Adnan Menderes'in son iki günü!
HÜKÜM GECESİ: 14 Eylül 1961 gününü 15 Eylül’e bağlayan gece yarılanmak üzere. Koridorda el ayak çekilmiş. Gece yarısından sonra onu bekleyen subaylar nöbet değiştirecekler, demek daha yeni gün başlamamış. 9 metre kareden az, küçük bir gözetleme deliğinden başka penceresi olmayan, havalandırmaya çıkılması yasak, içerdeki çiğ ışığın gece boyunca açık bırakıldığı, açık ışıkta uyuyamadığı için de yüzünü bir örtüyle kapattığı, 2.80’e 3 metre genişliğindeki hücresinde geçirdiği bütün bu uzun zaman boyunca biriktirdiği haplar bu gece içindi işte. Zulasına uzandı eli, eline bir avuç uyku hapı geldi. Kendini bildi bileli bu uyku ilacını almadan uyuyamıyordu. Onu buraya getirdiklerinde de komutandan rica etmiş, onlar da doktorların fikrini sormuş, uzun bir prosedürden sonra bu uyku hapını almalarına izin vermişlerdi. Arada bir almış, bazı geceler de onu yutmuş gibi yapıp 33 hapı bu gece için saklamıştı.
Ertesi gün, yani 15 Eylül’de kendisi ve arkadaşları hakkında hüküm verilecekti. Bu yüzden bu gecenin “hüküm gecesi” olduğunu biliyordu. O gecenin çok netameli bir gece olduğunu, çok trajik olduğunu da… Sonu gelmişti. Artık buna emindi. Bir yıldan beri sürmekte olan duruşmalar, dışarıda olup biten her şey bunu gösteriyordu. Onu asarak öldüreceklerdi! Ama kararını vermişti, onlara bu zevki tattırmayacak, canına kendisi kıyacaktı.
Avucundaki haplar, birer mermi oldu, teker teker saplanmaya başladılar kalbine. Ama olsun, o mermileri almaya yüreğinin gücü yeterdi. Avucu terledi, hapların ıslanmasına izin vermeyecekti.
Dışarıdan hiçbir ses yoktu. Sanki hayat durmuş, gece her şeye kalın kara örtüsünü sermiş, hayat o kara örtünün altında boğulmuştu. Bir kuş sesi duysa, bir su sesi gelse kulağına, bir yelin estiğini hissetse belki de avucundakileri yutmayacaktı. Ama dışarıda hayat bittiğine göre, onun da yaşamasına gerek yoktu.
Teker teker hapları yutmaya başladı. Kısa bir süre sonra ilk hissettiği şey, biraz önce kapıldığı o korku duygusundan uzaklaşmasıydı. Vücudu ağırlaştı, sakin bir hal çöktü üzerine. Korkusu azaldı. Titreyen çenesi durdu. Sanki karanlık bir gece denizde bir kayığa uzanmış, bol yıldızlı bir gökyüzünü seyrediyordu. Sonra kasları gevşedi, beyni hiçbir şeyi algılamaz oldu, gökyüzü karardı, her yerde koyu bir karanlığın hüküm sürdüğü bir çukura düştü. Uyudu.
Yattığı uyku ölüm uykusuydu artık.
*
HÜKÜM GÜNÜ: Nöbet değişim saati gelmişti. Nöbeti devralan subay, gözetleme deliğinden her zaman yaptığı gibi içeri baktı. Bir yıldan beri “nefret objesi” haline getirilmiş olan “Başvekil Adnan Menderes”in hali niceydi acep?
Allah Allah, Adnan Bey’den her zamankinden farkı bir ses çıkıyordu. Hırıltıları, uyuyan bir insanın hırıltıları değildi, uyuyan biri gibi değil de boğulan biri gibi sesler çıkarıyordu.
Panik içinde bağırdı. Hemen doktor geldi. Müdahale etti, yok, Adnan Bey uyanmıyordu! Uyandırma çabası sabaha kadar sürdü. Başsavcı Altay Ömer Egesel, sabah erkenden geldi Yassıada’ya, o gün sanıkların yüzüne hüküm okunacaktı. Aldığı ilk haberle sarsıldı. O kendini öldüremezdi, onu biz öldüreceğiz diye düşündü! Talimat verdi, ne yapın edin, kurtarın Menderes’i. İstanbul’dan geniş bir doktorlar heyeti geldi, koma tespit edildi, midesini yıkadılar, hummalı bir faaliyetle iki gün sonra öldürecekleri Adnan Bey’i hayata döndürmeye çalıştılar.
Doktorlar onu hayata döndürmek için canla başla çalışırken, aynı anda mahkeme salonunda bir yargıçlar heyeti, savcının görüşüne dayanarak Adnan Bey ile 15 arkadaşının idamlarına karar verdi. Adnan Bey’in suçu “Anayasayı ihlal”di; Anayasayı “ihlal ederek” darbe yapan askerler, “neden anayasayı ihlal ettin”diyerek onu idam cezasına çarptırmışlardı.
Ölüm uykusuna yatmış bir adamı doktorlar o uykudan uyandıracak; darbe yapmış olan askerler uyanır uyanmaz onu darağacına çekeceklerdi.
Menderes bir an önce yattığı ölüm uykusundan uyanmalı ve idamı gecikmemeliydi. Midesi yıkandı, ilacın bütün etkileri giderildi, fakat hasta kendine malik değildi, olsun ne de olsa hayata dönmüştü. İstanbul’dan gelen doktorlar heyeti geri giderken, Adnan Bey ile diğer sanıkların idam fermanlarını onaylasın diye uçakla Ankara’ya, Milli Birlik Komitesi’ne gönderdiler. Komite tasdik etmeden idam edemezlerdi. Karar Ankara’ya ulaştığında ölümden döndürülmüş olan Menderes darbecilerin ipiyle ölmeye hazır hale gelmişti.
*
Milli Birlik Komitesi acilen toplanmalıydı, toplandılar. Müzakereler gizli cereyan etmeli, gizli cereyan etti. Toplantının tutanağı tutulmamalıydı, tutulmadı. Talat Aydemir’in etkilediği bir grup “hemen idam edelim” havasındaydı ama herkes aynı fikirde değildi. İçerden ve dışarıdan “idamları durdurun” diyen müracaatlar vardı, en mühimi de idamlara karşı olduğunu beyan eden İsmet Paşa’nın mektubuydu. Ama toplantıda bu mektup okunmayacak, masanın üzerine bırakılacak, dileyen mektubu okuyabilecekti. Yassıada’dan gelen mahkeme kararı müzakeresiz ve tutanaksız oylamaya sunuldu. Oturum Başkanı Cemal Gürsel, önce idam kararlarının infaz edilip edilmeyeceğini oyladı, “infaz edilsin” kararı çıktı. Arkasından mahkemenin Celal Bayar, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın ittifakla aldığı idam kararlarını oylamaya sundu. Komiteden 9 kişi; Cemal Gürsel, Fahri Özdilek, Sıtkı Ulay, Sami Küçük, Osman Köksal, Suphi Karaman, Suphi Gürsoytrak, Selahattin Özgür ve Kamil Karavelioğlu idama karşı çıktı; 13 kişi de; Mucip Ataklı, Muzaffer Yurdaer, Fikret Kuytak, Ekrem Acuner, Sezai Okan, Vehbi Ersü, Kadri Kaplan, Haydar Tunçkanat, Ahmet Yıldız, Refet Aksoylu, Mehmet Özgüneş, M. Şükrü Özkaya ve Emrullah Çelebi idamdan yana oy kullandılar. Böylece idam kararları oy çokluğuyla alınmış oldu. Celal Bayar, 65 yaşını aştığı için idam edilmeyecekti.
İDAM GÜNÜ: Adnan Bey, 16 Eylül günü, gece yarısına doğru, saat 23.30’da komadan çıktı. Haberi savcıya sevinç içinde verdiler. Başsavcı emir verdi; onu komadan çıkaran heyet tam kadro derhal adaya gelmeli, Menderes’in “tam sıhhat halinde bulunduğuna dair” bir rapor vermeliydi. Heyet geldi, o raporu tanzim etti. Başvekil şimdi idama hazırdı.
Onu en son görenlerden birisi arkadaşı Etem Menderes’ti. 17 Eylül sabahı odasına girdiğinde Adnan Bey’i yatağında yarı baygın yatarken gördü. Halsizdi. Yüzünden kan çekilmiş, ölü balık gibi bakıyordu. Yarı baygın gözlerle arkadaşını uzun uzun süzdü. Bakışları derindi. Belli ki geride kalan bir ömrün, derine daha derine inen bütün safhaları o bakışlarda dile geliyordu. İkisi de biliyordu; bu bir veda sahnesiydi!
17 Eylül, sabah saat 7.30… Menderes kendisi hakkında verilen idam kararından habersizdi. Hatta ağzından yavaş yavaş şu kelimeler bile çıktı:
“Özür dilerim, bir iştir oldu”.
Doktorlar heyeti sağlıklı olduğuna dair üç sayfalık bir rapor yazdılar, formaliteler 10.30’da tamamlandı, mahkum artık infaza hazırdı. Başvekil giydirildi, şimdi üstü başı düzgün, sıhhati yerinde, son yolculuğa çıkabilirdi.
O sırada Yassıada’ya bir hücumbot yanaştı. Hava berbattı. Şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, bardaktan boşanırcasına pis bir yağmur yağıyordu. Deniz başını yiyor, hırçınlaştıkça hırçınlaşmış, bir fırtınadır kopmuş ki mahşer sanki.
İdam kararını o sırada tebliğ ettiler ona. Çaresizdi, savaş meydanında teslim olmuş bir asker gibi çaresiz… Kapının kenarında bir koltuk vardı, oraya oturttular. “Ellerini uzat” dediler, uzattı, kelepçe vurdular ellerine. Foto merkezinden bir subay bu halde bir fotoğrafını çekti. Yakasına hüviyetini iliştirdiler. O fotoğraftaki hüzünlü yüz, ölüme giden çaresiz bir insanın ifadesi olarak o an o karede dondu.
Uzun, çok uzun, bir ömür kadar uzun, sonu bir türlü gelmeyecek gibi görünen o dönüşü olmayan yolculuk o sırada başladı. Hücumbota bindirdiler, iki yanında iki muhafız… Botta başsavcı ve mahkeme heyetinden iki de hâkim vardı.
Hücumbot dalgalarla boğuşa boğuşa İmralı’ya vardı. Karaya çıkardıktan sonra usulen son arzusunu sordular. Dini telkin için bir hoca getirmişlerdi adaya; Adnan Bey önce hocayla yalnız konuşmak istediğini söyledi. Kanunen bu mümkün değildi. Heyetin huzurunda hocayla karşı karşıya geldi. Ondan telkin almak istemedi, sadece tövbe duasına katılacaktı. İmam duanın kelimelerini yavaş yavaş sıraladı, o da her kelimeyi eksiksiz tekrarladı.
Son sözleri ise şunlar oldu:
“Hayata veda etmek üzere olduğum şu anda, devletime ve milletime ebedi saadetler dilerim. Bu anda karımı ve çocuklarımı şefkatle anıyorum.”
İmralı Cezaevi’nin bahçesine kurmuşlardı darağacını. Son işlemlerin yapıldığı odayla, bu darağacının kurulduğu yer arasındaki mesafe 150 metre kadardı. İşte bu yol, Adnan Bey’in yürüdüğü son yol oldu. Hayatı boyunca yürüdüğü yolların mesafesi ne kadardır bilinmez ama bu 150 metrelik yol, belki de hayatı boyunca yürüdüğü bütün yolların toplamından daha uzun yol olarak duruyordu önünde. Yolun bir yerinde kafasını çevirdi, arkasına baktı, dudaklarından usulcacık şu iki kelime döküldü:
“Hiç muğber (küskün) değilim”.
Savcı uygun bir cevap verince, tekrar etti:
“Evet, hiçbir iğbirar (dargınlık) duymuyorum”.
Adnan Bey’in, bu gök kubbe altında dudaklarından dökülen son kelimeleri bunlar oldu.
Sehpaya doğru yürürken saat öğleden sonra 2.15’ti. Boynuna ip geçirildikten sonra ruhunu teslim edinceye kadar arada geçen süre ise 15 dakikadır.
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes, 17 Eylül 1961 günü, öğleden sonra saat 2.30’da İmralı’da bir ipin ucunda sallanarak can verdi.
*
İDAMIN SOĞUK TIBBİ İZAH: “Temel olarak asılarak idam, idam edilenin boynundaki hava ikmalini kısıtlayarak gerçekleştirilen boğma eylemidir. Bilinç kaybı iki ila dört dakika sonra; ölüm de on dakika içinde meydana gelir ve boğulma yoluyla ölüm tamamlanmış olur. Kullanılan ekipmana bağlı olarak idam edilenin bedeninde fiziksel travmalar gerçekleşir. Yanlış bir matematik hesabı olursa………”
*
İDAMLA ÖLÜME GİDİP GELMİŞ BÜYÜK BİR SANATKÂRIN İDAMA BAKIŞI: İdam mangasının önünde, son dakikada gelen af emriyle ölümden kurtulmuş olan büyük yazar Dostoyevski “Budala” romanında idamla ilgili fikrini şöyle açıklar:
“İdam edilen kişi soyadı Legro olan orta yaşlı, zeki, korkusuz, güçlü biriydi. Ama bu söylediğime ister inanın ister inanmayın, o korkusuz, güçlü kuvvetli adamın yüzü idam sehpasına çıkarken kâğıt gibi bembeyazdı. Ağlıyordu. Olacak şey mi? Korkunç bir şey değil miydi bu? Peki ama, korkudan kim ağlar? Hiç de çocuk olmayan, ömründe bir kez bile ağlamamış kırk beş yaşında bir insanın korkudan ağlayabileceğini düşünemezdim. O anda ruhunda neler olmaktadır, ruhu nasıl kıvranmakta, sarsılmaktadır? Ruhun küçük düşürülmesi, aşağılanmasıdır bu, başka bir şey değil! Kutsal kitapta ‘öldürmeyeceksin’ yazar.
‘Başı bedeninden ayrılırken çok acı çekmemesi yine de iyi,’ dedi.
Prens heyecanla kesti sözünü:
‘Bakın ne diyeceğim? Siz de aynı şeyi düşündünüz, herkes öyle düşünüyor. Giyotin denen makine de bunun için icat edilmiş. O zaman bir fikir gelmişti aklıma: Ya böylesi daha kötüyse? Komik geliyordur bu size, tuhafınıza gidiyordur. Ama bazen böyle şeyler geliyor insanın aklına işte. Düşünsenize: Ya işkence etseler? O zaman acı çekersin, yara bere içinde kalırsın, bedenin acıyla kıvranır. Ama bütün bunlar ruhsal ıstıraptan uzaklaştırır seni. Ölünceye kadar yalnızca yaralarının acısını hissedersin. Ama asıl ve en büyük acı belki de yaralarının acısı değildir. En önemli olan, bir saat sonra, az sonra, on dakika sonra, biraz sonra, yarım dakika sonra, biraz sonra, o anda ruhunun bedeninden ayrılacağını, artık bir insan olmayacağını, bunun kesin olduğunu, en önemlisi de kesin olduğunu bilmendir. İşte başını giyotinin altına koyuyorsun, kocaman bıçağın yukarıdan aşağı nasıl kayarak geldiğini duyuyorsun... İşte saniyenin o dörtte biri olan süre en korkuncudur... Biliyor musunuz, benim hayal gücümün ürünü değil bunlar. Çoğu kimse aynı şeyi söylemiyor mu? Buna o kadar inanıyorum ki, doğrudan açtım size düşüncemi. Cinayet işlediği için bir insanı öldürmek, cinayetin kendisinden de büyük bir suçtur. Mahkeme kararıyla öldürmek, eşkıyanın öldürmesiyle karşılaştırılamayacak kadar korkunçtur. Haydutların gece ormanda veya başka bir yerde boğazına bıçak dayadıkları insanın içinde hâlâ bir kurtulma umudu vardır. Son ana kadar kaçıp ya da yalvarıp kurtulabileceğini umar. Oysa burada, bu umutla ölmek on kez daha kolayken, o son umudu da kesinlikle alırlar elinden. Bir karar söz konusudur burada, kaçıp kurtulabilme olasılığı olmayan bir karar. İçinde korkunç bir ıstırabın, dünyada eşi olmayan bir ıstırabın bulunduğu bir karar. Savaşta bir eri getirip, topun namlusunun önüne koyup üzerine ateş edin. Erin içinde hâlâ bir kurtulma umudu vardır. Ama aynı ere ölüm cezasına çarptırıldığı kararını okuyun ya aklını yitirir ya da ağlamaya başlar. İnsan doğasının buna aklını yitirmeden katlanabileceğini kim söylemiş? Böylesine çirkin, yersiz, anlamsız bir hakarete ne gerek var? Kendisine ölüm kararı okunup acı çektirildikten sonra ‘hadi git, bağışlandın’ denen biri vardır belki. İşte o anlatabilir bize bunu!”
ŞAHSİ FİKRİM: Adnan Menderes idam edilmedi, asılarak öldürüldü. Türk siyasal hayatında o gün, tarihte görülmemiş büyük bir kırılma yaşandı. Onu oylarıyla iktidara getirenler o gün seslerini çıkarmadılar ama o gün; onu haksız yere idam eden anlayışın sahiplerini oylarıyla cezalandırmaya karar verdiler ve ilk seçimde kararlarını hayata geçirmeye başladılar. O günden bugüne o cezalandırma hâlâ sürüyor ve kestikleri bu ceza bu gidişle hiçbir zaman affa uğramayacak.
(Bu yazıyı yazarken Şevket Süreyya Aydemir’in “Menderes’in Dramı” kitabından yararlandım.)
- Yaklaşan felaket!54 dakika önce
- İdama giden Dostoyevski'nin son 15 dakikası55 dakika önce
- Dostoyevski neyimiz olur?48 dakika önce
- Yeni yılda mutluluk temennisi beyhude mi?12 saat önce
- "Suphi'yi kim öldürdü?"2 gün önce
- Gazoz!32 dakika önce
- Yol ayrımında bir serbesti denemesi57 dakika önce
- Atatürk, Kemalist değildi!47 dakika önce
- Hannah Arendt, "Heidegger'in Kulübesine" neden gitmedi?2 dakika önce
- Ziya Gökalp'ın entarisinden çıkanlar1 ay önce