Takipde Kalın!
Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
Gündem Ekonomi Dünya Spor Magazin Kadın Sağlık Yazılar Teknoloji Gastro Video Stil Resmi İlanlar

Biri İstanbullu, diğer ikisi Adanalıdır.

İstanbul Fatih’te, dede konağının denize bakan üst katında dünyaya gelmiş Vedat Günyol 1911 yılında. O zamanlar sivil kaymakam olan babası Ali Fikri Bey ömrünü Anadolu’da özellikle de Diyarbekir kazalarında geçirmiş. Dedesi adliye müsteşarı, hatta bir ara şeyhülislamlık da yapmış. Babası bir ara birçok Jön Türk gibi Paris’e kaçmış, sonra gelmiş, onu Diyarbekir’e sürmüşler. Burada, vilayette mektubi kaleminde çalışırken Vedat Bey’in annesi Mihrinnisa Hanımla evlenmiş. 32 köyü olan Diyarbekirli Kürt Cemil Paşa’nın kızıdır Vedat Günyol’un annesi. Bu yüzden baba tarafından Arnavut, anne tarafından Kürt’tür Vedat Günyol.

*

Yaşar Kemal’in de Yılmaz Güney’in de ailesi sonradan gelmişler Adana’ya.

Yaşar Kemal’inki Umumi Harpte, Kars’tan giren Rusların top sesleri Van’a ulaşınca çıkmış yola, gide gide Çukurova’ya varmış; tehcirle Dêrezor çöllerine sürülen Ermeni malları dağıtılıyor o sırada iç göçle buraya gelen Müslümanlara, Yaşar Kemal’in babasının da payına büyük bir konak düşer ama o, “Bir kuşun bozulmuş yuvası başka bir kuşa yuva olmaz” deyince, sinirli bir memur onu “kör yılanların cirit attığı” Hemite köyüne sürer; aile gider oraya yerleşir, Yaşar Kemal Cumhuriyet’in ilanından birkaç gün önce bu köyde gelmiş dünyaya.

*

Yılmaz Güney, ondan on dört sene sonra, 1937 yılının kayıtlara geçmiş haliyle 1 Nisan günü aynı ilin Yüreğir kazasının Yenice Köyü’nde geldi dünyaya. Annesi Bingöllü, babası Sivereklidir. (“Siverekli Olmak” başlıklı yazısında şunları yazar Yılmaz Güney:

“Bir gün nereli olduğumu sordular:

‘Babam Sivereklidir’ dedim.

Siverek adına şaştılar, hiç duymamıştılar.

‘Nerdedir bu Siverek?’ dediler.

‘Siverek Napoli’nin kazasıdır’ dedim.

Düşündüler bir süre, birbirlerine bakındılar.

‘Biz İtalya’yı çok iyi biliriz. Yanlışınız olmasın. Napoli’nin böyle bir kazası yoktur’.

Siverek İtalya’da olsa bileceklerdi. Gelelim Siverek Urfa’nın bir kazasıydı. Urfa da Türkiye’de bir şehridir.

Bizim memleketin insanları iyidir, akılları çoktur; İtalya’yı bilirler, Fransa’yı bilirler Çiniştanı, falanistanı bilirler, lakin kendi yurtlarını bilmezler.

Dünyanın öte ucundaki ülkelerin yardımına koşmak için can atarlar. Onlar için şiirler yazar, onlar için ağıt yakarlar. Falanistan köylüsünün acısını anlatan kitaplar kapışılır, benim memleketimin insanlarına sırtları dönüktür, onları görmezler, göremezler. (…)”

*

Adana’da sürgünde bulunan Abidin Dino Yaşar Kemal’i, Cumhuriyet gazetesinde iş versin diye İstanbul’a Nadir Nadi’ye bir mektupla gönderdiğinde o “İnce Memed”in birinci cildinin önemli bir bölümünü yazmış, annesi muşambadan bir muhafaza yapmış ona, muhafazayı çanta gibi boynuna asmış, İstanbul’daki ilk gecesinde Gülhane Parkı’nda “İnce Memed”i yastık yapıp karton üzerine uzanarak uyumuş, ertesi gün öyle gitmişti Nadir Bey’e.

*

İstanbul’a gelmeden önce Kadirli’deyken Yaşar Kemal, “komünizm propagandası” yapmaktan içeri atarlar. Berbat bir hapishanedir. Mahkemesi Kozan’da görülecek, alıp götürürler. Mahkeme başkanı, “dazlak kafalı, yumuşak yüzlü, tertemiz, çocuksu bakan” birisidir. Belli ki acır delikanlıya, “müsnet suçtan beraatine” karar verir. Sevinçle mahkemeden çıkarken mübaşir arkasından yetişir, “Başkan seni istiyor,” der. Geri döner, mübaşir onu duruşma salonunun arkasındaki odaya götürür. Başkan orada onu bekliyor, oturtur ve ona şunları söyler:

“Ben, biraz okur yazarım. Seni mahkum edeyim diye çok baskı yapıldı bana. Çukurova’da kalma. Hemen İstanbul’a git. Yeni Cami’nin oralarda arzuhalcilik yapar, hayatını kazanabilirsin. Burada seni öldürecekler, yazık olacak sana. ‘Bebek’ hikayeni karım da okudu. Edebiyattan iyi anlar. Merakından seni görmek için mahkemeye kadar geldi. Ben de diline hayran kaldım. Burada kalmayacağına bana söz ver bana.”

Söz verir hakime ve çıkıp gider.

O gün onu beraat eden ve İstanbul’u yoluna gösteren hâkim; İstanbul Darülfünunu’nda hukuk tahsili görmüş, son görevi olan Kozan Ağır Ceza reisliğinden istifa edip edebiyat öğretmenliğine geçen, Vedat Günyol’un öz amcası Mehmet Fevzi Bora’ydı.

Yıllar sonra Teşvikiye Camii’nden kalkan cenaze töreninde Yaşar Kemal ile Vedat Günyol karşılaşınca, Yaşar Kemal bu hikayeyi anlatır Vedat Günyol’a.

*

Vedat Günyol, ölünceye kadar ölümünün acısını yüreğinde taşıdığı dostu Orhan Burian’la birlikte 1952 yılında “Ufuklar” diye bir edebiyat dergisi çıkarır, Burian ölünce Vedat Bey dergiyi “Yeni Ufuklar” adıyla çıkarmaya devam eder ta 1976 yılına kadar. İşte bu dergiyi Adana’da satma işini o sırada 20’li yaşların başında olan Yılmaz Güney üstlenir gönüllü olarak, 16 Ekim 1956 günü Vedat Bey’e yazdığı bir mektupta şunları söyler:

“Vedat Abi,

Abi dememi hoş görün. Yakın bulduklarıma hep böyle derim.

Nihat tifoya tutuldu. On gündür yatıyor. Şimdilerde biraz iyice. Dergi gönderilmesi için yazmış size. Bekliyoruz. Nihat 40 demişti. Siz 50 yolladınız. Ben bu yakınlardaki kentlerde bulunan arkadaşlara mektup yazdım. Cevap alamadım daha. Onlarında kendi çevrelerinde çalışacaklarını sanıyorum.

Burada Şükrü Tekbaş her ay biraz yardımda bulunacağını söyledi. Biz de elimizden geleni yapacağız.

Hürmetler Abi,

Yılmaz Pütün”

Vedat Günyol’la mektuplaşmaları ona İstanbul’un kapısını açar. (Kimleri kimleri İstanbul’a getirmedi ki Vedat Günyol; Fakir Baykurt’u, Atalay Yörükoğlu’nu, Ferhan Şensoy’u, 80’li yılların başında Hakkari’den beni… ve başkalarını) Ona ilk defa hapishanenin kapısını açan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Denklemi” hikayesini de Vedat Günyol yayınlar dergisinde.

*

Yılmaz Pütün -ki daha o zamanlar “Güney” soyadını almamış- Vedat Günyol’un yüreklendirmesiyle İstanbul’a geldiğinde Yaşar Kemal Cumhuriyet gazetesinde oradan oraya koşuyor, okuyucu mektuplarını okuyup cevaplıyor, röportaj yapıyor, imzasız fıkra yazıyor, makale seçip gazeteye koyuyor. Onun da gerçek adı Kemal Sadık Gökçeli’dir, adının “Yaşar Kemal” olduğunu bir röportaj için Tatvan’dan Van’a giderken feribotta bir zabitan elinde gördüğü Cumhuriyet gazetesinden öğrenir. Yazdıklarını yayınlamışlar ve ona “Yaşar Kemal” adını uygun görmüşler, onun da buna hiç itirazı yoktur zaten.

Yılmaz Güney’le tanışmasını soran bütün dostlarına anlatırdı Yaşar Kemal. Ben de birkaç kez dinlemişim ondan ama Oral Çalışlar yazdı yakın bir zamanda. Gazetede işi o kadar başından aşkındı ki, kim gelip sorsa yok dedirtiyordu. Ama hemşerilerine bir ayrıcalık tanımıştı. Gelen Adanalıyım derse, yok demeyeceklerdi.

Günün birinde esmer, kara kuru, uzun boylu, gülünce beyaz dişlerinin güldüğü bir delikanlı gelir kapıya. İşsizdi, talebeydi, parasızdı ve iş arıyordu. Böylesi zamanlarda herkes ilk aklına gelen hemşerisine gider zaten, o da öyle yapmıştı. Maalesef gazetede ona verecek bir iş yoktu ama kapıya gelen hemşeriyi eli boş göndermek de bir Adanalıya yakışmazdı! Memleketteyken ne iş yaptığını sorar Yaşar Kemal ona. Sinemadan sinemaya bobin taşıdığını söyler Yılmaz Pütün; Aksaray Sinemasından Asri Sinemaya, oradan da açık hava sinemasına… Demek bu çocuk sinemacıydı! Yaşar Kemal’in aklına hemen yönetmen arkadaşı Atıf Yılmaz gelir.

“Bu Vatanın Çocukları” diye bir hikâye yazmış Yaşar Kemal, Atıf Yılmaz’a teslim etmişti. Atıf Bey harıl harıl başrol için yeni birisini arıyor ama görüştüğü hiçbiri içine sinmiyordu. Yaşar Kemal, Atıf Yılmaz’a telefon eder, ona geçenlerde Adana’dayken yakışıklı, kabiliyetli, yazma yeteneği de olan bir çocukla tanıştığını söyler, hele bir onu denesene! Ve Yılmaz Pütün’ü Atıf Yılmaz’a gönderir. Atıf Bey onu beğenir, Yaşar Kemal’in hikayesini birlikte senaryolaştırırlar ve başrolü ona verir.

Yılmaz Güney’in sinema macerası böyle başlar!

*

Daha sonra Atıf Yılmaz’ın Yaşar Kemal’in “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası” hikayesinden çektiği filmi gelir. Yılmaz Güney hem başrolde hem de senaryoyu yazanlardan birisidir. Ruhi Su o sırada yeni hapishaneden çıkmış, filmin müziklerini de o yapacak. Ve filmi, Yaşar Kemal’in memleketi Kadirli’de çekecekler. Atıf Yılmaz hatıralarında anlatır.

Kadirli’de ağalar, köylüler etraflarını sarar filmcilerin, Atıf Yılmaz da o kalabalık ortamda hemşerileri Yaşar Kemal’in bir hikayesini filme çekmeye geldiklerini söyler gururla, onlara o güzel haberi verir!

Yaşar Kemal’i duyan kim? İstanbul’dan “filmci karılar” gelmiş, herkes onları görmenin derdinde.

Önce biri atılır öne, “Boş ver sen o körü” der, “mühim biri değel”. Sonra peşinden biri, “Canım, İnce Memed hikayesini ben anlattım ona,” diye ortaya çıkar, “O kadar da iyi yazmamış.” Bir başkası, “Ölmez Otu benim hayatım,” der, “Yaşar içine etmiş.” Her romanın gerçek bir sahibi var, teker teker ortaya çıkarlar. Okuma yazması olmadığı her halinden belli birisi de “Ben yazsaydım sen o zaman görürdün asıl İnce Memed’i”der.

Yaşar Kemal bütün o romanları o sefil köylülerin hayatlarından damıtmıştı amenna ama o sefil hayatlara Yaşar Kemal gibi bir yaratıcının eli değdiği için o sefil hayatların bir kıymeti vardı; o sırada Atıf Yılmaz bunu o sefillere nasıl anlatabilirdi ki!

Galiba Atıf Yılmaz o sırada kimse “kendi köyünde peygamber olamaz” gerçeğinden bihaberdi.

*

Atıf Yılmaz yine hatıralarında Yılmaz Güney’in yaşadığı süre boyunca sadece iki kişinin, Yaşar Kemal ile kendisinin önünde düğmelerini iliklediğini söyler.

Aradan zaman geçer, Yılmaz Pütün, Yılmaz Güney; lakabı da “Çirkin Kral” olur, adı dağa taşa yazılır. Ama Yaşar Kemal’in gözü de hep onun üzerindedir. Kumar oynuyor çocuk, kabadayılarla oturup kalkıyor. Serseri bir tarafı var. Kendini mesul sayıyor, sanki o hep ilk defa ondan iş istemeye gelmiş o kavruk delikanlıdır, gözünü üstünden ayırmıyor.

Ben de günün birinde, tıpkı Oral Abi’nin yaptığı gibi Yılmaz Güney’i sormuştum ona. Başlamıştı anlatmaya:

O zamanlar Cadde-i Kebir araba trafiğine açık. Yaşar Kemal yine gövdesini gezdirmeye çıkarmış caddeye, yürüyor. Oradan geçmekte olan üstü açık bir Cadillac’ın içinde, o devrin en meşhur artistlerinden birisi oturuyor, araba rüzgar gibi giriyor caddeye. Yılmaz Güney’de kartal gözü var, o göz olmasaydı o filmler olmazdı zaten, algısı yüksek, onca kalabalık içinde gözü tek gözlü Koca Yaşar Abisine takılır. Zınk diye durur önünde. Bir anda mahşeri bir kalabalık birikir başlarında, sevgiden yiyecekler Çirkin Kralı, arabanın arka kapısının koluna uzanır, açar, “Çabuk bin Yaşar Abi” der. Cadillac Galatasaray’da döner, doğru Divan’a… Divan’ın önünde arabayı durdurup kapıyı açar Yılmaz Güney Yaşar Kemal’e, inince tutup elini öper. Yanındaki meşhur kadın sinirlenir, belli ki başka planları var ama bu iriyarı herif her şeyi berbat etmiş, yekten “Kim bu kör herif Yılmaz, ne bu yaltaklanma?” deyince Yılmaz Güney kadının elinden tutup caddeye fırlatır. Dönüp Yaşar Abisinden onun adına özür dileyecekken, Yaşar Kemal suratına bir Osmanlı tokadı aşk eder, “Ne derse desin, kadına böyle davranılır mı hayvan herif” der, Yılmaz Güney öbür yanağını uzatır Yaşar Abisine.

*

Yılmaz Güney Vedat Günyol ilişkisine gelince… Vedat Günyol, salonundaki kitap raflarında, kitaplarının önüne ölen ve yaşayan dostlarının fotoğraflarını koyardı. Nazım Hikmet’ten Sait Faik’e, Orhan Veli’den Eyüboğlu kardeşlere kadar bir yığın dostu vardı bu fotoğraflarda. Bir de Yılmaz Güney’in fotoğrafı vardı orada. Yılmaz Pütün, “Vedat Abime, 15 Ocak 1954, Adana” diyerek imzalamıştı o fotoğrafı.

Daha sonra yazdığı bir yazıda Yılmaz Güney’i şöyle anlattı Vedat Günyol:

“Yaşamımın dostluk hanesinin nirengi noktalarından biri­dir Yılmaz Güney, asıl adıyla Yılmaz Pütün. Onunla ilişkim ilk kez mektup yoluyla başladı. Yeni Ufuklar'da yayınlamak üzere bana öykülerini gönderirken, onlara dostluğun sıcaklığını da ekliyordu mektubunda. Sonradan Yeni Ufukları satmak görevini de üst­lendi.

1954'de, bana gönderdiği yukarıdaki fotoğrafı, onun ileride­ki film çalışmalarına bir başlangıç müjdesi niteliği taşımakta. Lise çıkışlı bir öykü yazarının ötesinde, 17 yaşının baharında çektirdiği bu güzelim fotoğrafla, ilerideki yılların eşsiz bir film yıldızı ve yönetmeni olacağını bana anlatmak ister gibiydi.

Karşılıklı sevginin ötesinde, büyük bir saygı, bir güven, vaz­geçilmez bir dostluk isteği, yaşantısı, iradesi yatıyordu, İstan­bul'a kapağı attığı ve sık sık görüştüğümüz o günlerde. Bu sevgi ve saygı kimi kez yakından çoğu kez uzaktan yıllarca yıpran­madan sürdü. Son görüşmemizde yakın bir gelecekte kendisiyle dirsek dirseğe birlikte çalışmamız önerisinde bulundu ama yene­mediği öfkesinin kurbanı oldu.

Bir ay önce Paris’te ünlü Père Lachaise’deki sadenin sadesi mezarının önünde dostluğumuzun anılarını tazeledim, kirpikle­rime dolan ıslak hayıflanmalarla.

Kazandığı büyük ünün esrikliği ona uğur getirmedi ne yazık ki. Mezarının başucunda ne diyebilirdim ki. ‘Toprağın bol olsun dostum’, diye seslenmekten başka.”

*

Yaşar Kemal, babasının doğduğu Van’ın Muradiye kazasındaki Ünseli köyüne bir röportajcı olarak gitti yıllar sonra. Yılmaz Güney babasının memleketi Siverek’e kaç kez gitti bilmiyorum ama Vedat Günyol’u 2000’li yılların başında annesinin memleketi Diyarbekir’e 80 yıl sonra ben götürdüm bir kültür festivali dolayısıyla.

İnsan nerde yaşarsa yaşasın, hep kökünü arar. Kök de hep yerinde kalır, gidemez bir yere, çığlık çığlığa…

Şurada Paylaş!
Yazı Boyutua
Yazı Boyutua
Diğer Yazılar