ben

Hiçbir karşılık beklemeden

Yazı ağustosu çamı çınarı

Tanıtıyor bize yazı ağustosu çamı ve çınarı”

Sezai Bey’den önce de çok itiraz geldi “masalcıya”… Nazım Hikmet de onlardan biri. Şair, masalı kendince şiirleştirdi, yazdığı kısa meseller içinde yine bu masala yer verdi, onu şöyle anlattı: “Ağustos böceği artisttir (sanatçıdır). Bütün bir yaz, sıcak sarı kırları, ılık yıldızlı geceleri sevinçli türküsüyle doldurur. Kırlarda çalışanlar, yıldızların altında yorgunluk çıkaranlar onun aydınlık sesinden tat duyarlar. Ağustos böceği artisttir. Şarkısını söylemek için soluk tüketir; Yüreciğini parça parça, ışıklı damlalar gibi ses biçimine sokarak havalara dağıtır. Yorulur. Didinir. Yalnız kendisi için değil, bütün bir kendini dinleyenler için. O, bu işe, başkaları için türkü söylemeğe öyle alışmıştır ki, kendini düşünmez. Bütün bir yaz, kendi özel yaşamını bir kerecik olsun aklına getirmez. Kara kış gelmiştir. Ağustos böceği aç. Ağustos böceği donuyor soğuktan. Gider, karıncanın kapısını çalar. Karınca, bütün bir yaz yalnız kendini, yalnız özünü düşünerek kışlık yiyeceğini düzmüş, ambarlarını doldurmuştur. Şimdi buğday çuvalları arasında, burnu Kaf dağında oturmaktadır. Bütün bir yaz, taneleri birbiri peşinden kendi evine sürüklerken, ağustos böceğinin, türkülerinden hız aldığını, o türkülerle yazın güzelliğini bir parçacık olsun anlayabildiğini çoktan unutmuştur. Şimdi, kapısını çalan ağustos böceğini, üstüne üstlük, kendi aklınca bir de alay ederek kovar. Ben bu masaldaki karıncadan tiksinirim, iğrenirim. Ağustos böceğine gelince; ona bütün bir yaz kendini, özünü düşünmeden, türkü çağırdığı için değil; hayır, bu onun en güzel, en kahraman yanıdır; hayır, ben ağustos böceğine, gidip karıncanın kapısını çalacak kadar budalalaştığı, en sonunda yüreğinin gücünü böylece kaybettiği için kızarım.”

*

Türkçe kitabın kapağında olduğu gibi, bütün dillerde resim benzerdir muhakkak. “Ağustosböceği ile Karınca” masalının kapağında; buz gibi bir havada, kapının önünde soğuktan tir tir titreyen bir ağustosböceği, içerde ise sıcacık yuvasında, yanan ateşin başında oturan huzurlu, mutlu bir karınca var. Masadaki yiyecek çeşitlerinden çeşit beğen, barınak her haliyle güvenli bir yer, karnı tok, sırtı pek karıncanın…

Çalışmanın erdemi anlatılır çocuklara bu masal ama öte yandan da sanat düşmanlığını aşılar onlara; sanatı duvardan duvara çarpar. Çalış, biriktir, sanat karın duyurmaz denir! Sanatla uğraşırsan eğer şu zavallı ağustosböceği gibi aç sefil kalır, kapı kapı ekmek dilenir, beter olursun!

*

Sezai Karakoç şiirinde “masalcıya” itirazla ağustosböceğinin hakkını teslim ederek başlar söze. O Nazım Hikmet gibi hiç kızmaz ona.

Ağustosböceğinin yaptığı iş az buz iş değildir zira. “Ağacın dalında güneşe doğru yaklaşarak/Suyun, bir damla suyun değerini altın ediyor/Çiğ damlası bir zümrüttür diyor/Susadıkça eşsiz sesiyle şarkılar söylüyor/ilâhiler okuyor güneşe gönderiyor/Sen bunları levha levha kızart diyor/Bir daha yanmayacak şekilde kızart diyor/Kıyamete kadar kalsın insanlığa uzat diyor”.

Güneşin yakıcı olduğunu biliyor ağustosböceği, buna rağmen gölgeyi ret ediyor. Gölgede saklanmak kurnazlıktır çünkü ona göre. Yiyecek umurunda değil, “aç kalma pahasına durmadan ötüyor/Susamanın armonilerini en iyi” o biliyor, “Matemden alevden bir gömlek” giyiyor, “Yapraktan bir saray” örüyor kendine ve “Sesini bir şehir gibi” boşaltıyor “nehre/Dağlara kırlara ve ormanlara zerre zerre”…

Ve masalı dize dize yeniden şiire döküyor şair, aslında kendi masalının bir özetini çıkarıp şiire veda ediyor.

Kış gelir, karıncalar toprağın altına saklanır. Bütün mahlukat, insan hayvan, bitki ağaç bir önlem alır kışa, Ağustosböceği hariç. Çünkü o hep iyiyi, güzelliği yaşamış, onun için mühim olan özgürlük olmuş, başına buyruk davranmış, sürüden ayrılmış, sanatın gerçeğinde kalmış; ihanet etmemiş ona, mal mülk peşinde koşmamış. Öbürleri ise “gerçeklik taslamış”, “Ama o hep gerçeği aramış/Gerçeği aramağa çağırmış/Ve gerçeği yaşamış” hayatı boyunca.

Yaman bir kış günü karıncanın kapısına bir lokma ekmek için onu götürdüğünde “kefere masalcı” hepimiz ona acımışız. O ise, bizim ona “acımamıza gülüp geçiyor”, bizler çıkarcıyız, fayda ararız yaptığımız her iyilikte, karşılık bekleriz yaptığımız iyi bir şeyin, o bu halimizi biliyor, diyor ki, “Üzülmeyin evi yuvası yok diye/Kışlık erzak biriktirmemiş diye/Sizin acımanıza yok onun ihtiyacı/- Sahtedir zaten acımanız/Siz ancak alay edersiniz acımasız-/Özgürlüğün sesidir o ürkmez korkmaz/Titremeden geçer gündüzden geceye.” (Bilenler bilir, Sezai Karakoç yaşadığı uzun bir hayat boyunca hiç mal mülk edinmedi, kedisi var mıydı bilmiyorum ama bir evi bile yoktu, kitaplarından kazandığı parayı da başka kitaplar yayınlamaya, dergi çıkarmaya harcadı yaşadıkça.)

Şiirin bundan sonrasında şair, peşinde olduğu tasavvuru açıklamaya girişir. Umut aşılar her yere. Bir meşale görür ağustos böceğinde, o meşale “Tanrı’nın yaktığı meşale”dir; “ağaçların tepelerinde güneşe en yakın yerde” yanan o meşale, “nesli kesilsin”diyenlere rağmen, her ağustosta yeniden yanacak. O meşaleyi Allah yakmış çünkü, ister bir böcekte, isterse başka bir şeyin varlığında, o meşale hiç sönmeyecektir.

Ateş sarmış her yanı, cayır cayır yanıyor etraf. Bir şair var azap çekenleri teselli eden, “dayanın diyor, sabrı öğretiyor” herkese. Kâh yuvadan düşmüş yavru kuşlara masallar anlatıyor, teselli ediyor onları; kâh “şırıl şırıl sesiyle” yani şiiriyle “dirilişe inanmışları” serinletiyor. Gözlerinde, dolayısıyla mısralarında “ışıltılı vahalar” var şairin, hani şiirlerinde durmadan anlattığı “çeşmelerden su sesleri alıp” getiriyor, “ufacık gövdesinden tüten”, her yeri örten, “herkese her yerde mutluluk saçan sevinç serpen”, “sürgün edildiği” dünya cehennemine Cennet’i karşı” dikiyor, “göğsünde bir koskoca orkestra taşıyan” şair, tıpkı Ağustosböceği misali.

Her büyük şair aynı zamanda bir büyük muştucudur. Uyarıyor, “Tanrı boş yere bir şey yaratmamış” diyor, ateşle, güneşle dans edin, çırılçıplak çıkın yakıcı güneşin karşısına, tıpkı Ağustos böceği gibi.

“Belki yaşayamaz güneşi eksik kışta

Fakat ardında unutulmaz bir yaz bırakır”

Ağustosböceği sadece bir böcek değildir bu şiirde; şairin tekmil macerası, aynı zamanda bir varoluş hikayesi, çokça hikmet arayışı, tefekkür, inanç ve Allah’a teslimiyettir.

*

Bütün bunları öğrendikten sonra ben de kendi masalımı yazmaya karar verdim izninizle.

Yaman bir kış günü, tipi var her yerde göz gözü görmüyor. Karınca evde oturmuş, ayaklarını pufa uzatmış, elleri başının arkasında kenetli, muhteşem bir film seyrediyor televizyonda. Soba cayır cayır yanıyor, yuvanın içi huzur dolu, kilerde telis telis erzak var, masanın üzerinde türlü türlü yiyecek, küp küp içecek...

Tam bu sırada kapı çalınır. Bekliyormuş gibi, “Ha, o tembel böcek geldi yine, şimdi ağzının payını veririm,” deyip kapıya doğru yürür. Öfkeyle kapıyı açar, kapıda Ağustosböceğini beklerken, bülbülle karşılaşır. Allah Allah, bu masal böyle değildi der kendi kendine, Bülbül’e, “Ne istiyorsun?” diye sorar. Bülbül, “Bir şey istemiyorum, bir arkadaşımdan bir mektup var sana, onu getirdim,” der ve mektubu koynundan çıkarıp verir, gerisin geri gider.

Karınca yerine geri döner, oturur, mektubu okumaya başlar:

“Kıymetli karınca kardeşim,

Ben masalcının herkese anlattığı o Ağustosböceğiyim. Biliyorum, bütün yaz tembel tembel saz çalıp türkü söyledikten sonra, bütün yaz terleye terleye yuvana yiyecek taşıyan senin yiyeceğine ortak olmak için bir kış günü kapına dayandığımı sanır bütün dünya. Aslında öyle değil, kendi tarihimi yazacak halde olmadığım için düşmanlarım yazmış tarihimi, bana da katlanmak düştü ama aradan dört yüz yıl geçtikten sonra sana gerçeği anlatmak için bu mektubu yazmaya karar verdim.

Şimdi sana gerçeği anlatacağım, belki sen de gerçeği öğrendikten sonra herkese işin doğrusunu anlatırsın bundan böyle kim bilir.

Benim hikayem çok kederli bir hikayedir sevgili kardeşim, kulak ver bana. Annem, bir Ağustos günü içinden çıktığım yumurtasını taze bir ağaç dalının kabuklarının içine bıraktı. Başta bir kurtçuktum, tam bir ay boyunca o taze dalın özsuyunu emerek beslendim. Dördüncü haftanın sonunda çok kuvvetli iki ön ayağım oluştu, onunla birlikte gagaya benzer bir de ağzım… Ağzımı kullanarak bir süre dalda bir yarık açtım ve ağaçtan dışarı çıktım, fazla beklemeden daldan toprağa düştüm. Bu istemediğim bir şey değildi, bile bile düşmüştüm. Asıl zorlu macera o sırada beni bekliyordu. Toprağı kazımaya başladım, ağacın dibinden köklerine ulaştım, asıl beslenme kaynağına o sırada kavuştum. Kökün özsuyu yeni besin kaynağımdı artık. Ama sen de bilirsin ki besin sınırsız değildir, azaldıkça başka kökler aradım, tüneller açtım, tüneller birbirine bağlandı böylece başka başka köklere gittim geldim. Bu iş ne kadar sürdü biliyor musun? İnsanın yarattığı zaman birimiyle, tam tamına on yedi yıl. On yedi yıl boyunca büyük bir azim ve sabırla bir hayat sürdürdüm toprağın altında. Artık olgunlaşmış ve irileşmiştim. Yeryüzüne çıkma zamanıydı. Güneşi özlüyordum, bir de bana verilmiş olan görevimi ifa edecektim, tıpkı annemle babamın yaptığı gibi. Kabuk bağlamıştım, kabuğum kalındı, hazır iki çift kanadım vardı ama uçmayı bilmiyordum. Aylardan Ağustos’tu, çıktım yeryüzüne. O sert kabuktan bir an önce kurtulmalıydım. Güneşin bağrında birkaç gün geçirdim, kabuğum sıcakta yumuşadıkça yırtılmaya başladı. Solunum yolu üstündeki sert iki kabuk ve üzerindeki ince zar ve bu zara bağlı kaslar sazım oldu benim. Bedenimdeki bu kasları saniyede beş yüz kez hareket ettirerek, on yedi yıllık sessizliğimi bozdum. Çıkardığım o sesi o andan itibaren herkes duymaya başladı. Onlar benim çıkardığım sese “cırcır” dedi, oysa ben aşk şarkısını söylüyordum!

Ama gel gör ki, yeryüzündeki hayatımın bir sınırı vardı. Dört haftadan başka yaşama şansım yoktu. Sadece bir ay ötecek, söylediğim aşk şarkımı karşı cinsim duyacak, o da çağrıma cevap verecek, çiftleşecek, dala bir yumurta bıraktıktan sonra ölecektim. Bütün bunları yaptım. Bir süre sonra sert rüzgarlar çıkmaya başladı, demek Ağustos bitiyordu. Ben de bitiyordum yavaş yavaş. Ağaçtan düşüp ölmeden önce bu mektubu yazdım, benim gibi güzel şarkılar söyleyen müzisyen arkadaşım bülbüle teslim ettim, sen o sırada çok meşguldün, evinde stok yapıyordun kışa, mektubumla ilgilenemezdin. Bu yüzden bülbüle, Masalcı Dedenin beni sana getirdiği yaman bir kış günü senin kapını çalmasını rica ettim.

Sen bu mektubu okuduğunda ben öleli aylar olmuştur. Ben yeryüzünde hiç kış görmedim ki kışa hazırlık yapayım canım kardeşim.

İnsanlığa masalın gerçeğini anlatmak sana kalmış artık. Mektubumu açıklayıp insanların çalışkanlığına olan saygılarını azaltabileceğini biliyorum ama yine de seni vicdanınla baş başa bırakıyorum.

Hoşça kal,

Ağustosböceği”

*

Hiçbir Ağustosböceği, hiçbir kışı yaşamamış. Kışı görmeyen bir varlık, kış günü aç kaldı diye gidip bir namerde avuç açabilir mi? Ölüler gülmez, ağlamaz ve birilerinden bir şey dilenmez. Mektupta da gördüğümüz gibi onun varlık sebebi, yaratmaktır, şairin de ima ettiği gibi o “yaratmak” için varlığını feda eder. Ancak büyük yaratıcılar anlayabilir bu soylu davranışı. Yaratma sancılarını çekmiş ve çekmekte olan büyük yazarlar, şairler onun trajedisini idrak edebilir. Yaratıcılıktan, bir eser üretmekten, edebiyattan, müzikten, resimden, kısaca sanattan bihaber olanlar La Fonatine’in uydurduğu masalla avunur, çalışmanın erdeminden dem vururlar o kadar.

Ağustos böceği durmadan şarkı söyler ve şarkı söyleye söyleye ölür. Söylediği şarkı aslında kendi ölümüne yaptığı serenattır. Üzülürsek eğer, hayatında tek bir kez şarkı söylememiş, bir şiir okumamış, bir kitabın sayfalarına gömülmemiş, bir resim karşısında kendini kaybetmemiş olanlara üzülmek lazım, ağustosböceğine değil. Ağustosböceğinin vurdumduymazlığı, boş vermişliği iyidir. Karınca yaşamak için çalışır, ağustosböceği yaratmak için ölür.

O halde hep birlikte “avaz avaz, çığlık çığlığa şarkı söylemek lazım”.

*

Geceydi, gökten sanki gümüş dökülüyordu denize. Ağustosböceklerinin şarkıları kuşatmıştı geceyi. Datça’ya bu yıl da varışımız böyle oldu.

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar