Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Paulo COELHO/ HABERTÜRK PAZAR

1992, Brezilya: “The Valkyries” (“As Valkirias”) kitabımın kapağını nasıl buldum

“The Valkyries” romanımı henüz bitirmiştim ve Brezilya’da, havaalanında uçağıma binmeyi beklerken kitabımın nasıl bir kapağı olması gerektiğini düşünüyordum. Uçağım rötar yaptı, ben de havaalanında bir gezintiye çıktım; ikinci katta küçük bir sanat galerisi buldum ve içeride, romanımın ana konusunu oluşturan Başmelek Mikhail’in bir tablosunu gördüm.

Tabloyu yapan ressamın ismini okuduğumda – Walkiria– artık kitabımın kapağını süsleyecek resmin bu olduğunu biliyordum. Tesadüfler bu kadarla da kalmadı. “The Valkyries” 3 Ağustos 1992’de yayınlandı. Bir hafta sonra yayıncım o ressamdan bir mektup aldı. Şöyle diyordu: “Bundan bir yıl önce, tam olarak 3 Ağustos 1991’de, Goias’taki bir kilisenin restorasyonunu bitirmiştim.

Bu işi gönlümden geldiği için hiç para almadan yapmıştım. İşi tamamladığım gün rahip beni yanına çağırdı ve bana şöyle dedi: ‘Tanrı sana bu işin karşılığını bir şekilde verecek. Bir yıl içinde resimlerinden biri çok meşhur olacak.’”

1993, New York: Her şey birdir

Sao Paulo doğumlu bir ressamın New York’taki atölyesinde gerçekleşen bir buluşmada meleklerden ve simyadan konuşmaya başladık.

Bir noktada diğer konuklara simyasal düşünceye göre hepimizin tüm evreni içimizde taşıdığımızı bu sebeple de hepimizin ondan sorumlu olduğunu anlatmaya çalıştım. Ancak bu düşüncemi onlara açıklayabilmek için gereken doğru kelimeleri bir türlü bulamıyordum.

Beni sessiz bir şekilde dinleyen ressam araya girdi ve herkesten atölyesinin penceresinden dışarı bakmasını istedi. “Ne görüyorsunuz?” diye sordu. “Greenwich Village’in bir sokağını” diye cevapladı biri.

Ressam pencereye büyük bir kâğıt yapıştırdı, böylece artık dışarısı görünmez olmuştu. Bir falçata ile kâğıdın üzerinden küçük bir kare kesip çıkardı.

“Peki biri bu delikten dışarıya bakacak olsa ne görürdü?” “Yine aynı sokağı” diye cevap geldi. Bunun üzerine ressam kâğıttan birçok küçük kare kesip çıkardı. Ve şöyle dedi: “Tıpkı bu küçük deliklerin her birinin bütün sokağın manzarasını görmesi gibi, her birimiz de ruhumuzda aynı evrenin yansımasını taşırız.”

1979, Cabo Frio: Casa da Flor binası

Caba Frio’daki Conceiçao Adası’nda Casa da Flor adında tuhaf bir bina vardır. Cesur bir dernek şimdilerde bu binayı o bölgenin en önemli ve en güzel abidelerinden biri olarak koruma altına aldırmak için savaşıyor. Müzisyen ve besteci Roberto Menescal binayı göstermek için beni ilk kez oraya götürdüğünde sahibi hâlâ hayattaydı.

Evin duvarları ve bahçesi kırık fayanslar ve renkli camlardan ve yüz binlerce porselen parçasından yapılmış. “Bundan elli yıl önce bir melek beni rüyamda ziyaret etti ve benden kırık fayanslar ve camlardan bir ev yapmamı istedi” demişti evin sahibi olan alçakgönüllü çiftlik işçisi: “Ben de meleğin benden istediği şeyi yapmaya karar verdim ve hiç durmadım.”

Gördüğüm şeyden çok etkilenmiştim, daha sonra başka arkadaşlarımı da orayı ziyarete götürdüm. Arkadaşlarım arasında Barcelona’da yaşayan bir İspanyol da vardı. “Ne tuhaf” dedi İspanyol arkadaşım; “Ünlü Katalan mimar Antonio Gaudí de aynı bunun gibi bir bina yapmıştı. Tek farkı Gaudí’nin yaptığı evler ve bahçeler tüm dünyaca tanınan yerler oldu ve bu çalışmaları mimarlıktaki en büyük devrimlerden biri sayıldı.

Bir şey daha var. Bir efsaneye göre Gaudí’nin bu tarz binalar yapmaya girişmesinin sebebi bir meleğin ondan bunu istemesiydi. Peki bu çiftlik işçisinin böyle bir bina yapmasına ne sebep oldu, biliyor musunuz?” “Aynı şey. Muhtemelen aynı melek” diye cevap verdim. “Ancak o sefer yaptığı şeyin değerini bilebilecek insanlar arasında yaşayan birine konuşmuştu.”

(Çeviren: Mine Akverdi Denktaş)